Bu Oyunu Beğenmedik

2000 yılında El Aksa İntifadası’nda İsrail kurşunlarına hedef olan Filistinli çocuk Muhammed Durra ve babasının yaşadığı trajediye ithafen yazılmıştır.

Aksa İntifadası’nın ilk günlerinde İsrail askerlerinin açtığı ateş sonucunda Muhammmed Durra, babasının kucağında yaşamını yitirmiştir.

Bu Oyunu Beğenmedik

Gözlerimi kapıyorum çok ama çok uzaklara, acıyla prangalaşan zorlu bir yolculuğa çıkıyorum…
Gönüllere korku salan bir sağanak patlak veriyor o an.
Korkunç yıldırımlar dehşet saçarcasına vicdanıma düşüyor…
Ruhumu derin bir hüzün ve kasvet kaplıyor.
O sağanakla, her bir yer buram buram sise bürünüyor.

Adeta göz gözü göremiyor…
Korkuyla zamanı algılamak istiyorum ama burada gün ve gece kaybolmuş.
Göğe kaldırıyorum gayri ihtiyari bir hüzünle gözlerimi; kara bulutların kapladığı anlamını yitirmiş; mavilikle karşılaşıyorum…

“Martılar! Hani Kuşlar! ” diye haykırıyorum karanlığa…

Tek bir canlı dahi kalmamış semada…
Kâbe’nin örtüsünün rengine bürünmüş tek tek nazlı bulutlar…
Göğün ve arzın canlıları…
Her biri başka âlemlerde kendine yer edinmiş olmalı…
Hayal kırıklığıyla dolan gözlerime hâkim olamıyorum.
Son bir takatle, zoraki adımlar atıyorum.
Nereye gidiyorum?
Niçin gidiyorum?
Bilemiyorum…

Aslında her şey tanıdık gelmeliydi…
Gözlerimi kapatmadan saniyeler öncesi haberleri izlerken görmüştüm onları.
Şu köşede yavrusunun üzerine kapanmış bir baba vardı.
Yaylım ateşlerinin altındaydılar.
Evladını korumaya çalışırken döktüğü gözyaşları dahi yansımıştı ekrana…
Ama o anda kaybolmuştu sanki o görüntü…

Şimdi neredeydiler?

Bu keskin barut kokusu da nereden geliyordu?
Ya bu ciğerlerimi dağlayan kanlı duvarlar, hasretlere perçemlenmiş bomboş kovanlar, müşterileri ölüm olan boş dükkânlar, virane ve yetim kalmış camsız yuvalar, kurşun namına yerden tırnaklarla sökülen kaldırımlar.
Neden televizyonda da yoktu bunlar?
Bir şeyler daha eksikti aslında…
İstanbul ‘un cıvıl cıvıl çocuk haykırışlarına sahne olan sokakları düştü hatırıma…
Elinde balon ve şeker olan çocukların mutluluğu…
İşte o cıvıl cıvıl çocuklar eksikti burada da.

Tek bir çocuk gölgesi dahi vurmuyordu kaldırımlara ve yollara.
Aslında; onları oyunlarından hayallerinden alıkoyan neydi diye düşünemiyorum da!
Belki onlar hiç oyun oynamayı öğrenememişlerdi.
Maniler öğretememişti nineleri.
Şarkılar söyleyememişti gelinleri.
Hatta onlar ne kına yakabilmişlerdi; ne de tef çalıp oynayabilmişlerdi.
Hiç düğünleri de olmamıştı ki…
Toplara vurabilecekleri sokakları, ip atlayabilecekleri bahçeleri, hatta salıncaklarını asabilecekleri ağaçları dahi kalmamıştı…
Biliyorum…
Görmezden geldiklerimizden sebepti tüm bu acılar.

Vasıfsız, üniformalı dört ayaklılar dolaşıyor etrafımda…
Kuytu köşelerden böcek misali geliyorlar meydanlara…
Tanık oldukları hatta sebep oldukları onca acıya rağmen; tepkisiz vicdanlarıyla gülümsemekteler hayata.
Onların da adı asker aslında..Ama benim ülkemde tanık olduğum canparelerden farklı buradakiler.

