Dün Zamanın Fürû’u; Bugün Zamanın Aslı

Dün Zamanın Fürû’u; Bugün Zamanın Aslı
(Bu Yazıyı Yazmasam Olmaz İdi)

Her şeyin hakikatini bilen yalnızca Allah (cc)’tır. O (cc): “İnnâllâhe Alîmûn bi zâti’s-südûr” yani “Kalplerde olanı bilen”dir.  Hepinizin mâ’lûmudur; geçtiğimiz cum’â şöyle-böyle bir gazeteye “kayyım” atandı. Ve buna tepki amaçlı elleri Cevşenli ablalarımız, başörtülerini takıp gelmişler ya da başörtülü ablalarımız Cevşenlerini kapıp gelmişler.

Hani yıllardır başörtüsü yasaklı idi ve sözüm ona laik cenâh der idiler ki:
“Siz başörtüyü –türban derler idi- siyâsî simge oalrak kullanıyorsunuz. Ve o yüzden serbestîlik getirtmek istiyorsunuz.”
Ben o zaman bu sözü anlamazdım, inanmazdım. Neden öyle olsun ki? Allah’ın emridir. Hanımlarımızı örtmek –setretmek- içindir diye düşünürdüm. 2014’ten bu yana bu ismi lâzım değil, sözüm ona şu ‘kayyım’ atanan gürûh o denli kullanıyor ki başörtüyü işlerine gelince; başörtüsüne serbestlik istemeyen zümrenin bahanesine hak verceğim nerde ise… Terör örgütü, kitlesel eylemlerde tâ’bir-i câizse ağzı süt kokan bebelerin eline nasıl taş tutuşturup polise karşı yolluyor ise; bu gürûh da öyle! Başörtülerini ve cevşenlerini alıp mücâdele ediyor.

Ablalar! Sizi 28 Şubat’ta görmedik hiç? O zaman başörtüsüne ‘fürûât’ diyor idiniz galiba; değil mi?
Ee biz sizi Mavi Marmara için de göremedik hiç; otorite mi diyordunuz ona da?
Uğruna başörtülerinizi düşürdüğünüz, mahremiyetinize dokundurduğunuz gazetenizde, televizyonlarınızda Filistinli mazlumlar için “terörist” diyordunuz? Onlara nasıl bir açıklama yapacaksınız?
Ha şeyi de unutmamak lâzım; Yâsinlerin, Aytaçların; annesiyle konuşurken ensesinden vurulan yiğitlerin, uyurken şehid edilen gürbüz delikanlıların, hanımının yanında şehid edilen Arslanların katili için, “bizim Kâ’bemiz, kıblemiz Taksim’dir, Mescid-i Aksa Yâhûdiler’indir” diyen kravatlı bölücü için “ÇÂRE” diyordunuz? Saz çaldırıp oynuyordunuz televizyonunuzda? Yaşı 80’i aşmış bir karıyı ortalığa atıp “1 Kasım Osmanlı’nın yıkılışı” diye salya akıtarak şuh kahkahalar attırıyordunuz televizyonunuzda!? Şehidlerimize ‘şehid’ bile demiyor idiniz de; “öldürüldü” diyordunuz. Hani bir söz var; kesin olmamakla birlikte İmâm-ı Şâfiî’ye atfediliyor: Söz çok doğru. Bakınız: “ ‘Fitne zamanı hakkı tutanı nasıl anlarız?’
El-Cevâp! ‘Düşman okunu takip edin, o sizi Hakk ehline götürür.’ Bu gazete için, tv için, banka için yerlerde sürünen siz ablaların bu hâlinin fotoğraflarını kullanarak; İslâm’a, Allah’a, peygambere, Kur’an’a, sünnete, ulemâya, İslâmî tüm değerlere, bi’l-hassâ Bedîü’z-zamân’a her-dâim düşman olan ismi lâzım değil bir paçavra “yerlerde sürürnen hâliniz” için hükûmete yönelik; diyor ki: “Zâlimler için yaşasın cehennem!” Hoşt ulan, hoşt!

Ablalar! Teyzeler! Hakkınız yok şimdi ağlamağa! Başörtüsü uğruna yerlerde sürüklenen, başörtüsü ile birlikte saçları da yolunan o temiz, o mücâhîde hanımların soylu ve haklı direnişine katılmadınız; üstüne üstlük ‘fürûât’ dediniz, çıkarmakta bir ân imtinâ’ etmediniz. Doğru mu; doğru! Sonra: “Gerekiyorsa namaz kılmayın; içki içmeniz teklif edilirse, içki de içebilirsiniz. Maksat; bir yerlere gelebilmek ve geldiğimiz yerlerde kalabilmek.” fetvasına baş eğdiniz! Başörtüsüne o zaman ‘fürûât’ diyen, namaz fetvâsı uyduran elebaşınızın, rahat koltuğunda otururken zulme uğramışçasına salya-sümük be’d-duâ etmeğe de hakkı yok. Ederse, alimAllah böyle size döner, kafanız, kaşınız yaralanır; kevgire dönersiniz! Neûzû-billâh! Dünün fürû’u; bugün asıl mı oldu? Yemezler!

