Bugün, Seni İslâmoğlugillerden Eylemeyen Rabbin İçin Ne Yaptın?!

Bugün, Seni İslâmoğlugillerden eylemeyen Rabbin için ne yaptın?!

Peygambersiz din îcâd etmeye yeltenen hadsiz hokkabazlara, tevhid dîni diyerek peygamberi yok saymaya cür’et eden dilbazlara cephe aldım. “Bize Kur’an yeter, sünnet şöyle dursun” diyen madrabazlara, önüne gelen her hadis-i şerife uydurma, zayıf diyerek îtibârsızlaştırmaya azmetmiş zındık sihirbazlara karşı cephe aldım.

Bizden, evvelen evliyaya hürmeti, saygıyı, sevgiyi aldılar. Sonra tarikatı, tasavvûfu kopardılar. Bir zümre, tasavvuf âlimlerine yani âriflere küfretti, şirk ile, bid’at ile ithâm etti; bir zümre de pek alladı, pulladı; söylemediği sözleri onunmuş gibi, işlemediği fiilleri o işlemiş gibi sirâyet ettiriverdi; bir zümre de ârifliğini, âlimliğini, fâkihliğini ‘hümanizm’ gibi, ‘düşünür’ gibi cılız, zayıf vasıflarla tebdil etti ve ‘aşk’, ‘aşkın gözyaşları, ‘aşkın peygamberi’ gibi cicili-bicili amma velâkin muhtvâca akıl almaz kelîmatla ifsâd etmeye kalkıştı.

Sonra televizyonu ve radyosu, vakfı, kitapları olan pek meşhûr bir hocamız, “Ehl-i Beyt mezhebi” diyerek Şiâ’yı güzellemeye, ehl-i sünnet ve’l-cemaât fırkasının îtikâdi ve ameli mezheplerini yermeye başladı. Sonra yine aynı ismin Sultan İkinci Abdülhamid’in Osmanlı’dan kovaladığı Mason bir adam olan Cemâleddin Efgânî’nin hizmetlerini (!) anlatmak, onu savunmak adına: ‘Sen –seni, beni, tüm Müslümanları kast ederek- onun tuvâlet kağıdı bile olamazsın’ gibi hakâretâmiz bir cümle ile tüm Müslümanları esfel-i sâfîline indirdiğine şâhîd olduk.

Sonra dediler ki: ”Muâvîye şöyledir, Amr böyledir.” Sonra ‘Aşkın Gözyaşları’ serisiyle çıkış yapan vav desen mor yelekli pek bir kıymetli yazarımız:”Muaviye’nin, Bizans İmparatorundan, İran‘ın Kisrâsından bir farkı yoktu.”  gibi sahâbeyi ithâm ettiği kitapları ile cukkayı doldurdu da aldırmadık; devâm ettik okumaya.. Peygamber Efendimiz’in: Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, kurtuluşa eren fırka dışında kalan yetmiş iki fırka cehenneme gidecektir.” buyruğu devamında ashâbın, kurtuluşa eren fırka -fırka-ı naciye-dan sormaları üzerine Hz. Peygamber (sav)’in:“Benim yürüdüğüm yola ve bu yolda beni takip eden ashâbımın yoluna uyanlardır.” (1)  şeklinde tanıtmasını kulak arkası ettik. Bununla da yetinmeyip tavsiye ettik bu kitabları eşe, dosta; çok güzel diye… Rasûlullah’ın ashâbına söven bir yazar idi ama olsundu, kitabları bayağı muhabbetli idi, o yeter idi. (!)

Sonra başka bir cenâhtan yeni bir söylem: “İmâm-ı Â’zâm’da adam, ben de adamım. Sahâbe de adam, ben de adamım. Onları yüceltmeye ne lüzûm var?!” Bitmedi! Sonra birisi çıktı ve dedi ki: “Kabir azabı yoktur.” Oradan biri: “Allah de Ötesini Bırak” ismi ile mâ’rûf; dini, ibâdeti perde arkasına iterek: “Allah için Hrsitiyan, Yahûdi olmanın önemli olmadığını, önemli olanın Allah yolunda olmak olduğunu ki bunun da ancak be ancak sevgi yolu olduğunu, gayrısının bırakılması…” düşüncesini  binbir dilbazlıkla ama mâsûmâne tahrîr ettiği kitaplar serîsi ile zerk etti zihinlerimize…

Sonra üstâd sayarak hürmet ve saygılarımızı sunduğumuz mücâdîl, mücâhid bir yazarımız: “Allah katında cennete girmek için önemli olan şey iyiliktir, insanlara iyi muâmeledir. Bir insan iyi ise, insanlara zarar vermiyorsa Yahûdî de olsa, Hristiyan da olsa cennete girer. Allah iyileri mükâfatlandırır.” minvâlli cümleleri ile gayr-i müslîmleri yükselterek cennete sokuverir iken; Müslümanları aşağıladı “Bir Deliyle Evlendim” isimli meşhûr romanında.. (Bu iddiâmıza âit izâh aşağıda mevcûddur.) 

Sonra hocalar, prof.lar, isminin başında ‘Ebû’ takıları olan, selefin yolunu tâ’kib ettiğini söyleyenler: “Şefaât yoktur. Peygamber görevini yaptı, bitti, yitti, gitti. Ondan bir şey istenmez.” diyerek peygamberin: “Peygamberler kabirlerinde diridirler, namaz kılarlar.” (2)“Ben cennette ilk şefaât edecek kişiyim ve peygamberlerden en çok tebâsı (ümmeti) olan benim.” (3) ve benzeri müjdelerine kulağını tıkadılar. Sonra kışta geldiğini ağlayarak ifâde eden ve sonra Amerika’nın ‘kışları soğuk, genelde ılıman iklime sahib’ eyaletine hicret etmiş (!) emekli bir vâiz ve bu vâiz hocalarınca “baharda geleceksiniz, baharda gideceksiniz” telkîni ile dünyaya Türk okulları kılıfı adı altında hizmet götürerek (!) yayılan “İyilik Öncüleri” abiler kitablarında, hatta Peygamberimizin hayâtını anlattıkları kitablarında  ’Lâ İlâhe İllallah’ dedikten sonra ‘Muhammedü’r-Rasûlullah’ demeyene rahmet ve merhamet gözü ile bakılır.” dediler. ‘Allah katında din İslâm idi’ ve bunun da en birincil şartı ‘Allah’tan başka ilâh olmadığı ve Rasûlullah’’ın O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet’ idi. Biz bunları da gördük ve bu kitabları raflarımızın en üstüne koyduk. Hatta bir de bu kitaplardan yarışmalara girdik. Bu kitapların yazarlarının kışta gelmiş hocasına “Hocaefendi” dedik. Îrâd ettiği sohbetlerinde ağlarken, biz de onunla ağladık.

Sonra yine yukarıda bahsi geçen tv, vakıf, kitaplar sâhibi meşhûr hocamız dedi ki: “Kadere îman, Kur’an’da geçmiyor. Kadere imân diye bir şey yok.” Sonra bir prof. çıktı ve dedi ki: “Allah; gaybı, geleceği bilmez.” Onu da hocamız kabûl edip, görüşlerine başvurduk. Hele ki ‘Ramazan Orucu’ hakkındaki nefislerimize hoş gelen, ‘oruca geç başlayıp, erken açmak, terâvih kılmamak ya da az re’kât ile kılmak..’ hususlarındaki derûnî ahkâmına –hükümlerine- hepimiz râm olduk. Ama şimdi kabûl edelim; sıcak temmuz ayında kim istemez ki imsâktan 2 saat sonra oruca başlayıp, iftardan 2 saat önce orucu bitirmeyi!? Haksız mıyım? Eee.. Ne de olsa, ‘İslâm’da zorlama yoktur, İslâm kolaylık dînidir’ dedik, kılıfı da hazırladık minâreyi çalarken..

İsim vermeden binbir garâbet ehli yazarı ve hocayı anlatıverdim size ama herhâlde en cafcaflısı yukarıda isim vermeden bazı hezeyânlarını da serd ettiğim ve aşağıda daha bir teferruâtı ile gözleriniz önüne sereceğim zât-ı muhteremdir.