Zulme asker olmuş tüm zihin.
ler…

Bir anda tüm düşüncelerimi ve umutlarımı kesen ve boşlukları dolduran bir feryat işitiyorum.
Başımın üstüne ve yerlere akan gözyaşı yağmurlarını arasında bir annenin feryadını duyuyorum.
Kanlar içinde bir gonca kucağında figan ediyordu ama sanki feryadı yalnız bana işliyordu.
Bir anda dondum ve bütün benliğimi yakan acı kayboldu.
Ölümün ağırlığı ve soğukluğu çöktü sandım üzerime…
Kımıldayamadım…
Ağlayamadım…
Çığlık dahi atamadım…

Onun ise; ilk kaybedişi ve hasreti değildi belli ki…
Son kaybedişi de olmayacaktı.
Kim bilir kaç şehit geçecekti bir annenin yüreğinden; kim bilir kaç kanlı yağmur içecekti mahkûm topraklar.
Her bir ah; gözyaşlarına karışıp dağıldı kâinata.
Bilinçsizce dolaşan gözyaşlarından habersizlerin yakasına kondu sonra.
O anne… Umutsuz kara gözlerini dikti bana ve gözlerinin karasında kayboldum adeta.
Dizlerimin bağı çözüldü, yerde buldum kendimi…
“Ne zaman özgürlük” diye soruyordu!
“Bir mücahit bir zafer demek değil mi”?
“Kaç ayrılık kaç hasret daha lazım kanlı topraklar üzerinde özgür ve ayakta kalmaya?”
Sorular beynimin ince duvarlarında hapsoldu.
Bomboş odalar yankılarla doldu.
Verebileceğim hiçbir cevabım yoktu?

“Biz Hak Rızası için mücadele ederiz seve seve, lakin sizin sessizliğinizden ötürü şikâyetçiyiz.” dediğinde ruhum parçalandı…
Gökyüzünün derinliklerine acziyet gözyaşlarımı yolladım.
Ben oyunlarını düşünürken çocukların; onlar ruhlarını siper etmekteydi diyarlarına.
Hangi oyun bu kadar gerçek ki bilemedim…
Sorsanız onlarda “biz bu oyunu beğenmedik” diyeceklerdir aslında…
Oyuncak tabancalardan dahi korkan çocukların bizim o hep büyüyünce ne olacaksın? Sorusuna bir cevapları yoktu. Sanki hayaller buralarda kaybolmuştu.
Her bir çocuğun renkli hayallerini kırmızıya boyayan gri kurşunlar belki de ilk olarak o hayalleri vurmuştu…
Elbette onlarda ninnilere hasret kaldılar; Ama en çokta şehit olan annelerinin kokusuna…
Masallara da hasret kaldılar; Ama en çok ta acılardan konuşamayacak hale gelen ninelerinin anlattıklarına…

Bugün televizyonun başında oturup 2-3 dakikalık izlediğimiz haber gerçekti. O çocuk ve baba gerçekti. Ölüm gerçekti. Açlık gerçekti. Hastalıklar ve kaybedişler gerçekti. Hasret gerçekti. Korku gerçekti. Çığlıklı sessizlikler gerçekti…
O çocuk ne ölümden ne sessizlikten ne kurşunlardan korkuyordu belli ki…
Tek korkusu babasını bu oyunda kaybetmekti…
Feryat ediyordu sessizliğiyle onu duyan tüm ruhlara…

“Söylesene baba;
Neden hep çocuklar incinen?
Neden hep ağlayan kadınlar?
Bu oyun hep böyle mi sürecek?
Uçurtmasız gökyüzümüzden kurşunlar mı süzülecek?
Bana sakın masal anlatma baba…
Kurşunları bedenime hapsedecek kadar büyüdüm ben…
Gerçekleri duymak istiyorum.
Ölüm, sessizlik ve hasret o kadar gerçek ki!
Masallarımı şahadetime saklıyorum.

Söylesene baba;
Ne yaptık bu yağmur olup üzerimize yağan kurşunlara…
Ben bu oyunu hiç beğenmedim baba…
Okşama saçlarımı da utanıyorum…

Bu Oyunu Beğenmedik” için bir yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir