Gül Kokulu Hikayeler-1

Doktorun odası ile hastanenin çıkış kapısı arasında ki mesafeyi bir çırpıda adımlamış. Adeta koşarcasına kendini dışarıya atmıştı. Kapının çıkışında gözüne gelen insanlardan ötürü bir süre daha iç kabarmasını bastırmış ve en sonunda kendini hastanenin hemen karşısında ki deniz kenarına bırakmıştı. Bir banka oturur oturmaz ise hıçkırmaya başlamıştı. Deniz zaten bugün dalgalıydı ve dalgaların kendini karaya atışının gürültüsünde kayboluyordu hıçkırıkları. Su kuvvetiyle aşınan kayalar ve suyun çıkardığı ses…

Gözyaşlarının da aynı etkiyi oluşturabilme kuvveti var mıydı?

Doktor:

“Artık çok geç ama elimizden geleni yapacağız.”

demişti. Teşhis kanserdi. Sahi şimdiye kadar bu hastalıktan kurtulabilen var mıydı? Bir gün birisi karşınıza çıksa ve dese ki en fazla 2 aylık ömrün var. Siz ne yapardınız? Hiç şüphesiz önce sevdiklerinize koşardınız. Peki, ya koşacak kimseniz yoksa! Zamanla herkesi kaybetmişseniz. Ne evli ne de çocuk sahibi iseniz. Bir başınıza sona doğru ne şekilde giderdiniz?

Hani o filmlerde slogan haline gelen, ölmeden önce yapılacaklar listesi var ya, hep faso fiso… Akıllı bir İnsan öleceğini bile bile, gideceği yere götüreceği amel bavulunu nasıl boş götürürdü ki?

Şimdiye kadar yapamadıklarının, aksattıklarının ve eksikliklerinin sıkıntısı üzerinde kocaman bir yük oluşturmuştu. Hani yaşlanınca yapacaktı ya hepsini! Ertelerken kaybetmişti biriktirebileceklerini.

İnsan hakikati bilmediğinden ne kadar da gamsızdı. Her şeyi erteleyerek bir gün nasıl olsa bir çözüm yolu bulunur umuduyla rahat edebiliyordu. Hâlbuki can bir emanetti. Ve sahibi geri istediğinde “ama” deme gibi bir şansın yoktu. Şimdi… İşte tam da şuan çaresizlik sarmıştı her yanını. Akşamüzerine kadar ağladı yalnızlığını gideren bankın üzerinde ve akşam çökmeye başladığında Haliç’ten Eyüp Camii’ne doğru yola koyuldu. Ara ara gördüğü her bir mezarlıkta bir Fatiha okudu. Caminin içerisine girdiğinde ise sanki huzur bulmuştu. Abdestini alıp namaza durdu ve namaz bittiğinde sakinleşen yüreği ile yukarılara ve mihraba doğru bakmaya başladı. İçeri girerken Mekke’yi andıran sütunlar ile bir hacı heyecanı kaplamıştı içini.

– Belki gelemem “Lebbeyk Allah’ım! Ben geldim. Sana geldim. Sen davet ettin de geldim.” diyemem… Ama ya huzurun… Secdedeki alnım… Sonsuzlukta ki mihrabın… Seni andığım, senin aşkınla dolduğum, seni düşünerek huzur bulduğum her an evinde değil miyim? Buda bana bir davet değil mi? Lebbeyk Allah’ım! Sana geldim. Dert de derman da senden. Hayrımı istemeye, tüm hüznümü seninle saadete erdirmeye, senin muhabbetin ile huzur bulmaya geldim. Kulaklarımı dahi senden gelecek bir kelam ile sakinleştirmeye geldim.

Camide ağlayan gözlerini gezdirirken bir kenara sinmiş genç bir hanım gördü. Elinde bir kitap vardı. Oda gözleri yaşlı bir şekilde kitaba bakıyordu. Yerinden doğruldu ona doğru yürümeye başladı. İçinde yazılanları öyle merak etmişti ki hayatında ilk defa utanmadan tanımadığı birinin yanına sokuldu ve:

“Özür dilerim. Kitabı çok merak ettim.”

dedi ve ekledi:

“Ben Nihal.”

Gülümseyerek uzattığı elini sıkmıştı genç hanım. Onunda tebessüm ettiğini görünce rahatladı içi.

“Kitap Hanım Sahabeler Hakkında.”

dedi genç hanım. Onun konuşmasından cesaret alarak:

“Sizi rahatsız etmek istemezdim ama bizden başka kimse kalmadı. Benimde okuma gözlüklerim yok. Okuduğunuz kitabı da çok merak etim. Rica etsem bana da okuyabilir misiniz?”

dedi. Çekingenliğini üzerinden atmaya çalışarak:

“Şu an buna çok ihtiyacım var.”

dedi. Genç hanım önce şöyle bir etrafına baktı. Sonra dikkatlice onun yüzüne. Niyetini tam olarak anlayamasa da okumaya başladı.

