Acının Anka Oluşu

Acının kaynar silüeti perde perde gözkapaklarımda.

Ben ağlıyordum. Hep bu gözyaşı tadını merak ettiğimden. Yoksa kim üzebilirdi beni, kim ağlatabilirdi?  Kim kırabilirdi kim incitip yitirebilirdi? Kendimi kendimden başka kim dibe itebilirdi?

Acının ekmeğini yiyorum lokma lokma. El uzatmayın küflüdür. Dayanamaz burnunuz ve miğdeleriniz. Alışamazsınız benim gibi, benim gibi küflenmemişse hayalleriniz.

Zaman sel olup bir veba gibi akıntıya kapılmış sürüne sürüne akıyor kursağımdan. İnsanlar iki dolu da kaçışıp daha güvenli yerler ararken, ben güvensizliğin koynuna sokulup dolu bekliyorum. Yağsındı yağsındı dolu ve alsındı. Yüzüm de ağlayamadığım zamanlardan biriken ekşi kalıntıları. Yüzümü sürtündüğüm yastıkların avucum da duvar kireci olduğunu çok zamam sonra anladım. Acısız olsun istemiyorum hicbir şey. Acısız oldum, olmasın hiçbir şey.
Ağlamayalı ve iç çekmeyeli bayağı birgün biriktirdim.
Birikintilerim fırtına öncesi gün batımı. Çatılara vuran güneşin yakıcı soğuğu. Ve bir takım ağaçların yaprakların da görünen uzun yol bakışları.
Şehrin üzerinde küf kokan bir elbise, günü çatının su damlatan kısmından selamlıyor. Şehrin üzerinde görüntüsünü güzellestirmeye çalıştığı koparılmış parça saćlar. Ve şehir göz pınarlarında çamurlaşmış çocuk şekerleri ile zinciri gıcırdayan yağmurda yanına yaklaşılmayan bahtsız salıncak gibi selamlıyor beni. Ben…  Bense el sallıyorum soluk benizli şehre.
Selamın, selamın diyorum diş etimi kanatıyor. Ağzımda şehrin kurak ikliminden sızan kan küfü. Kulaklarımda şehrin keskin tırnaklı vızıldayan sineği. Ve aynada şehrin uğursuz kara kedisi.
Acılı bir sonbahar matemi bekleniyor uzaklara dalınıp dalınıp. Vurgun olmalı bu şehre, olmalı ki; acısız oldum, olmasın hiçbir şey.
Kalça kemiğinin altında birikip bir kenti felç etmesin acı. Acı gelsin şehre savursun yaprakları bir biiir biiiir yüzlere. Sonra bir acı diğer bir acının yemek tarifi olsun. Katıştırıp karıştırıp her duygu farklı bi lezzet alsındı. Bu şehir paylaşılsındı.
Caddeleri, sokakları, kaldırımları.. Sokak lambaları, tabelaları, levhaları boyayın siyaha boyayın. Mağdem selam var bu şehre bilinsin ve ağaçlar dirilsin. Şaha kalksın solgunumsu yapraklar ve dallar ayrılsın gövdelerinden. Acı bilinsin, hissedilsin.
Elimi sürmediğim tencerenin altını ateşlerken kaburgamın arasına sıkışan ne varsa attım içine. Elimde avucumda kanıma batan taş parçalarını da. Beklenilen ve beklenilmesi de beklenilen her ne varsa. Sonra şehri ve şehrin içinde ki harabe kenti. Koydukça acının bin bir tuzunu, ikram ediyorum göğe açılan pencereden her bir kokusunu. Acı, mutfak camlarına buğulanıp kalmasındı. Duyulsun ve duyuldukça tadılsındı. Her bir kursaktan sızlatarak geçsin ve gerisin geri kanatarak içteki gebeliği kustursun! Kustursun kalpteki siyah perdeli pencere kenarı ziftlerini! Her ne varsa acıya dair… Öldüresiye bir sancıdır bu, öğreneceksiniz susa susa. Ve duyulmadan duyulacak noktaya gelince savaşlarınız, deride ki her bir gözenekten fışkırırcasına simsiyah kanınız,  acıtmayacak acısı boğazlayan acılarınız. İnsandan yeri göğü inleterek doğan bir acı ve bir acıdan öldürüp diriltip öldürüp diriltip doğan bir insan. Artık başka ellerin ellerine temasına da ihtiyaçsız bir yıkım ve artık başka ellerin ellerini tutup kaldırmasına da ihtiyaçsız bir doğum… Acının en sevdiğim tonu, her bedenin kendine Anka oluşu. Acısız olsun istemiyorum hiçbir şey. Acısız oldum, olmasın hiçbir şey.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.