Emanetin Sahibi Allah’tır…

EMANETİN SAHİBİ ALLAH’TIR…

Bir acı çığlık kulakları yırtıyordu. Dehşetinden insanın içi donuyordu. Bakışlar ve bedenler bir anda aynı yöne doğru hızla aktı ve ses gönülleri yırtarcasına çağladı…

-Oğlummmm!

Üstü başı viran bir kadın vardı yerde ağlayan ve hep aynı feryat ile haykıran.

-Oğlummmm!

Ama bir eksiklik vardı oğul kelimesinin altını dolduramayan…

-Oğlummmm!

Neredeydi ki çağrılan?

Feryadını polis arabasının ve ambulansın birbirine karışan sesleri bölmüştü ve ertesi günü aynı yeri kaplayacak olan gamsız sessizlik bir kenarda şimdiden pusu kurmuştu…

***

Gül hanım ilk defa davetimi kabul etmişti. Evde arada sırada okuttuğum Kur’an-ı Kerim tilavetine katılacaktı. Onun kendini eve kapamış hali içime dokunuyordu. Neredeyse 5 aydır dışarı çıktığını görmemiştim. Üstelik çöken yüzü ve kıpkırmızı gözleriyle ona götürdüğüm ikramları alıp tabağımı verirken sesi dahi çıkmıyordu. Ancak gözlerime bakışından teşekkür ettiğini anlayabiliyordum.

Can yangını insanın muhtevasını evlat ile zorladı mı, sanki dayanamıyordu beden… Acı hiç geçmeyecekmiş gibi birikiyordu akıl hudutlarında… Her kapının çalışı, her çocuk çığlığı yahut bir anlık anı kayması feryat u figan, iç coşmalarına sebep oluyordu…

Onu kapıda o çökmüş haliyle omuzlarını içeri çekmeye çalışır gibi mahzun çehresi ile görünce benim içimden ağlamak gelmişti ve Kur’an okunmaya başlandığında farkında olmaksızın yerinde sallanması içime işlemişti. Her ayetin manasını anlıyormuş gibiydi. Üstelik sanki karşılıklı bir konuşmanın niyaz bölümünde, sessizliğinin arkasından bir imdat çığlığı yükseliyordu.

Gelen hoca hanıma biraz da bize sohbet anlatmasını istediğimizde ise kalkmamıştı. Başı önünde sükûnetiyle oturuyordu. Ağlamakla ağlamamak arası gidip gelen ruh hali içime işliyordu. Sanki ağlasa hepimizi bir sel alıp koparacaktı köklerimizden. Gül Hanım’ın söyleyemediklerini içimden söylemek geliyordu. Ona yankı olmak, onun için ağıt yakmak geliyordu. Ama onun sükûnetinin vakuru beni de sessizleştiriyordu ve anlatılanları ona bakarak dinlerken onun için dua ediyordum.

-Ümmü Süleym (r.anha)’yı anlatalım bu gün inşaallah… Can hanımlar bu güzide bahar Efendimiz (s.a.v.)’e on yıl devamlı hizmet etmekle şereflenen Enes bin Mâlik (r.a.)’ın annesi ve Ashabı Kiramın meşhurlarından Hz. Ebu Talha (r.a.)’ın hanımıdır.

Genelde Rumeysa (r.anha) diye anılır. Ümmü Süleym künyesi ile meşhur olmuştur. Medine’deki Hazrec kabilesinin Necranoğullarından Milhan bin Halit’in kızıdır. Annesinin adı Melike binti Mâlik’tir. Peygamberimizin uğrunda şehit olan meşhur Sahabe Haram bin Milhan (r.a.) Onun erkek kardeşi ve Kıbrıs Adasının fethi sırasında şehit olan Ümmü Hıram (r.anha) ise kız kardeşiydi.

Müslüman olmadan önce, kendi kabilesinden Mâlik bin Nadr ile evlenmiş ve O’ndan Enes isminde bir oğlu olmuştur. Fakat kocası Mâlik Müslüman olmadı. Çünkü Ümmü Süleym, Müslümanlığı kabul edip, Peygamberimize (s.a.v.) biat ettiği sırada kocası Mâlik yanında yoktu. Eve gelip, hanımının Müslüman olduğunu öğrenince ona:

-Sen dininden çıktın mı? Sapıttın mı?