Her insan, kıymet verdiği şey için mücâdele eder. Yıllar evvel “Allah’ın emri başörtüsü” mücadelesinde yok idiniz. Bu zamana dek İslâmî, îmânî hiçbir harekette olmadınız. Olmamak bir yana; hep kem, hem köstek idiniz. Meclisten kovularak ‘haddi bildirilen’ başörtülü mazlûma sâhib çıkmak yerine, meclisten kovana “şefaât etmeğe” kalkıştınız! Darbelere karşı sâlih, muhlîs, merhûm liderimize: “Beceremediniz, artık bırakın” derken, darbecilere: “Hayırlı olsun” diye yaltaklandınız. Şimdi de bir ‘Zaman’ paçavra için ortalıkta tiyatro oynuyorsunuz. Nerde nâ’mûs, nerde şeref! Nerde edeb, nerde âr!

Fâiz yatağı banka için Cevşeninizle orada idiniz; bankanın ağababası firârî! İpek midir, keten midir, onun medyası için Cevşeninizle yine orada idiniz; adam 7 milyar $ ile firârî! Tv kanalı için, gazete için için ortalıklarda yer ile yeksân oldunuz, ayağa düştünüz; adamlar firârî! İnsan sevebilir, bağlanabilir, canını da verebilir yollar için… “Bir can nedir, keşke yüz binlerce cân; olaydı verirdik hiç usanmadan” diyor ya bir eserde. Ha! İşte aynen öyle.. Ama o yola, o kervâna bir bakmak lâzım. Benim Üstâdım der ki: “Kıymet bulanlar, hep O’na tâbi olmakla kıymet bulmuşlardır. Sözüne kıymet verilenlerin sözleri, hep O’nu övdüğünden dolayı kıymet bulmuştur. Necât bulanlar, sâir yolları bırakıp da O’nun yoluna tâbi oldukları için necât bulmuştur. Başka kurtuluş yolu yoktur!” Mal da, can da, evlâd-ı î’yâl de bu kıymet için ve bu kıymete erenler için verilir. Okyanus ötesinden salya-sümük ağlayan, şifreli mesajlar ile algı ve irâde operasyonları yapan Orta Çağ engizisyon papazı hüviyetindeki emekli vâiz için ya da “gayret, himmet, saffet, hayret” derken sana; kendisi karılı-kızlı köpük partilerinde çıplak boy-göbek gösteren; zâlimi mazlûm, karayı ak, katili maktül atfeden denîler –alçaklar- için değil!

Merâmım anlaşılmıştır herhâlde! Okyanus ötesindeki ‘babanızı’ da, sizi de hiç sevmedim! Yeni bir şey değil bu. Siyâsi tecrid edilişiniz –dışlanmanız- olan 2013’ten önce de sevmez idim. Sülük gibi adamlarınız var. Son vak’âlara bakarak: kadınlarınız da farklı değil imiş! Üniversiteyi kazandığımı duyunca birbirini izleyen iki farklı zamanda iki sülüğün telefondan bana ulaşarak –numarama nasıl ulaştıkları konusunda bir fikrim yok- : “bizim evlerimizde kal- hâlbuki üniversiteyi kendi şehrimde kazanmış idim-“ teklifine ve telkînine müsbet cevap vermeyince, imam-hatip lisesinde iki kelâm etmişliğim olmayan, verdiğim selâmı bile almayan İngilizce Hocam; iş başa düştü deyip aramıştı da; yüzüne kapatmış idim telefonu… Dedim ya! Sizi hiç sevmedim. Benimki bir şey mi? Siz hiçbir Müslümanı sevmediniz ki! Hiçbir Müslüman’ın yanında olmadınız ki! Siz sırtınızı dinsiz, soysuz teröriste dayamış idiniz, çâreyi onlar ile olmakta görnüştünüz değil mi?! İyi! Allah sırtınızı dayadıklarınızla haşr etsin o hâlde! Bu dîn-i İslâm için, ümmet-i Muhammed için saçlarım adedince başım olsa, fedâdır. Üstâd Bedîü’z-zamân Sâîd-i Nursî için, ömrünü adadığı, uğruna türlü işkencelere mârûz kaldığı Risâle-i Nûr için malım, mülküm fedâdır ama siz gibi sülükler için kılım kıpırdamaz.

Bes! Yeter bu kadar.

Tahir Ceyhun Yıldız

1993 yılının soğuk bir aralık gününde Eskişehir'de doğdum. Liseyi Eskişehir Anadolu İmam-Hatip Lisesinde tahsil ettim. Lisans eğitimimi Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde sürdürüyorum. Şiirlerim ve yazılarım Eskişehir’de yerel bir dergi olan Genç Birlik Dergisi'nde, Konya merkezli ve 5 sayı çıkarılabilmiş Sahhaf gibi matbû dergilerde, Yazete.com internet-haber sitesinde yayımlandı. Yetkinliğe ilk adım olarak Sergâh Dergi'de yazmaya başladım. Hâl-i hazırda Sergâh Dergisi'nin yanısıra, Halâskâr Dergisi’nde ve Efendi Dergi'de yazarlık ve editörlük faâliyetlerim devâm ediyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.