Bir Bookstagram’ın Güncesi

Yüreğimiz yanarken kitaplara daha bir sığınıyoruz. Çünkü tüm yoğunlukların, karmaşaların ve koşuşturmacanın arasında bir nefes almak gibi okumak. Gidemediğimiz yerlere gidebilme, yapamadığımız şeyleri yapabilme imkanı sunuyor hayal ederek bizlere…

Geçen ay başladığım ama bitiremediğim resmen ömrümü yiyen Virginia Woolf’un biyografisi tam kelime manasıyla akıllara ziyan bir eser. Üstelik benim beğenmediğim bu biyografi James Tait Black Ödülünü kazanmış. Evet bir biyografi de detay ne kadar fazla ise araştırma o kadar çok iyi gelir göze. Ama yazarın kendi fikirlerini dayatarak iki de bir olaylara müdahale etmesi hiç hoşuma gitmedi. Onun konuştuğu ve savunduğu kısımlar da çok gereksiz, saçma sapan ve yersiz hatta ahlaksız alan var ki anlatamam. Müslümanlar hakkında ki fikirleri de tam bir nefret projesi. Beni ciddi manada şaşırttı diyebilirim. Konstantinopolis diye yazdığı tarihte İstanbul yok muydu? 1453 değil miydi fetih? 1800 lü yıllarda bizim değil miydi bu şehir? Diye aklım karıştı. Ama sonradan bilinçli olarak bu hatanın yapıldığını ve özellikle Bizans kalıntılarının öfkelerini bu şekilde gidermeye çalıştıklarını hatırladım…

Velhasıl Virginia’nın özel hayatıyla alakalı bu kadar detay kimsenin umurunda olmamalı. Eserleri ile alakalı yerlerin ise altını çizerek okudum tam da bu yüzden.

Bu kitabın ardından geçen ay ilk defa bir kitabını okuduğum Faruk Yiğit Araz’ın bu ay da Vav Uğruna kitabını okudum. İkisini üst üste okuyunca konu olarak aynılarmış gibi geldiğinden sanırım ben Hiç kitabını daha çok sevdim. Sonra ise Stefan Zweig’in Korku kitabını okudum. Biyografileri bu kadar iyi olan yazarın hikayelerinde karakterler hep cinayete kurban gidiyor yani ya öldürülüyor ya da öldürüyor. Kendisinin de bu duruma açık olmasından mı bilmiyorum genelde bu şekilde yazmış. Satranç kadar etkilendiğim bir kitabına belki de bu yüzden rastlamadım henüz.

Korku kitabında ise; zengin hayatı ve mutlu bir ailesi olmasına rağmen kocasını aldatmaya başlayan bir kadının bu durum ortaya çıkarsa diye yaşadığı korkuyu anlatıyor. Sinirime dokunan kadının kocasının her şey bilmesine rağmen eşini affetmesi ve buda yetmiyormuş gibi kurduğu planlar ile onu delirtecek hale getirmesi. Elbette kitabın tuhaf sonu da sinir edici oldu. Ütopik noktalar oldukça fazla ve tuhaf bir karmaşa hakimdi hikayede. Ben pek sevmedim açıkçası…

Gelelim İbrahim Tenekeci’nin Son Düzlük eserine. Kendisini uzun zamandır gazete yazılarından takip ediyorum ve bu okuduğum ilk kitabıydı. 2009’da basılan bir kitabın zamanını kaybettiğinde etkisinin tuhaflaştığına tanık oldum bu kitapta. Muhtemelen benim yaşlarımda olanlar olaylara hakimdir. Ama benden sonrakilerin ne anlatılmak istendiğini anlaması için dönemin başkanını, iktidar partisini hatta önemli vakalarını iyi bilmesi gerekiyor. Buda bana çok güzel bir tecrübe kazandırdı. Şiir kitabı da şu an elimin altında sırasını bekliyor.

Bu kitap aslında 4 bölümden oluşuyor. Birinci bölümde genel olarak popüler kültür ile ilgili denemeler var, ikinci bölümde şehir ve köy hayatına dair denemeler bulunuyor, üçüncü bölümde bitkilere dair denemeler, dördüncü bölümde de genel olarak geçmişe dair denemeler bulunmakta. En çok bitkilerle alakalı olan bölümü beğendim.