Dedi. Ümmü Süleym (r.anha):

-Hayır, ben dinden çıkmadım ve sapıtmadım. Fakat şu şehrimize gelen zata (Hz. Muhammed (s.a.v.)’e) iman ettim.

Diye cevap verdi ve oğlu Enes’e de İslâm dinini telkin etmeye başladı. Yaşı küçük olan oğluna kelime-i şehadeti öğretiyor, Allahu Teâlâ’dan başka ilâh olmadığına ve Muhammed aleyhi’s-salâtu ve’s-selâmın da O’nun Peygamberi olduğuna inanmasını telkin ediyordu. Kocası Mâlik, bunu görünce kızarak:

-Benim çocuğumu dinsiz yapıyor, onu bozuyorsun. Vazgeç bundan!

Dedi. O da:

-Ben Onu bozmuyorum.

Dedi. Mâlik, Ümmü Süleym’in (r.anha) dininden vazgeçmediğini anlayınca, kendisine darılıp Şam tarafına doğru çekip gitti. Yolda bir düşmanı ile karşılaşıp öldürüldü. Böylece Ümmü Süleym (r.anha) dul kalmış oldu. Kocası Mâlik’ten çok iyilik görmüştü. Oğlu Enes’i büyütüp, bulûğ çağına girip, meclislerde söz sahibi oluncaya kadar kimseyle evlenmeyeceğine dair kendi kendine söz vermişti. Bu yüzden Arabistan’da bu şekilde yaşamak çok zor olsa da buna katlandı ve bir süre dul kaldı. Sonra ise Medine’de kabilesinin reisi olup, okçuluğu ile meşhur olan Ebu Talha (r.a.) kendisi ile evlenmek için teklifte bulundu. Ebu Talha (r.a.) zengindi. Fakat o da henüz Müslüman değildi. Kabilesi gibi putlara tapıyordu. Bu yüzden, Hz. Ümmü Süleym (r.anha), Ona cevap olarak:

-Ben, seni istememezlik etmem. Senin gibisi ret olunmaz. Fakat sen müşriksin. Ben ise Müslümanım, elhamdülillah! Ey Ebu Talha! Sen, bilmez misin ki bu putların sana bir faydası ve zararı yoktur. Sana zararı ve faydası olmayan bir taşa tapmayı nasıl uygun görürsün? Senin, ilah diye taptığın bu ağaçlar yerden biter sonra onu bir marangoz yontar. Bu halde sen, bir tahta parçasına tapmaktan utanmıyor musun?

Dedi. Hz. Ümmü Süleym (r.anha)’ın bu sözü, Ebu Talha (r.a.)’ın kalbine tesir etti. Hz. Ümmü Süleym (r.anha):

-Eğer Müslüman olup, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed aleyhi’s-salâtu ve’s-selâmın da O’nun kulu ve Peygamberi olduğuna şehadet etsen de seninle evlensem olmaz mı? Bunun için bir mehir (karşılık, bedel) de istemiyorum.

Deyince, Ebu Talha (r.a.), ondan mühlet istedi, düşünüp karar vermek için yanından ayrıldı. Bir süre hem sualleri sorarak bu dini araştırdı hem de oturup tefekkür etti duyduklarını. İslamiyet’in gerçek bir din olduğunu ve putlara tapınmanın manasızlığını kavrayarak Müslüman olmaya karar verdi.

-Bana yaptığın teklifi kabul ettim. Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve Hz. Muhammed’in de (s.a.v.) O’nun Peygamberi olduğuna şehadet ederim.

Diyerek Hz. Ümmü Süleym (r.anha)’ya geri geldi. O da Ebu Talha (r.a.) ile evlenmeyi kabul ederek yanında bulunan ve bulûğ çağına giren oğluna:

-Kalk, ey Enes! Ebu Talha’yı benimle evlendirmek için gereğini yap!

Dedi. Böylece Hz. Ümmü Süleym (r.anha) ile Hz. Ebu Talha (r.a.) nikâhlandılar. Hz. Ebu Talha (r.a.) ile olan bu evliliklerinden Ebu Umeyr adında bir erkek çocukları oldu. Babası buna çok sevinmişti. Onunla hasbihal ediyor hatta eğleniyordu. Biraz büyüyüp anlayacak yaşa gelince ona bir serçe kuşu aldı.  Serçe ile ciddi bağ kuran çocuğa Efendimiz (s.a.v.) “Serçenin Babası” diye takılırdı. Fakat bir zaman sonra serçe ölünce. Umeyr hastalandı ve çok üzüldü. Efendimiz (s.a.v.) ona başsağlığına gelerek gönlünü alacak latifelerde bulundu.

-Ey Ebu Umeyr! Ne oldu senin nügayr?

Diyerek onu gülümsetene kadar yanından ayrılmadı. Ebu Talha (r.a.) da eve her gelişinde ilk defa Umeyr’i sorardı. Onu kucağına alır, sever ve şakalaşırdı. Bir gün bu hayat dolu çocuk hastalandı. Anne ve babası ne kadar uğraştıysa da derdine şifa bulamadılar. Babasının evde olmadığı bir sırada çocuğun hastalığı tehlikeli bir hal aldı. Şiddetli ateşler içerisinde ruhunu teslim etti.

Ümmü Süleym (r.anha) metanet sahibi bir hanımdı. Engin bir sabır içerisinde telaşa kapılmadan sakin, mütevekkil ve kadere razı bir halde, feryad ü figan etmeden çocuğu yıkayıp kefenledi. Kokular sürerek üstünü örttü. Evdekilere de;

-Ebu Talha’ya ben haber verinceye kadar siz bir şey söylemeyin!

Diye tembihatında bulundu. Bir müddet sonra Ebu Talha (r.a.) eve geldi. Oğlunun durumunu öğrenmek istedi. Ümmü Süleym (r.anha):

-Biraz rahatlamış olacak, eskisinden daha sakin…

Dedi. Ölüm haberini birden vermek istemedi. Hemen kalkıp daha önce hazırladığı yemeği beyinin önüne getirdi. Ebu Talha (r.a.) hanımının telaşsız halinden çocuğun iyileştiğini zannetti. Birlikte yemek yediler, sohbet ettiler. Sonra yattılar. Gecenin sonuna doğru Ebu Talha (r.a.) mescide çıkmak isteyince, Hz. Ümmü Süleym (r.anha)

-Ey Ebu Talha! Şu komşumuzun yaptığına baksana!

Dedi. O da:

-Ne oldu?

Diye sorunca:

-Benden emanet bir şey aldılar. Onu geri aldım diye ağlamaya başladılar.

Dedi. Hz. Ebu Talha (r.a.):

-Hiç öyle şey olur mu?

Deyince, hanımı:

-İşte, Allahu Teâlâ bize verdiği emanetini geri aldı.

Diyerek çocuğun öldüğünü kendisine bildirdi. O da bunun üzerine

-İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn

((Yani Allah’tan geldik, yine Allah’a döneceğiz.)) Dedi. Sonra sabah namazını kılmak için mescide gitti. Namazdan sonra çocuğunun öldüğünü ve hanımı ile arasında geçen durumu Rasulullah (s.a.v.) Efendimize haber verince her ikisi için de:

-Cenabı Hakk, bu gecenizi hakkınızda mübarek eylesin!

Diye dua etti. O gece, Ümmü Süleym (r.anha) oğlu Abdullah’a hamile kalmıştı. Bu çocuk, Ümmü Süleym (r.anha)’nın, Rasulullah (s.a.v.) ile beraber katıldığı bir harpte dünyaya gelmiş, Peygamberimiz (s.a.v.) ona Abdullah ismini koyup, hakkında hayır dua etmişti. Bu duanın bereketiyle Abdullah bin Talha’nın yedi veya dokuz oğlu olmuştu ki, hepsi de Kur’an-ı Kerim’i ezberleyip, hafız olmuşlardı.

Ümmü Atiyye (r.anha) diyor ki:

-Rasulullah (s.a.v.) biz kadınlardan Müslüman olduğumuzda, ölüye ağlayıp feryat figan etmeyeceğimize de söz almıştı. Beş kadından başka kimse bu sözünde duramadı. Rasulullah (s.a.v.) verdiği sözü aynen yerine getirenlerden biri de Ümmü Süleym’dir.

Ümmü Süleym (r.anha) dinine son derece bağlı ve sabırlı bir kadındı. Rasulullah (s.a.v.) çok severdi. Evinde pişirdiği yemekten mutlaka ona ayırırdı. Daha Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, Medine’ye yeni hicret etmişlerdi. O sırada Hz. Ebu Eyyub el-Ensari’nin evinde, kalıyordu. Bir hizmetçisi de yoktu. Müslümanlardan her biri, gücü yettiği miktarda Rasulullah (s.a.v.)’e hediyeler takdim etmişlerdi.