8-9 yıl önce kendisini ilk defa gördüğüm ve dinlediğim ‘Vahyin Penceresinden” isimli programda ”İslâm, bir bilgisayar sistemi gibidir” dediğinde sevmemiş idim.  O zaman pek İslâmî bilgim yok idi ama İslâm’ı böyle bitici, batıcı, küçük, değersiz bir şeye benzetmesi de canımı yakmış idi. O gün bugündür bir zerre yakınlık duymamış idim. Eh; iyi ki de duymamışım. İşte o şahıs, geçtiğimiz cumâ hutbesine istinâden “Tevhîd dini olan İslâm’ı, Allah ile peygamberin ortaklaşa kurduğu limited şirketi zannediyor.” sözünü söyleme cür’etinde bulundu. Ne büyük, ne derîn bir yaklaşım! Helâl olsun! Bu derin tespit 1437 yıldır ilk defâ yapılıyor olmalı! Ha bu hocamız, aynı zamanda  “Allah’a ‘celle celâlüh, azze ve celle’; Peygamberimizin adı anıldığı zaman ‘sallâllahü aleyhi ve sellem” demek ‘yalakalık’tır” diyerek de sabrımızı şöööyle bir yokladı geçenlerde! Ama hocam Peygamberimizin “Cimri, yanında adım anıldığı hâlde bana salât-ü selâm getirmeyen kimsedir” (4)  diye hadis-i şerif var. Haa; o en basiti… Dert ettiğin şey bu mu?! “Zayıf o hadis, uydurma uydurma. Bilmem kimler zamanında böyle bir söz çıkıvermiş, hadis oluvermiş. Buhâri ve Tirmîzî’nin kitablarında bile dolusu ile uydurma hadis var.” der, geçeriz. Bakın; olay, bu kadar kolay işte.

Ey ümmet-i Muhammed! Bilin ki: Râsûlullah’sız din olmaz! Kur’an-ı Kerîm’de:
“De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki; Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.” (5) “Kim Rasûl’e itaât ederse, Allah’a itaât etmiş olur. (…)” (6) buyuruluyor.  İşte bu âyetler, bu dînin peygamber Muhammed Mustafa –sav- olmadan olmayacağının en büyük, en kuvvetli isbâtıdır. Allah, Kâdîr-i Mutlâktır. Her şeye gücü yetendir. Her şey onun isteğinde, yed-i kudretindedir. Geçmişi de, geleceği de bilir. O, el-Alîmdir. Her şeyi bilen, gören, işitendir. Ve Garîb’dir. Kullarına şah damarından daha yakîndir. İstese idi bu Kur’an-ı Hakîm’i, katından bir meleğe indirip ânında tebliğ ve irşâd ettiriverir idi. Ya da dağlara, taşlara, ovalara, buluta, güneşe indiriverir; oradan bize de aldırıverir idi. Bu yazıyı okuyan birisi çıkıp derse ki: ‘Hayır, Allah bunlardan herhangi birine kâdir değildir!’ Vallâhi yalan söylemiş olur!

Allah her şeye kâdîr iken; bu Hakim Kitabı bir insana, Muhammed Mustafa (sav)‘ya indirdi ki O; aslında insanlar yaratılmadan da var idi. Âdem (as) tevbe ettiğinde, vesilesi Muhammedü’r-Rasûlullah idi. Peygamberden yıllar evvel yaşamış Adnanların, Hişâmların, Kâ’bların, Abdî Menâfların, Abdülmuttalib Şeybelerin, Abdullahların, Amînelerin alnında bir nur idi O. Risâletten evvel gelen âşıkların, Kuss b. Sâidelerin şiirlerinde, Zeyd ibn Amrların sürgünlerinde idi. Yemen Meliki Tübbâ’yı ve mâhiyetini risâletten 700 yıl evvel Yesrib’e getiren O’na duyulan hasret ve aşk idi. 700 yıl evvelden Emir Tübbâ’, Allah’ın dininin peygamberimizin eli ile pâyîdâr olacağını bilir iken, peygamberimizin getirdiği Kur’an’a, buyurduğu hadis-i şerîflere baka baka peygamberi nasıl devre dışı bırakmak istiyor bizim hocaefendiler! Vallâhi pes! Büyük âlim İsmâil Lütfî Çakan’ın şöyle bir sözüne tevâfuk ettim: “Nasıl ki peygamberler göndermek Allah Teâlâ’nın bir aczinin ifâdesi değilse, sünnet-i seniyyenin varlığı da Kur’ân-ı Kerîm’in yetersizliği anlamına kesinlikle gelmez!..” Daha fazla izâhâte gerek var mıdır?