Bu kitaptan sonra ise sevdiğim yazarlardan birini okudum. Sanırım Nazan Bekiroğlu Lal masalları ile ilk defa girmişti hayatıma. Güzel de bir yeri vardır eserlerinin gönlümde. Ama Kelime Defteri, çocukluğumdan beri yaptığım ve birçoğumuzun okulda gerçekleştirdiğine inandığım bir alıştırmanın anısı gibiydi. Çoğumuzun kelime defteri olmuştur… Ama altına bir makale yazıp güzel cümleler eklemek pek çoğumuzun aklına gelmemiştir.

Nazan Bekiroğlu tam da bunu gerçekleştirmiş. Siyah-beyaz bölümü mesela…

Etrafınıza baktığınızda gördüklerinizle ya da gönlünüzde etkilendiğiniz bir kelime ile alakalı deneme yazıları, bir nevi iç dökümleri yer alıyor kitapta. Bu kitabı okurken çok farklı duygulara kapıldım. Bir kere ciddi manada bilgili ve kültürlü olduğunu da fark ettim Nazan Bekiroğlu’nun. Üstelik çok ilginç detaylar hakkında bilgi sahibi. Sanata olan sevgisi ayrı bir konu zaten.

Önemli bir detay daha var bu eserde. Üslubunu değiştirmek istediğini söylüyor son sözlerinde ama beni şaşırtmadı bu durum. Zira Cahit Zarifoğlu ve Necip Fazıl Kısakürek gibi kült isimlerin de röportajlarında benzer sözleri paylaştıklarını gördüm. Sosyal medyada ciddi manada tartışılan bu konuda benim fikrim, nasıl yazarsa yazsın güzel yazacağından emin olduğum bir yazarın önemli olan kendisini iyi hissetmesi ve bunu bana da yazdıklarıyla hissettirmesi her zamanki gibi…

Kitabın başında şöyle yazıyor;

Ben ilkokula gittiğim yıllarda öğretmenimiz bize Kelime Defteri tuttururdu. Alfabetik fihrist formunda, ince uzun bir defterdi bu. Türkçe dersi sırasında karşılaştığımız yeni bir kelimeyi ve onun anlamını günlük defterimize değil Kelime Defteri’ne yazar, karşı tarafta cümle içinde kullanırdık. Böylece kendimize ait sözlüğümüz oluşurdu. Şimdi ben de kendi kelimelerimi merak ediyorum ve onları bir araya getirerek cümle içinde kullanmayı deniyorum. Bir tür Kelime Defteri çıkarmak istiyorum kısacası. Bir de merak ediyorum, acaba fark etmediğim kelimelerim de var mıdır benim? Yoksa hepsinin farkında mıyımdır? İşte benim Kelime Defteri’m…

Nazan Bekiroğlu’ndan sonra Merve Özcan’ın serisinin ikinci kitabını okudum. Yüreğini Haramdan Sakın kitabında olaylar kaldığı yerden devam etti ve ben ilk kitaptan daha fazla beğendim bu kitabı. Dili akıcı bir hale gelmiş ve daha iyi bir zemin inşa edilmiş. Tabi ütopik noktalar yine var içerisinde. Hatta kimi zaman yabancı bir dizinin ya da bir Hollywood filminin aksiyon sahnesini yazıya dökmeye çalışmış gibi hissettirse de, polisiye bölümlerini bir kenara aldığımda romantik açıdan oldukça etkileyici. Aslında bu kitabı okurken  Merve Özcan keşke fantastik bir roman yazsa demekten alamadım kendimi.

