Aşkın Hiç Haliyle Vuslat

Aşk yolculuğu sona erdiğinde vuslat arzusu ile bir yanmak hali gelir kişiye. Öyle bir yanmadır ki bu, kişi baştan aşağı; aşkın ateşi halini almıştır. Bakanı âşık eder, dokunanı âşık eder, duyanı âşık eder…

O kişinin Dünya’dan bir arzusu, Dünya’nın ise onda gönlü kalmamıştır. İkisi de artık birbirine uzaktır. Artık Şeref ile yeryüzüne bırakılan kandillerden olmuştur. Derdi her toprağa imani şuurla dolu sevdalı tohumlardan atmaktır. Konuşması inilti halindedir. Bir derdi vardır ki dilinden dahi düşmemektedir. Nasıl olsun ki insanların hayatına din gelsin?

Bu hal içerisinde olan bir yaşlı çoban vardır. Yaşlı çoban sürüsünü otlatmak için yaylaya çıktığında tepeye yakın bir elma ağacının altında dinlenir ve eğer mevsimiyse, onunla konuşarak:

-Hadi bakalım evladım! Bu ihtiyarın elmasını ver artık, dermiş.

Ve bir elma düşer en güzelinden, en olgunundan. Yaşlı adam sedef kakmalı çakısını çıkartarak onu dilimlere ayırır ve küçük bir tas yoğurtla birlikte ekmeğine katık ettikten sonra babasından kalan Kur’an’ını okumaya koyulurmuş. Çoban, bu ağacı yirmi yıl kadar önce diktiğinde sık sık sular, bunun için de büyükçe bir güğüme doldurduğu abdest suyundan geriye kalanı kullanırmış. Elma ağacının kökleri, belki de bu sularla kuvvet bulmuş ve kısa sürede serpilip meyve vermeye başlamış. Çoban o zamanlar henüz genç sayıldığından şöyle bir uzandı mı en güzel elmayı şıp diye koparırmış. Fakat aradan geçen bunca yıl içinde beli bükülüp boyu kısalmış, ağacınkiyse bir çınar gibi büyüyüp göklere yükselmiş. Ama boyu ne olursa olsun, ağaç yine de yavrusudur. Onu bir evlat sevgisiyle okşarken:

-Ver yavrum, derdi. Gönder bakalım bu günkü kısmetimi, dermiş.

Ve bir elma düşermiş hiç nazlanmadan, yıllar boyu hiçbir gün aksamadan. Köylüler, uzaktan uzağa gözledikleri bu hadiseyi birbirlerine anlatıp yaşlı çobanın veli bir zât olduğunu söylerlermiş. Yaşlı adam, ağacın altında dinlenip namazını kıldığı bir gün yine elmasını ister.
Ancak dallar dolu olmasına rağmen nedense bir şey düşmemiş. Sonra bir daha, bir daha tekrarlamış isteğini. Beklediği şey bir türlü gelmiyormuş.

Gözyaşları, yeni doğmuş kuzuların tüylerini andıran beyaz sakalını ıslatırken ağacın altından uzaklaşıp koyunların arasına atmış kendini. Yavrusu, meyve verdiği günden bu yana ilk defa reddediyormuş onu. İhtiyar çobanın beli her zamankinden fazla bükülmüş, güçsüz bacakları da vücudunu taşıyamaz olmuş. Hayvanlarını usulca toplayıp köye doğru yöneldiğinde, aşağıdaki caminin her zamankinden daha nurlu minarelerinden yankılanan ezan sesiyle irkilmiş birden. Yeniden doğmuş sanki çoban. Bir şey hatırlamış. Çocuklar gibi sevinerek ağacın yanına koşup ona şefkatle sarılırken:

-Canım, demiş hıçkırıp ağlayarak.

-Benim güzel evladım, mis kokulum. Şu unutkan ihtiyarı üzmeden önce neden söylemedin, bugünün Ramazan’ın ilk günü olduğunu?

İkramı dahi zarif olan bir zattan diğerine geçersek; Bir gün Bayezid-i Bestami hazretlerine (k.s) “Lâ ilâhe illallah (Allah’tan başka ilâh olmadığına şehadet etmek) cennetin anahtarıdır.” anlamına gelen Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) hadis-i şerifi hakkında ne dersiniz, diye sordular.