‘Peygamber vazifesini yaptı, gitti; sünnetlere gerek yok. Sünnetler hele şöyle dursun, Kur’an bize yeter‘ diyen bizim mankafa hoca müsveddelerinin geleceğini Rasûl-i Kibriyâ 14 asır evvelden görmüş ki: “Şunu iyi biliniz ki: bana Kur’an-ı Ke­rim ile birlikte onun bir benzeri de verilmiştir. (Bu konuda) dikkatli olun; (çünkü) koltu­ğuna kurulan tok bir adamın ‘Size (Hz. Peygamber’in sünneti/hadisleri değil) sadece şu Kur’an lazımdır; onda bulduğunuz helâli helâl, haramı da haram kabul ediniz yeter!’ diye­ceği (günler) yakındır. (7)” buyurmuş. Üstelik bizim hocaefendiler bu ‘sünneti bir kenara atma’ işini: Kim benim sünnetimi ihyâ ederse beni sevmiş olur. Beni seven de cennette benimle beraber olur.” (8) hadis-i şerifini şööyle bir köşeye atarak yapıyorlar. Hutbede Allah ile Peygamber’in isimlerinin birlikte olmasına, Kur’an ile sünnetin yanyana olmasına bile hazımsızlık gösteriyorlar. (Bu kardeşinizden hazımsızlığınız için bir tavsiye: Turp iyi gelir. Diri diri turp yiyin!) Allah –cc- Ahzâb Sûresi’nde: “Sizden kim de Allah’a ve Resûlü’ne itaât eder, güzel şeyler yaparsa onun hak ettiği karşılığı iki kere veririz. Ayrıca onun için değerli bir nasip de hazırladık.” (9) buyuruyor. Tamam da sayın hocam yukarıdaki âyette de sâbit olduğu üzere, her ne kadar siz akl-ı kâmil hocalarımız aradan peygamberi çıkarmaya, Allah ile Rasûl birlikteliğini ifsâd etmeye azmetmiş iseniz de Allah sürekli kendi ismini Rasûlü ile anıyor, biz n’apalım şimdi!? Allah’ın âyetine mi itaât edelim, sizin muazzam tespitinize mi?! E hani “Kur’an yeter” idi size?! Sözüm ona âlim geçinen, prof.geçinen gürûhun kabûl etmediği Râsûlullah’ın vârisleri hüvetinde olan İslâm Âlîmleri’nin ve tabakât-ı sûfiyyenin günümüzdeki mümtaz şahsiyetlerinden Muzaffer Yalçın Hocaefendi buyuruyor ki:
“Allah katında son ve tek makbûl din İslâm’dır. İslâm’ın da cennetin de anahtarı Kelime-i Tevhid’dir. Kelime-i Tevhid; Hakk’ı, şirkten uzak olarak birlemekle birlikte, Hatemü’l-Enbiya Efendimize ve tüm getirdiklerine îmânı da içerisinde barındırır. Allah’ı birlemek “şehadeteyn/iki şehadet” ile tabir edilmiştir. Şehadeteyn; “Lâ İlâhe İllallah Muhammedu’r-Rasûlullah” demektir.” Allah ve Rasûl birlikteliği herhâlde anlaşılmıştır!

Biz yine Allah ile Rasûlullah’ı ayırma arsızlığı gösteren o yaramaz hocamıza dönelim. Çıkmış diyor ki: “Allah’ı andıktan sonra ‘celle celâlüh, azze ve celle’ demek; Peygamber’in adını andıktan sonra ‘sallâllahû aleyhi ve sellem’ gibi salâtû selâmlar- demek bence yalakalıktır, buna gerek yok.”
Bre câhil! Bre gâfil! Bre âsî! Her namazda okuduğumuz ‘Et-Tâhiyyâtû’ ile Allah’ı övmüyor muyuz, Peygamber Efendimize salât-û selâm getirmiyor muyuz?

Peki, senin bu zırvayı da kabûl etme aymazlığını bir ancık göstermiş olalım. Hemen önümüze şu âyet dikiliverdi, n’apacağız? Bakınız: “(…) Şüphesiz ki O, övülmeye lâyıktır, şanı yücedir” dediler.” (10) Allah övülmeye lâyık olarak, bizden kendi zatına ‘yalakalık’ yapmamızı istiyor mu demeliyiz?! Hâşâ! Yine Kur’ân-ı Kerîm’den bir örnek olarak: Allah (cc) ve melekler peygambere salât ediyorlar. Ey imân edenler! Siz de O (sav)’na salât ve selâm okuyun.” (11) Allah (cc) ve melekler salât ediyorlar ama bizim hoca salâvat getirmek ‘yalakalık’ diyor. Sonra âyetin devamında peygambere salât-u selâm emrediliyor! Bizim hoca hâlâ “yalakalık” diyor.

Yukarıda, Osmanlı Sultânı’nın vatanından kovaladığı, mendebur Efgâni için: için Sen onun tuvâlet kağıdı bile olamazsın demek sureti ile göklere çıkardığın o mendebûr adama yaptığın yalakalık değil de; Allah –cc- için söylediğimiz kırık dökük, eksik gedik, hatta çoğumuzun anlamını bile bilmediği ama sırf saygı, tâ’zim olarak kullandığı iki çift kelime ve Peygamberin adının anıldığı anda söylediğimiz üç kelime söz mü yalakalık oluyor?!