Kitap hakkında yapılan yorumları irdelerken genelde Betül’ün sürekli uyanıp uyandığı bölümlere takılmış çok kişi ile karşılaşsam da bu durum beni rahatsız etmedi. Sadece hidayet bölümünden sonra direk şal ve feraceye hızlı bir geçiş yapmış olması ilginç geldi. Genelde aşama aşama gidilen bir yolculukta hidayet bölümünden çok, aşk ve olaylar örgüsünün üzerinde durulmuş. Ben sanırım bu yolculuğun içsel olarak duygusallığını da Betül’den dinlemek isterdim. Orası biraz sır gibi kaldı benim için diyebilirim. Bir de dini nikah ve resmi nikah meselesi var. Toplumun her kesiminin ve her türlü insanın okuyacağı hesaba katılarak ikisi arasında ki zaman çok az tutulup, araya herhangi bir şey konulmamalıydı diye düşünüyorum…

Bu kitabın ardından bir Mustafa Kutlu kitabı okudum. Şimdiye kadar okuduğum 3. Kitabı Beyhude Ömrüm ve diğerleri gibi bunu da çok beğendim. Beyhude Ömrüm’de ki bahçe sanki benim hayallerimi anlatıyordu.

“İnsanlar yapamayacağınıza inandıkları şeye sizi de inandırmak isterlerse kulak asmayın. Emek veren, yola çıkan sabreden ve dua eden kimse yarım kalmaz” diyor sanki okurken size kitap. Tabi köyden kente geçiş hikâyesi de ciddi manada önemli. En iyi hikâye yazarlarımızdan biri olarak çok doğru bir konuya temas etmiş.

Bu kitabın ardından Ahmet Bulut’tan Dua Engel Tanımaz Fatma kitabını okudum. Tabi hikâyeyi daha önce bir televizyon programında kendisinden canlı olarak dinlediğim için, etkisi paha biçilemezdi. Uzun bir zaman boyunca Fatma’nın yüzü gözlerimin önünden gitmemişti. Engellerini aşarak, aşka teslim olmuş. Muhabbetiyle kanatlanan ve tüm olumsuzlukları imkânsızlıkları aşarak Kabe’ye kavuşan bir insan o…

Sadece Ahmet Bulut’ta değil, aynı zamanda Senai Demirci’den de dinledim o da ayrı bir güzel anlatıyor bu güzel insanı.

Hatta kitabın içerisinde Fatma’nın kesinlikle okunması gereken bazı mektupları var ki bunlar bambaşka bir tesir bırakıyor insan üzerinde. Şurayı özellikle paylaşmak istiyorum…

“Hacı olduğumu duyanlar beni şöyle boydan aşağı süzdükten sonra şaşkınlıkla bana; “Sen bu halinle hacca nasıl gittin?” diyorlar, ben de tebessümle; “Çok kolay, herkes gibi uçakla” diyorum. Ve insanların beni en güldüren sorusu şu oluyor: “Ama sen yürüyemiyorsun?” Çoğu zaman gülerek “Çok mu belli oluyor?” derim.
İnsanlar bana diyorlar ki; “Oturduğun yerden bizden daha çok koşturuyorsun Fatma!” Ben de diyorum ki; “Eee, ben ayaklarımı önden boşa yollamadım.’’”

Bu güzel kitabın ardından Tarık Tufan’ın Kraliçe’nin Pirelerini okudum ki bu kitabı da okuyunca okumadığım kitabı kalmadı diyebilirim. Aynı fikirde olmadığım ama her kitabını özellikle takip ettiğim yazarlardan biri. Kraliçenin Pireleri’nde kısa kısa öyküler var ama pirelerin hikâyesi gerçek bir hikaye. Okuduğunuzda pek de hoşunuza gitmeyecek bir kraliçe ile başlıyor kitap…

Sait Faik Abasıyanık’ın Kayıp Aranıyor kitabını Tarık Tufan’dan sonra okumakta çok zorlandım. Hem kitabın konusu hoşuma gitmedi. Hem de hoşuma gitmeyen konunun işleniş şekli bende ciddi bir erteleme düşüncesi oluşturdu. Zaten kitabın içerisinde de zaman zaman akıp giden noktalar, bazen ciddi manada takılı kalıyor sanki. Ya hep konuşmalar var ya da fikir beyanları gibi geliyor insana…

Kendini arayan Nevin’in hikayesini anlatıyor yazar kitapta. Konsolos Vildan bey’in kızı, gazetecinin karısı sıfatlarından ziyade kendisi olabilmenin peşinde koşan bir kadının hikayesi. Okurken olumsuzluklara yada farklı fikirlerimize yoğunlaşmak yerine farklı sorular üzerine yoğunlaşmaya çalıştım. Mesela; Bol konuşmalı olunca okuyucu ne hisseder? Hiç olmayınca tesir olur mu? Çok betimleme insanın hoşuna gidiyor mu? Gibi.