(Devam etmek ister misin?)

Diye bana dönmüştü anlatan hoca hanım. Gözüm Gül Hanım’ın üzerindeydi. Tam şimdi ağlayacak, şimdi patlayacak derken sadece dudaklarını ısırarak sükût ile ağladığını görüyordum. Konu da öyle ağır denk gelmişti ki. Ama uyarabilme şansım da yoktu hoca hanımı. Mecburen kaldığı yerden devam etmeliydim.

-Mekke’nin gözyaşları sel olup Medine yollarına akıyordu. Medine içinse zaman müjde zamanıydı. Asırlardır hasret kaldığı sevgilisi geliyordu. Zaman canana hasretlerini sevda tavında kavrulma zamanıydı.

Tüm gökyüzü Medine’ye akmaktaydı adeta. Bulutlar üst üste binercesine semayı kaplamıştı. Kuşlar bir bir göç yolu kılmıştı Medine’yi. Ağaçlar dahi yapraklarıyla bambaşka bir coşku içerisindeydi. Bir görebilirse sevdiğini en güzel yemişlerini ve meyvelerini ona ikram edeceklerdi. Çöl toprakları akın akın Medine’ye sürüklenmekteydi. Bir sevda daveti yayılmıştı sanki cihana…

Duyan iştirak etmekteydi davete…

Çünkü Medine yollarında kutlu bir yolcu vardı. O yolcu ki sevgilisinden, yurdundan ayrılmış yüreğinde gurbetin sızısı vardı. Mekke feryat feryat ağlıyordu. Sevdiğini kaybetmenin verdiği hüzün ile taşlar dahi feryat ediyordu. Fakat kulaklarını tıkayan Kureyşliler seyirciydi nefes almalarına sebebin gidişine…

Ve Medine… Hicrete kucak açan sevgili… Yetimlerin korunduğu şehir… Muhacir ve Ensar kardeşliğinin bekçisi…

Ağaçların üzerinde gözcülük eden Müslümanlar, damlarda elleri tefli hatunlar, cıvıl cıvıl Medine girişini kaplayan çocuklardan haber beklemekteler. Bu gün her zamankinden sıcak… Güneşin aşkına yakın olmaya çalıştığı bir sabah… Zamanın geçmediği bir lahza var her bedende. Verilse yolların ipi ellerine can feda edecekler belki de…

Nefes nefes bir bekleyiş…

Her demde bir gurbetlik ve bir adımlık vuslat için serzeniş…

Ve âlemlere rahmet, Nur-i Muhammed (s.a.v.) ‘in gölgesi düştü Medine yollarına. Ağaçlardan bir çağrı var…

-Allah Rasulü gözüktü!

Gölgesine vurgun Rasul sevdalıları müjdeyi alınca duramadılar yerlerinde. Hanımları tef çaldı, şairleri şiirler yazdı, ozanları onlarca şarkılar çağladı… Gözyaşlarıyla her bir zerre yıkandı. Kelamlar ona aşina idi. Her bir dil adını ezbere söyledi…

Mekke’den buruk ayrılan sevda güneşinin yüzünde bir tebessüm belirdi. Tebessümü ile nuru yansıdı onu bekleyenlere…

Kokusundan tüm kâinat kendinden geçti. En önce çocuklar sardı etrafını hep bir ağızdan selamladırlar Sultanlarını. Vuslat vakti için zaman durdu adeta. Her akla kazındı Medine’nin girişinde ki sevda…

Bir tek…

Aralarında bir çocuğun sesi erişemedi O’na.

Bir çocuk avaz avaz bağırdı, çırpındı ama bir türlü göremedi Canan’ını. Gösteremedi kendini o sevda kalabalığının arasında. İçine bir sızı yerleşti o anda. Hasretlik düğümlendi boğazında. Haykıramaz oldu sevdayı dili…

Öyle çok ses vardı ki O’nun etrafında, kendi sesi zaten o kalabalığın melodisinde kayboluyordu. Sonunda iyice yorgun düştü ve boynu bükük bir kenara çekildi.

Her bir Medineli günler öncesinden hazırlıklar içerisindeydi. Evini, ocağını; türlü özlemlerle sevda tılsımlarıyla donatmıştı. Her bir yer, her bir zerre hasret yaşlarıyla yıkanmıştı. Ama Kusva’ya yüklenmişti ev seçme sorumluluğu. Medineliler ise en güzel otları, meyveleri, yiyecekleri aldılar ellerine ve Kusva’ya başladılar diller dökmeye…

Her bir Medineli Kusva’ya iltifat edip türlü türlü diker döküyor. Kimi eliyle beslemek istiyor, kimi dizlerinin üzerinde yalvarıyordu. Ama bilmiyorlardı ki Kusva’yı götüren bir Cebrail (a.s.) var. Ve kenarda kalan çocuk için biçilen bir kaftan var. Hem de Medine’de yıllar öncesinden bu günü bekleyen bir emanet var. Medine’nin şarkıları kesilmedi uzun süre:

“Ay doğdu üzerimize veda tepelerinden

Şükür gerekti bizlere Allah’a davetinden”

Ve beklenen oldu bu şenlik arasında, Kusva Hz. Eyyub Halid bin Zeyd (r.a.)’ın evinin önünde durdu. Başlarında Rabblerinin en güzel armağanı evlerinde kutlu bir misafir bir şenlik daha başladı.

Önce yıllardır bekleyen emanet sahibine teslim oldu. Seneler öncesinden bir Mü’min için icazet hâkim oldu. Sonrasında ise dinlendirildi kutlu misafir. O dinlenirken evin taşlarına dayandı sevdalılar. Önünde dizi dizi dizildiler inci gibi. Beklediler içeri buyur edilecekleri zaman için bir süre…

Tüm Medine Hz. Eyyub (r.a.)’ın evinin önünde birikti birikmesine ama ellerinde ikramlarla, hediyelerle doldu taştı. Sonunda tek tek ziyarete izin alındı. Ve ev sevdayla doldu taştı. Evden çıkanların yüzünde bir huzur ve nurun yansıması vardı.

Hz. Ebu Bekir (r.a.)’da Hz. Eyyub’un evine gidiyordu. Yolda yere çömelmiş ağlayan bir hanımcağız gördü:

“Ey Hanım! Böyle güzel bir günde niçin ağlarsın?” dedi.

Hanım karşısında Hz. Ebu Bekir (r.a.) görünce şaşırdı.

-Ben Ümmü Süleym. Ey Ebu Bekir (r.a.) Medine’nin en yoksul kimsesi benim. O gül sultana hediye edebilecek zerre kadar bir mala sahip değilim. Buna ağlarım.

Hz. Ebu Bekir (r.a.)’ıda bir hüzün kapladı ve oda hanımın yanına çömelip onunla beraber ağladı. Aradan bir süre geçmişti ki hanımcağız bir anda ayağa kalkıp koşmaya başladı bir yandan da:

-Buldum, Ya Ebu Bekir(r.a.)! Buldum

Diye bağırıyordu. Olana bitene bir anlam verememişti kadim dost. Hz. Eyyub (r.a.) evine doğru tekrar yola koyuldu. Sevgilisine varınca Ümmü Süleym’in halini haber verecekti. İçeri girince Ümmü Süleym’in Efendimiz (s.a.v.)’in karşısında buldu. Elinde tuttuğu küçükte bir çocuk vardı. Kulak verdi.

Ümmü Süleym diyordu ki:

-Canımın Can’ı Efendim. Ben Medine’nin en fakir kimsesiyim. Size takdim edebileceğim bir şey bulamadım. Beldemize hoş geldiniz demek ve size armağan etmek için biricik oğlumu getirdim. Onu size ve Rabbime armağan ediyorum. Lütfen kabul buyurun.

Boynu bükük çocuğun gözleri ışıl ışıl parladı bu sözler üzerine. Gül Sultanı’nı doyasıya kokladı ve ellerini öptü. Medine’nin en bahtiyar çocuğu oydu. Kenarda boynu bükük bekleyen çocuk şimdi tam nurun merkezinin içerisindeydi. Efendimiz (s.a.v.)’de memnuniyetle onu evlat edindi. Sonraki bir zamanda Hz. Ebu Bekir (r.a.) diyecekti ki:

-Ben ne feda edersem edeyim bu candan; Ümmü Süleym’i asla geçemem.

İşte o çocuk büyüdü asırlarca anılan Hz. Enes bin Malik oldu.

Susmam üzerine hoca hanım devam etmişti anlatmaya.

-Ama ne güzel bir çocuk değil mi kardeşim?