Yazımız; adı Mustafa, kendi bilmem ne belâ, soyadı İslâmoğlu, kendi İsyânoğlu ne idüğü belirsiz haydudun geçtiğimiz cumâ hutbesinde Allah ve Rasûl birlikteliği hakkında yaptığı sapkınlığa ve hazımsızlığa karşı idi. Ömrümün, yolunda olmak ile bereketlendiği Üstâdım Abdullah Fârûkî el Müceddîdî’nin ‘Zâhirî ve Bâtınî Edebler” isimli muazzam, muhteşem eserinde yazar ki:

“Sâlik, Peygamber Efendimiz -sallâllahû aleyhi ve sellem-’in Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna inanmalı, Allah’tan sonra en çok Hz. Peygamber Efendimiz-sallâllahû aleyhi ve sellem-’i sevmelidir.

(…) Bu sevginin bir gereği olarak, Efendimiz ’in sünnetlerini ihyâ etmeye gayret etmelidir. Ayrıca bi’l-hassâ Rasûlullah Efendimiz‘in sahâbesine günümüzde bâzı Müslümanlar tarafından bilerek veya bilmeyerek yapılan hakâretlere karşı da dikkatli olup hemen karşılık vermelidir. Efendimizin sahâbesini onlara yakışmayan sıfatlarla anmamalı ve bu şekilde davrananlara mânî olup onları bu hatadan çevirmeye gayret etmelidir. Bu da Peygamber Efendimize olan sevginin gereklerindendir.”

Bu cihânda ümmetten tek kişi kalsak, Rasûlullah’ı, ehl-i beyti, sahâbeyi müdafaâ edeceğiz, Onlara uzanan eli kıracak, konuşan dili keseceğiz! Ben de bu uğurda, kendimce en iyi bildiğim, en çok elimden gelen şey ile karşılık vermek istedim. Uzun mu oldu; hakkınızı helâl ediniz!

Ey ümmetin oğlu! Ey ümmetin kızı! Şimdi soruyorum sana! Sen bugün, Seni, bu İsyanoğlugillerden eylemeyen; övülmeye, yüceltilmeye, hamd etmeye elbette en lâyık olan, şânı pek yüce Allah’ın için ne yaptın??!!

Yararlandığım Kaynaklar
1) (Tirmizî; Îmân, 18.)
İZÂH: Bu hususta geçen kitabı tek tek, kelime kelime, cümle cümle tenkîd etmişimdir. Tenkîdimize ulaşmak, tenkidimizi tenkîd etmek isteyene her şekilde ulaştırırız.
2) (Ebû Ya’lâ, Müsned, c.3, s.216, h.no: 3412)
3) (Müslim, Kitâbü’l-İman.)
4) (Ahmed b. Hambel, Müsned, I, 201)
5) (Âl-i İmrân Sûresi, 31)
6) (Nîsâ Sûresi, 80)
7) (Ebu Davud, Sünnet, 5/6, İmaret, 33; Tirmizî, İlim, 10; İbn Mace, Mukaddime, 2; Darimî, Mukaddime,49; Ahmed b. Hanbel, 2/367, 4/131-132, 6/8).
8) (Tirmizi, Sünen, İlim, 39/16 V; 46)
9) (Ahzâb Sûresi, 31)
10) (Hûd Sûresi, 73)
11) (Ahzâb Sûresi, 56)

Tahir Ceyhun Yıldız

1993 yılının soğuk bir aralık gününde Eskişehir'de doğdum. Liseyi Eskişehir Anadolu İmam-Hatip Lisesinde tahsil ettim. Lisans eğitimimi Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde sürdürüyorum. Şiirlerim ve yazılarım Eskişehir’de yerel bir dergi olan Genç Birlik Dergisi'nde, Konya merkezli ve 5 sayı çıkarılabilmiş Sahhaf gibi matbû dergilerde, Yazete.com internet-haber sitesinde yayımlandı. Yetkinliğe ilk adım olarak Sergâh Dergi'de yazmaya başladım. Hâl-i hazırda Sergâh Dergisi'nin yanısıra, Halâskâr Dergisi’nde ve Efendi Dergi'de yazarlık ve editörlük faâliyetlerim devâm ediyor.

Bugün, Seni İslâmoğlugillerden Eylemeyen Rabbin İçin Ne Yaptın?!” için 3 yorum

  • 15 Şubat 2016 tarihinde, saat 21:56
    Permalink

    Hocam yazınızın her cümlesine katılıyorum.Cok anlamlı bir yazı olmuş.

    Yanıtla

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.