Bayezid-i Bestami (k.s) şu açıklamayı yaptı:

– Hadis sahihtir. Ancak anahtar, dişleri olmadan açamaz. Cennetin anahtarı olan “lâ ilâhe illallah” sözünün dişleri ise dört şeydir:

1. Yalan söylemeyen ve gıybet etmeyen bir dil,

2. Aldatmayan ve hıyanet etmeyen bir kalp,

3. Şüpheli ve haram şeyleri yemeyen bir mide,

4. Bidat ve nefsin istek ve arzularının karışmadığı salih amel

Hasan Basri (k.s), bir defasında cübbesini suyun üzerine serip batmadan oturdu. Onu böyle gören Rabia Adeviyye (k.s) de seccadesini havaya serip üzerine oturdu. Sonra Hasan Basri (k.s)’ye şunları söyledi:

– Hasan, senin yaptığını balıklar, benim yaptığımı da kuşlar yapar. Bunlar iş değil. Asıl iş Yüce Allah’ın rızasını elde etmektir.

Bayezid-i Bestami (k.s), en büyük kerametin istikamet olduğunu söyler ve şöyle derdi:

– Birinin havada uçtuğunu görseniz bile hemen o kimsenin faziletli ve keramet sahibi birisi olduğuna hükmetmeyin, hata edebilirsiniz. O kimsenin hakikaten fazilet ve keramet sahibi olduğunu anlamak için İslâm’ın emirlerine uymaktaki hassasiyetine, Peygamber Efendimiz’in sünnet-i seniyyesine uymasına, hakiki İslâm âlimlerine olan muhabbet ve bağlılığına bakın! Bunlar tam ise o kimse fazilet ve keramet sahibidir. Bunlara uymakta en ufak bir gevşeklik ve tembellik bulunursa o kimse için fazilet ve keramet sahibidir demek mümkün olmaz.

Zünnun-i Mısri Hazretleri vefat edene kadar hiçbir Mısırlı onun hâlinin güzelliğini anlayamamıştı. Dünyadan göçüp gittiği gece yetmiş kişi rüyada gördükleri Peygamberimiz (s.a.v.)’in:

-Hak dostu Zünnun gelmek üzere, onu karşılamaya geldim. Dediğini duymuşlardı. Vefat ettiği vakit alnında şöyle bir ibarenin yazılı olduğu görülmüştü:

“Bu Allah’ın sevgili kuludur, Allah sevgisi ile doluyken ölmüştür.”

Cenazesini omuzlarda taşırken semadaki kuşlar toplanmışlar ve üzerinde gölge yapmışlardı. İşte o zaman bütün Mısırlılar şaşkına dönmüşlerdi. Üstelik öncesinde ona karşı işledikleri eza ve cefayı hatırlayarak her birine tevbe etmişlerdi. Bu güzel zat; bir gün Zünnun Hazretleri Nil nehrinde gezinti yapmak için dostları ile gemiye binmişti. Bu sırada başka bir gemi gezisini tamamlayıp geri dönmekte idi. İçinde eğlenen, oynayan ve yakışıksız işler yapan bir grup vardı. Bu manzara müritlerin gücüne gitmişti. Dediler ki:

– Ey şeyhimiz lütfen dua buyur da Allah Teâlâ bunların tümünü batırsın! Böylece onların uğursuzluğundan insanlar korunmuş olsun!

Bunun üzerine Zünnun Hazretleri ayağa kalktı ve ellerini kaldırarak şöyle dua etti:

– Ey büyük Allah’ım! Şu topluluğa dünyada hoş bir hayat ihsan ettiğin gibi öbür dünyada da onlara hoş bir hayat lütfeyle!

Müritler onun bu sözlerine şaşırdılar. Gemi yaklaşıp içindekilerin gözleri Zünnun Hazretlerine ilişince başlarını eğdiler, çalgı aletlerini kırıp attılar. Tevbe ederek Allah’a yöneldiler. O zaman Zünnun-i Mısri Hazretleri çevresindeki müritlerine şöyle dedi:

– O dünyadaki hoş hayat, bu dünyadaki tevbe ile olur. Asıl maksadın gerçekleştiğini görmüyor musunuz? Hiç kimseye zarar gelmeden muradınıza nail olmadınız mı?

Canlı veya cansız tüm mahlûklar hizmetine sunulmuş iken yolcu da artık yolculuğun sonuna gelmiştir. Ve bu noktada yapabileceği tek şey sadece beklemektir.  Zira Allah (c.c.) kendisinden haberdardır. Ve hiçlikte duran aşığın sabrı da zaten kemale ermiştir… Artık bekletilmekten yana şikâyet dahi etmeyecektir… Vuslat anını her lahza da beklemektedir…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.