Aynı annesi gibi…

Cesur, dirayetli, çalışkan…

Hz. Ümmü Süleym, Ashab-ı Kiram’ın bazı hanımları gibi harplerin çoğuna iştirak edip, icabında bizzat dövüşmüştü. Bu harplerin her birinde önemli hizmetler görmüştü. Uhud harbine katılıp, müşrik ordusuyla harp eden askerlere hizmet etmişti. Kocası Hz. Ebu Talha (r.a.), iyi bir okçu ve cesur bir asker olduğundan hep Rasulullah (s.a.v.)’i korumakla meşguldü. Oğlu Enes (r.a.) yaşı küçük olduğu halde bu harbe o da gelmişti. Su tulumlarını doldurup annesi Ümmü Süleym’e (r.anha) ve Hz. Âişe (r.anha)’ya veriyordu. Bu harbin en şiddetli bir zamanıydı. Bir ara askerler arasında panik baş göstermiş, Rasulullah (s.a.v.)’in yanından ayrılmışlardı.

Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, yanındaki 12 kişi ile hiç yerinden ayrılmamış, sebat göstermişti. Bu çok tehlikeli harp gününde, Hz. Âişe (r.anha) ile Hz. Ümmü Süleym (r.anha) asker arasında durmadan arkalarında kırbalarla su taşıyorlar ve yaralıların ağzına su veriyorlardı. Bu kaplan (kırbaları) boşalınca son derece bir çeviklikle geri dönüp gelerek kırbaları dolduruyorlar sonra yine acele edip yaralılara su veriyorlar, onların yaralarını sarıyorlardı.

Hendek harbinde ise bütün çocuklarla birlikte kale gibi bir evde mahfuz kalmışlardı. Harbe katılamamıştı. Hicretin yedinci (m. 629) senesinde Hayber savaşında, Rasulullah (s.a.v.)’in maiyetinde bulunuyordu.

Fetihten sonra esirler arasındaki Hz. Safîyye (r.anha), Peygamberimiz’in (s.a.v.) hanımı olmak şerefine kavuşmuştu. O zaman gelin oluncaya kadar Hz. Safiyye (r.anha), Ümmü Süleym’de (r.anha) evinde ikamet etmiştir.

Rasulullah (s.a.v.) ile birlikte Mekke’nin fethinde de bulunmuştur. Bunun arkasından Hz. Ümmü Süleym (r.anha), Huneyn savaşına da bizzat iştirak etmiştir.

İşte tam bu sırada oğlu Abdullah’a hamiledir. Buna rağmen eline bir hançer geçirmiş hazır vaziyette bekliyordur. Bu harp esnasında kocası Hz. Ebu Talha (r.a.) tebessüm ederek Rasulullah (s.a.v.)’in yanına geldi ve

-Ya Rasulallah! Ümmü Süleym’in (r.anha) hançerini gördün mü?

Diye sordu. Rasul-i Ekrem (s.a.v.), Ümmü Süleym’e (r.anha) dönerek:

-Ey Ümmü Süleym! Bu hançer ile ne yapacaksın?

Buyurunca, o da dedi ki:

-Ben bunu, bu günler için hazırlamıştım. Hele müşriklerden birisi bir kerre yanıma yaklaşsın! Bununla karnını deşerim.

Dedi. Harp meydanında en cesaretli kahraman mücahitlerden bile öne geçerdi. Huneyn harbinde bir ara Müslüman saflarında bir dağılma baş gösterdiği sırada Ümmü Süleym (r.anha) hançerini çekip sebat göstermiş, arslanlar gibi düşmana saldırmıştı.

Eli hançerli Ümmü Süleym (r.anha.), Rasulullah (s.a.v.)’e gelerek,

-Eğer izin verirseniz, paniğe uğrayıp senin yanından ayrılanları da öldüreyim!

Dedi. Peygamberimiz (s.a.v.) ona cevabında:

-Ey Ümmü Süleym! Allahu Teâlâ bize yetişti ve zafer ihsan etti.

Buyurdu. Hz. Ümmü Süleym (r.anha)’nın faziletleri çoktur. Peygamberimiz’e ve O’nun hanımlarına çok hizmet etmiştir. Peygamberimiz (s.a.v.) O’nun hakkında buyurdu ki:

-Rüyamda Cennet’e girdim. Bir de baktım ki Ebu Talha’nın hanımı Rumeysa (Ümmü Süleym) da oradaydı.

