Bayramnâme…

Bayramnâme…

Sevgili!
Yarın bayram imiş, öyle diyorlar
Çocuklar yeni elbiseler alıyorlar
İnsanlarda bir koşuşturma, bir telaş var

Bir kadın, çocuklarını hazırlayıp kocasının çarşıdan gelmesini bekliyor.
Köye gidecekler imiş; bayram etmeye…
Bir çocuk bayram için aldığı elbisesini giyip çıkarıyor; çıkarıp giyiyor.
Yeni almış; bayramda giyeyim diye…

Dedeler ve nineler gördüm…
Torunlarını, çocuklarını bekler buldum.
Şekerlerini, hediyelerini, paralarını tek tek ayırır gördüm…
Torunlarına ve bayramda “iyi bayramlar” diyen köyün çocuklarına verelim diye…

Sevgili!
Benim bayramım yarın değil.
Benim bayramım seni gördüğüm andır.
Benim bayramım seni gördüğüm zamandır.
Çünkü ârifler der ki:
“Cân bula cânânını
Bayram o bayram olur”

Ben senin yüzüne muntazır bir cânım.
Cânânım sensin, vuslatım yüzündür, seni görünce bayrama ererim.
Ben senin hoşluğuna ermeyi dileyen bir nâ-hoşluk adamıyım.
Senin yüzüne erince hoş olurum, bayrama ol ânda ererim.

Derler ki:
Yarın bayramdır. Bayramda oruç tutulmaz.
Lâkin benim orucum yarın da devâm edecek…
Çünkü ben orucumu ancak senin sesinle açarım…
Yunus eydür: “Deryalar içinde susuz gezerim
Beni kandıracak umman bulunmaz”

Ben, susuzluktan kurumuş, çatlamış, yarılmış bir dudağım.
Dudağıma değecek bir damla su; senden duyduğum bir “merhaba” olacaktır.
Suya olan hasretimi dindirecek canlı bir kelâmın olacaktır.

Sevgili!
Sahurum sen idin, iftarım sen…
Öğünüm sen idin, ziyâfetim sen…
Bayramım sensin; kurbanım sen…
Hasretim sen, intizârım sen, vuslatım sen…

Dilim, lehçem, lugatım sen.
Hayatımdaki her şeyin öznesi sen.
Fiillerim değişiyor, tümleçlerim, zarflarım değişiyor
Lâkin cümlelerimin öznesi hep sabit: Sen!

Eskilerin “nâme” isimlerini verdikleri eserleri varmış
Aşknâme, Pendâme, Hârname, Sâkinâme…
Ben eskilerden değilim, eskilerin de değilim.
Âhir zamanda doğmuş, âhir zamana doğmuş bir âdemim.
Lâkin benim de bir “nâmem” olsun istedim
Ve bu yazdıklarıma “Bayramnâme” dedim.

Eskiler eserlerinin başına “sebeb-i te’lif” düşerler imiş.
Falanca eseri, falanca sebeb için yazdım, derler imiş.
Ben eskilerden değilim, eskilerin de değilim
Lâkin ben de bu yazdıklarıma “sebeb-i tahrîr” düşmek istedim
Sebeb-i tahrîrin ne diye soracak olur isen;
“Bayramda sana bir kurban sunmak istedim” derim.
“Harflerden kurban olur mu?” diye soracaksın…
“Harflerim benim içimdir, içimin tezahürleridir;
Hâsılı onlar benim canımdır” derim.

Eskiler ve yeniler eserlerini birine ithâf ederler imiş.
Eserimi “falancaya ithâf ettim, falancaya ithâfen yazdım.” derler imiş.
Ben eskilerden değilim, eskilerin de değilim
Zâten yazdıklarım da, eskilerin zarâfetinden ve nezâketinden uzak…
Lâkin ben de bu yazdıklarımı birine ithâf etmek istedim.
“Kime ithâf ettin?” diye soracak olur isen;
“Sana ithâf ettim” derim.
“Eskilerin kemâlâtı nerede, senin kaleminin körpeliği nerede?” diye soracaksın…
“Kâmil ya da körpe… Hepse senindir, hepsi senin içindir.” derim.

Tahir Ceyhun Yıldız

1993 yılının soğuk 1 aralık gününde Eskişehir'de doğdum. Liseyi Eskişehir Anadolu İmam-Hatip Lisesi’nde tahsil ettim. Lisans eğitimimi Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde sürdürüyorum. Şiirlerim ve yazılarım Eskişehir’de yerel bir dergi olan Genç Birlik Dergisi'nde, Konya merkezli ve 5 sayı çıkarılabilmiş Sahhaf isimli matbû dergilerde yayınlandı. Yetkinliğe ilk adım olarak Sergâh Dergi'de yazmaya başladım. Daha sonra Halâskâr Dergi, Efendi Dergi, Şiâr Dergi ve Özlenen Rehber Dergisi’nde yazılarım yayınlandı. Türkülerin gücüne, kuvvetine inanıyor; ilhâmı türkülerden alıyorum. Kitapların varlıklarına her ân ihtiyâç duyuyorum... Eskişehir’de faâliyet gösteren bir haber ajansında editörlük yapıyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.