Dünya Onların Olsun, Ahiret Bizim…

Dünya Onların Olsun, Ahiret Bizim…

“Ol” emri ile âşık olan kişi nefsinin hâlleri içerisinde bir süre kaybolmuştur. Zira kılavuzu ile bir araya gelene dek yolcu ma’rifet ehlinden olamamıştır. Sonra Allah’ın himmet ve hikmeti ile nefs-i mutmainne olmuştur. Yüreğinde gizlediği, aklında sırladığı ne varsa âşikârdır artık sevdiğine. Ona kılavuzluk edecek olan Hz. Muhammed sallâllâhu aleyhi ve sellem’e sevdalanmıştır. Artık “en sevgili” hâlindedir. “Ey Sevgili!” diyerek her şeye hitâb etmektedir.  Kâinâtın ve tüm mahlûkların yaratılışına sebeb olan müjdeli sevginin nakışı işlemiştir âşığa…

Ve içerisindeki muhabbet artmaya öylesine devam eder ki kendini muhabbetullah’ın içerisinde bulur. Orada öyle bir lezzete vâkıf olur ki âşık, gülün bülbülü olabilmek için ömrünü fedâ edecek hâli yakalar. “Muhabbetten Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- oldu hâsıl. Muhammed’siz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- muhabbetten ne hâsıl?” diyerek bu hâl katında Dünyâ ile olan ilişkisini tamâmen bitirmiştir.

Bir gün Hz. Ömer -radıyallâhu anh-, sessizce Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem’in dinlenmekte olduğu odaya girer ve bir ân çevresine göz gezdirir. Tavana asılmış kuru bir deri, bir torbanın içinde bir kaç kg. arpa, duvara dayalı bir kaç ağaç yaprağı ve yerde Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem’in üzerinde uyumakta olduğu hurma lifinden örülmüş kaba bir hasır vardır. Bu manzara karşısında ağlamaya başlayan Hz. Ömer’in hıçkırıkları Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem’i uyandırır. Kalkınca hasırın vücudunda iz yaptığını, kan oturduğunu gören Hz. Ömer radıyallâhu anh ise omuzları sarsıla sarsıla ağlamaya başlar. Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem Hz. Ömer’i radıyallâhu anh bu halde görünce hayretle sorar.

– Ey Hattâb oğlu  neden ağlıyorsun?

– Ey Allâh’ın Elçisi! İranlılar kisrâlarını saraylarda yaşatırken, Bizanslılar kayserlerini lüks ve ihtişama boğmuşken sen ki Allah’ın Elçisisin. İzin ver, bizde seni…

Maksat anlaşılmıştır, Allah’ın elçisi, onun sözünü hüzünlü bir tebessüm, tatlı bir el işaretiyle keser ve:

-Bu dünya hayatı bir eğlenceden ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur.  Keşke bilmiş olsalardı.(Ankebût – 64)

Âyetini okuduktan sonra ekler:

– İstemez misin Ey Ömer! Dünyâ onların olsun âhiret bizim…

Efendimiz bir gün Ashâb-ı Kirâm ile sohbet ederken, “şehitliğin fâziletlerini” anlatıyorlardı. Şehitlerin şefaati hakkında buyurdu ki:

– Kıyâmet gününde şehitler, mahşer yerine gelirlerken, orada bulunan Peygamberler ayağa kalkarlar. Onlar, çocukları, akrabâları ve dostlarından 70 bin kişiye şefaat ederler.

Bu sözleri işiten Hz. Nevfel, Rasûlullâh sallâllâhu aleyhi ve sellem’den, şehit olmak için duâ istedi. Rasûlullâh sallâllâhu aleyhi ve sellem’de dua ettiler. Bir müddet sonra, muhârebeye çıkıldı.
Ve bu muhârebede Hz. Nevfel şehit düşerek, arzusuna kavuştu. Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem ve ashâbı muhârebeden eve dönerlerken karşılamaya gelenler ile karşılaştılar. Bu kişilerin arasında, Hz. Nevfel’in hanımı, çocukları ve yaşlı annesi de vardı. Selâmlaştılar. Sonra Hz. Nevfel’in yaşlı annesi:

-Gazânız mübarek olsun!

Dedi ve oğlunu sordu.  Yaşlı kadının hâlini gören Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem’in gözleri nemlendi. Hz. Nevfel’in şehitlik haberini vermeye mübârek kalbi dayanamadı. Elleriyle arkayı işaret edip, yoluna devam etti. Hz. Nevfel’in annesi, Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem’in hemen arkasından gelen, Hz. Ali’ye de aynı şekilde oğlunu sordu. O da şehitlik haberini veremeyip, arkayı işaret etti. Yaşlı kadın daha sonra, Hz. Ömer’e ve Hz. Osmân’a rastladı. Onlara da oğlunun durumunu sordu. Onlar da cevâb veremeyip Rasûlullâh’ın yaptığı gibi arkayı işaret ettiler. En son gelen Hz. Ebû Bekîr idi.  Kadıncağız büyük bir yaklaşarak aynı şeyleri sordu. Hz. Ebû Bekîr kendi kendine düşündü:

-Yâ Rabbi! Ne kadar zor bir durumdayım. Eğer doğruyu söylersem, mahzûn kalpleri üzmüş olacağım. Bunu yapmaktan sevgili Peygamberimiz çekindi. O’na nasıl aykırı davranabilirim. Sen bana öyle bir şey ilhâm et ki, bu gariplerin yüreği daha fazla yanmasın, Allâh’ım!

Ve gönlünü bir nidâ doldurdu:

“Yâ Allâh! Yâ Nevfel!”

Hz. Ebû Bekîr, bütün kalbiyle haykırdı:

-Yâ Allâh! Yâ Nevfel!

İşte o sırada, yaydan fırlamış ok gibi bir atlı, yıldırım hızıyla yanlarına yetişerek dedi ki:

– Buyur yâ Sıddîk, beni mi çağırdın?

Bu atlı, Hz. Nevfel’den başkası değildi. Sonra, Cebrâil aleyhi’s-selâm gelip, Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem’e şunları söyledi:

– Yâ Rasûlallâh! Hakk Teâlâ’nın selâmı var. Eğer Peygamber’in mağâra arkadaşı Sıddîk, bir kere daha (Allâh) deseydi, yüceliğim hakkı için, bütün şehitleri diriltirdim. Çünkü Ebû Bekîr, câhiliye devrinde bile yalan söylememiştir.

Buyurdu. Bu hâdiseden sonra, Hz. Nevfel senelerce yaşadı. Nihâyet, “Yemâme” cenginde tekrar şehitlik şerbetini içti.  Kalp gözü ile okudu isen yazılanı Mîm ile bâkî olmak için Hz. Ebû Bekîr radıyallâhu anh gibi dürüst, doğru, sâdık ve güvenilir olman îcâb eder…  Ve her dâim diri kalabilmek, Allâh yolunda binlerce kez şehâdet şerbetini içecek veyâhut irşâd görevini üstlenecek âşık olabilmek için âb-ı hayât suyunu yudumlamak gerekir… Burada ki su Hz. Hızır aleyhi’s-selâm’ın içtiği değildir! Bilakis ona o sudan içmeyi öğretenin himmeti ile kuşanmaktan gelmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.