Bu Ülkenin Münevveri Cemil Meriç

“Kimim ben! Hayatını, Türk irfanına adayan, münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi.” Bu sözlerin sahibi Hüseyin Cemil Meriç, 12 Aralık 1916’da Hatay’ın Reyhanlı kazasında dünyaya geldi. Bu kutlu bir doğumdu. Hilal’in haç’a karşı, Hira Dağı’nın evlatlarının Olimpos Dağı’nın çocuklarına karşı elde edeceği zaferleri müjdeler gibi bir doğum. Çocuklar dönemi insan yaşantısının belirlendiği dönemdir. Cemil Meriç’in çocukluk dönemi ise o yaşlardaki bir çocuk için tam anlamıyla yıkımdır. Balkan göçmeni bir ailenin en küçük çocuğudur ve bu yüzden hep dışlanmaya, hor görülmeye mahkum kalmıştır. Dört yaşında akranları bahçede top koştururken, sek sek oynarken, çember çevirirken Cemil Meriç, Mehmet Emin Yurdakul’un çıkardığı Türk Sazı dergisini okur. Cemil Meriç’in çektiği en büyük sıkıntı ne akranlarıyla oynayamamak, ne dışlanmak, ne de dost bulamamaktır. Zaten o düşman bir dünyada dostsuz büyümüştür. Düşman, yani dört yaşında dört numara miyop. Cemil Meriç kendisini ve anne, babasını şöyle tahlil eder: ‘’Babam çeşitli nikbetler yüzünden hayata küsmüş eski bir yargıç. Az konuşan, çatık kaşlı, hareketlerine akıl erdiremediğim bir insan. Annem bu yabani dünyada aşinası olmayan hasta bir kadıncağız. Silik, mızmız. 12 Aralık’ta doğan ben hep itilip kakılmışım. Düşman bir dünyada dostsuz büyüdüm. Daima başka daima yabancı.’’ İşte çocukluk dönemi böyle geçen biri tarihe adının altın harflerle yazmayı başardı
İlkokulu bitirir. Ardından Antakya Sultanisi’ne başlar. Cemil Meriç için burası orta okul değilde üniversite gibidir adeta. O zamanlar Hatay Fransız mandasıdır. Bu nedenle Türkçe, Arapça ve Tarih dışındaki bütün dersler Fransızca işlenir. Bu sayede Cemil Meriç Fransız Edebiyatı’nı daha yakından tanıma fırsatı bulur. Ancak burasıda onun için yeterli değildir. Okuyan, öğrenen Cemil Meriç’in fikirlerini tartışacak ne bir arkadaşı ne de bir hocası vardır. Okulu da zaten Antakya Sultanisi’nde bitirtmeyeceklerdir. 1933’de yerel Yenigün gazetesinde ilk yazısı olan ‘’Geç Kalmış Bir Muhasebe’’ yayımlanır. Ardından Hataylıların Fransız mandasına direnmesi gerektiğini savunan bir yazı yazar ve Mahalli Yıldız gazetesinde yayımlanır. Maalesef bu yazı Fransız istihbaratının gözünden kaçmaz. Dördüncü sınıfta okuldan kovulur gibi ayrılır. İstanbul’da iki yıl kaldıktan sonra tekrar Hatay’a döner. İki yıl gibi kısa bir süreyi Cemil MERİÇ şöyle anlatır: ‘’Yıllarca aç kaldım. Koca bir şehirde yapayalnız… Ama beni isyana sürükleyen açlıktan çok tek oluşumdu. Aç ve tek olmak. Gurbet ve açlık. Bu şehrin kaldırımlarında bir başka aç Cemil Meriç hiçbir zaman dolaşmamıştır diye düşünürdüm… Ben, düşünen, okuyan ve temsil ettiği, temsil ettiğini sandığı beşerî değerleri lekelememek için aç kalmağa, açlıktan kıvranmağa razı olan adam…’’ Hatay’a döndükten sonra çeşitli memurluklara atanır ama hepsinden de bir telefon emri ile görevden alınır. 1939’un Nisan ayında polis evini basar. Üç yüz kadar kitabına ve dergi kolleksiyonlarına el koyar. Yargılanmak üzere Antakya’ya götürülür ve hapse atılır. Savcının talebi idam, suçu; Bağımsız Hatay Hükümetini devirmeye teşebbüs etmek. Mahkemede marksist olduğunu söyler Cemil Meriç söylemek ne kelime haykırır adeta. Oysa o güne kadar bir işçinin dahi elini sıkmış değildi. Sadece namuslu olmak istiyordu. Korktuğu için sustu dedirtmemek için. Eziliyordu ve ezilenlerin yanındaydı. Hakim Cemil Meriç’i serbest bırakır. Ama geri kalan hayatında polisin nefesini hep ensesinde hissedecektir. Ardından Hatay’dan bir daha geri dönmemek üzere ayrılır. Yeni rotası İstanbuldur. Tarihin, açlığın, krizlerin şehri İsttanbul.
İstanbul Üniversitesi Yabancı Diller Yüksek Okulu’na girer. Fevziye Menteşeoğulları ile evlenir. O evlilikten ilk çocuğu Mahmut Ali dünyaya gelir. Elazığ’ın sert kış aylarında geçirdiği öğretmenlikten sonra tekrar İstanbul Üniversitesi’nde Fransızca okutmanı olarak işe girer. Otuz sekizine girdiğinde artık gözlerindeki ışık tamamen söner. Hayatının daha ortasına yeni gelen bir adam okuduğu kitaplar uğruna kör olmuştur. Hastaneler, muayeneler, ameliyatlar çare olmaz. En sonun da Paris’e meşhur Quinze-Vingts hastanesine gider. Quinze-Vingts günleri hep karanlıktır ve Paris’te bütün sokaklar Quinze-Vingts’e çıkar. Geçirdiği ameliyatlar sonrasında Cemil Meriç’e üzücü haberi verirler: ‘’Tıpın bugün ki şartlarında görmeniz imkansız.’’ Oysa Cemil Meriç ‘’Görmek yaşamaktır, vuslattır görmek.’’ diyordu. Gözleri ışığı görmeyen bir insan ne okuyabilir ki? Ama bu onun için bahane değildi . Çünkü Mecusiler bile ancak sönmeyen ateşe taparlar.
Cemil Meriç’in ateşide hiç sönmez. Okumaya ve okutmaya aynı zamanda da yazmaya devam eder. Işığını kaybetmek onu adeta şahlandırmıştır. 1964’ten sonra edebiyata peşin sıra yeni kitaplar kazandırır. Hint Edebiyatı, Bu Ülke, Umrandan Uygarlığa, Mağaradakiler bunlardan sadece bazılarıdır. 1983’te onu yanlızlıktan çekip kurtaran eşini kaybeder. Aynı yılın ağustos ayında beyin kanaması geçirerek felç kalır. Yolun sonu gelmeye başlamıştır. Işık tünelin ucunda gözükmüştür. Gözlerini 13 Haziran 1987 yılında sonsuza denk kapar. Ama fikirleri hala gençliğimizin önünü deniz feneri gibi aydınlatıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.