O, Rasulullah (s.a.v.)’i çok sevdiği gibi, Rasulullah (s.a.v.)’da Onu ve bütün ailesini severdi. Hanımlarından başka kimsenin evine gidip istirahat etmediği halde Hz. Ümmü Süleym(r.anha)’nın evine giderdi.

Orada âdetleri üzere kaylûle yaparlar, öğleden evvel biraz uyurlardı. Namaz vakti gelince, hasırdan seccadeleri serip Onun çocukları ile beraber namaz kılardı.

Hz. Ümmü Süleym (r.anha)’nın oğlu Enes bin Mâlik (r.a.) şöyle anlatıyor:

-Rasulullah (s.a.v.) Medine’ye geldiği zaman ben küçüktüm. Annem Hz. Ebu Talha ile evlenmişti. Ebu Talha çok fakir kalmıştı. Çünkü malının tamamını Rasulullah (s.a.v.)’e hediye etmiş, O da fakirlere sadaka olarak dağıtmasını istemişti. Bir iki gün hiç yemek yemeden geçirdiğimiz zamanlar olurdu. Bir gün annemin eline biraz arpa geçmişti. Onu un yaptı ve iki ekmek pişirdi. Komşudan azıcık süt istedi. “Ebu Talha’yı da çağır, beraber yiyelim!” dedi. Ben de sevinerek çıktım. Rasulullah (s.a.v.) Ashab-ı Kiram ile oturuyorlardı.

-Ya Rasulallah annem sizi çağırıyor.

Dedim. Kalktılar, Ashab-ı Kiram’a da;

-Kalkınız!

Buyurdular. Eve yaklaştık. Rasulullah (s.a.v.) Ebu Talha’ya (r.a.):

-Hiç bir şey hazırladın mı ki bizi davet ediyorsun?

Buyurdular. O da;

-Ya Rasulallah, dünden beri bir şey yememişim, evde bir şey olacağını zannetmiyorum.

Dedi. Rasulullah (s.a.v.):

-Peki Ümmü Süleym bizi niçin davet etti, eve bir baksan!

Buyurdular. Ebu Talha içeri girdi. “Ümmü Süleym (r.anha.) iki arpa ekmeği pişirdim, komşudan da biraz süt istedim. Enes’i seni çağırması için gönderdim.” dedi. Ebu Talha dışarı çıkıp Ümmü Süleym’in (r.anha) dediklerini söyledi. Peygamberimiz (s.a.v.):

-Zararı yok, içeri girelim!

Buyurdular. Kendileri, Ebu Talha ve ben içeri girdik.

-Ekmekleri getirin!

Buyurdular. Mübarek ellerini ekmeklerin üzerine koydular, parmaklarını açtılar ve “On kişi çağırın!” buyurdular. Çağırdım.

-Oturunuz, bismillah deyip parmaklarımın arasından yiyiniz!

Buyurdular. Bu on kişi, bu şekilde yiyip doydular.

-On kişi daha çağırın!

Buyurdular. Çağırdım. Onlar da aynı şekilde doydular. Böylece Ashab-ı Kiram’dan yetmiş üç kişi yiyip doydular. Sonra üçümüz yedik, doyduk. Sonra ekmekleri annem Ümmü Süleym’e (r.anha verdiler)

-Al ve kime istersen yedir!

Buyurdular. Peygamberimiz (s.a.v.) Hz. Enes (r.a.) hakkında ömrünün uzun ve hayırlı olması, mal ve evladının çok olması ve sahip olduğu her şeyin feyizli ve bereketli olması için dua etmişti.

Rasulullah (s.a.v.)’in duası bereketiyle Enes bin Mâlik (r.a.) 103 yaşına kadar yaşayarak 80 evlâdı bunlardan; 78’i erkek, yalnızca ikisi kız olmuştur. Malı da sayılamayacak kadar çoktu.

Sohbetin uzayıp giden aralıkları arasında Gül Hanım sanki yorulmuş gibi gözüküyordu ve konuşmanın bitişi ile kapının çalışı denk gelmişti. Kapıda polisler vardı. Bir anda içimi bir korku kapladı. Fakat polisin elleri ile birleşen ufak eli fark ettim. Omzumun üzerinden yine aynı çığlığı duyuyordum.

-Oğlummmmmm…

Diyordu.

HATİCE KÜBRA İPEK

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.