Ve gelelim bir sonraki kitabım olan Dümeni Yaratıcılığa Kırmak kitabına. Ursula aslında Türkiye’de çok fazla tanınan bir yazar değil. Belki bir senedir daha çok tanınıyor ama ismi söylendiğinde kitap kurtları hariç kimse bilmiyor. Avrupa’da ise dergilerde ve kitap tanıtımlarında oldukça sık geçiyor ismi. Röportajları çok okunan bir yazar kendisi. Bu kitap içerisinde nitelikli betimlemeler ve öneriler olsa da, içerik olarak kendisinin de ifade ettiği gibi güncel değil maalesef. Tekrar bir yenilenme yapılması kesinlikle lazım. Modern çağda yazı yazmanın zorlukları da var bu kitapta; “Doğru yerde doğru kelimeyi kullanarak bir ritim yakalamak mümkün mü?”, “Bakış açısında tutarlılık metni nasıl etkiler?” gibi soruların yanıtları da.

Bu kitaptan sonra ise Yazarın Odası 1 kitabını okudum. Çevirmene buradan bir alkış göndermek istiyorum zira oldukça akıcı ve anlaşılır tam bizlik bir çeviri olmuş. Bizlik diyorum çünkü bence çevirmenlik soğuk cümlelerle konuyu olduğu gibi çevirmek değil, çevrilen dilin kültürünü ve anlayışını da hesaba katarak yapılması gerekmektedir.

Çoğunu daha önce okumuş olsam da, tekrarlamak Öznur Ayman sayesinde daha güzel oldu. Söylemeden de geçemeyeceğim yazarların bir kısmının konuşma ve cevap veriş şekli muhtemelen sizi irrite edecek.

The Paris Review’da yayımlanan röportajlar, Dünya edebiyatına yön vermiş romancılar, öykücüler ve şairler bu röportajlarda bir araya gelmiş. Edebî tavırları, hayat görüşleri, yazma alışkanlıkları, çevreleri, eserleri ve edebiyata dair görüşleriyle okura kendi dünyalarını araladıkları konuşmaları yer alıyor kitapta.

Jorge Luis Borges, Truman Capote, Ernest Hemingway, Stephen King, Gabriel Garcia Marquez, Rebecca West, William Faulkner, Graham Greene ve T.S. Eliot… gibi önemli yazarlar var kitabın içerisinde. Altını çizdiğim bir çok güzel cümle içerisinde. Orhan Pamuk kısmını tamamen gereksiz buldum…

Velhasıl bu ay geçen aya göre daha verimliydi. Önümüzde ki ay daha da güzel olur diye ümit ederek size muhabbetle selamlar gönderiyorum. Sağlıcakla ve mutlu kalınız.

1 VİRGİNİA WOOLF – BİR YAZARIN YAŞAMI – LYNDALL GORDON – ALFA YAYINLARI
2 VAV UĞRUNA – FARUK YİĞİT ARAZ – HAYY KİTAP
3 STEFAN ZWEİG – KORKU – TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI
4 İBRAHİM TENEKECİ – SON DÜZLÜK – PROFİL KİTAP
5 YÜREĞİNİ HARAMDAN SAKIN – MERVE ÖZCAN –  PORTAKAL KİTAP
6 MUSTAFA KUTLU – BEYHUDE ÖMRÜM – DERGAH YAYINLARI
7 AHMET BULUT – DUA ENGEL TANIMAZ FATMA –TİMAŞ YAYINLARI
8 TARIK TUFAN – KRALİÇENİN PİRELERİ – PROFİL KİTAP
9 SAİT FAİK ABASIYANIK – KAYIP ARANIYOR – TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI
10 DÜMENİ YARATICILIĞA KIRMAK – URSULA K. LE GUİN – HEP KİTAP
11 YAZARIN ODASI 1 – TİMAŞ YAYINLARI

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.