“Umarım yanlış anlamazsınız. Kaldığım yerden devam edeceğim.”

-Huleyde binti Kays (r.anha) Ensar hanımlarının ilklerindendir. Kocası ile birlikte Mekke’ye gelerek ikinci Akabe görüşmesinde Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e biat etme şerefine nail olan bir hanım sahabedir kendisi.

Ümmü Bişr adıyla da anılır. Medine’lidir. Babası Kays İbni Sâbit’tir. Kocası Berâ İbni Ma’rur (r.a)’dır. Huleyde (r.anha) akıllı, zekî bir hanımdır. Hadiseleri ve hatıraları zihninde iyi muhafaza eder. Allah Rasulü’ne biat için çıktığı Mekke yolculuğunda kocasının bir hatırasını şöyle nakleder:

“Yesrib’de İslam yayılmaya başlayınca bir grup Ensarlı Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’i ziyaret etmeye karar verdiler. Berâ İbni Ma’rur ile birlikte ben de kafileye katıldım. Yolda namaz kılmaya kalkıldığında Berâ (r.a.)’ın gönlüne bir his geldi. Kendi kendine:

‘Ben Kâbe’yi arkama almak istemiyorum. Ona doğru namaz kılmak istiyorum.’

demeye başladı. Ashabtan Ka’b İbni Mâlik, Es’ad İbni Zürâre ve diğer ileri gelenler:

‘Vallahi, biz Peygamberimiz’in sadece Şam tarafına doğru namaz kıldığını duyduk. Ona muhalefet etmek istemiyoruz.’

dediler. Berâ (r.a.) fikrinden vazgeçmedi ve:

‘Ben Kâbe’ye doğru namaz kılacağım.’

dedi. Mekke’ye geldiklerinde Berâ (r.a.) Rasul-i Ekrem (s.a.v.)’e yolculukta geçen hadiseyi nakletti:

‘Ya Rasulallah! Ben bu yolculuğa, Allah beni İslam nimetine kavuşturduktan sonra çıktım. Kâbe’yi arkama almak bana ağır geldi. Ona doğru namaz kılmak gönlüme daha sıcak geldi. Bu konuda arkadaşlarım bana karşı çıktı. Bundan dolayı içime şüphe düştü. Sizin görüşünüz nedir?’

dedi. Efendimiz (s.a.v.) Berâ İbni Ma’rur (r.a.)’a tebessüm ederek:

‘Sen zaten bir kıble üzerindeydin. Keşke o konuda sabretseydin.”

buyurdu. Berâ (r.a.) bu cevap üzerine tekrar Şam tarafına doğru dönerek namaz kılmaya başladı. Fakat o, Kâbe’ye doğru ilk namaz kılan olarak tarihe geçmiş oldu.  Huleyde (r.anha)’nın Berâ İbni Ma’rur (r.a.) ile evliliğinden Bişr adında bir oğlu olmuştu. Çocuğunu İslami güzelliklerle büyütebilmek için çok gayret sarf etti. Çocuğun eğitimine dikkat etti. Onun gönlünün Allah ve Rasulü’nün sevgisiyle dolması için çırpındı. Yavrusunun bir İslâm mücahidi olarak yetişmesini istedi.

Huleyde binti Kays (r. anha) oğlunun adından dolayı Ümmü Bişr b. Berâ diye de anılır oldu. Allah ve Rasulü’ne teslimiyeti tam olan oğlu Bişr, kahramanlık ruhuyla kalbi dolu olarak yetişti. Genç yaşta İslam’ın bir mücahidi oldu. Efendimiz (s.a.v.) ile birlikte Bedir, Uhud, Hendek ve Hayber savaşlarına katıldı. Büyük kahramanlıklar gösterdi. Sonunda Hayber’de. Efendimiz (s.a.v.)’e hediye olarak ikram edilen zehirli kebaptan yiyerek şehadet şerbetini içti.

Huleyde binti Kays (r. anha) şehit annesi olmuş ve hayatta yalnız kalmıştı. Kocası da hicretten bir ay kadar önce vefat etmişti. Rasul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Yesrib’e hicret edince kocasının kabrini göstermek üzere başına geldi ve:

“Ya Rasulallah! Bu biat edenlerin ilki, Kâbe’ye yönelenlerin ilki, malının üçte birini vasiyet edenlerin ilki ve nakîblerden biri olan Berâ İbni Ma’rûr (r.a.)’ın kabridir.”

dedi. Rasulullah (s.a.v.) ashabıyla birlikte Berâ (r.a.)’ın cenaze namazını kıldı ve şöyle dua etti:

“Allah’ım! Ona mağfiret et, ona acı ve ondan hoşnut ol!”

Huleyde binti Kays (r. anha) devamlı Kur’an okumayı ve ilim meclislerinde bulunmayı severdi. Hz. Aişe(r.anha) Müslüman hanımlara hadis rivayet ederdi.

O da bu derslere katılırdı. Bir kuşluk vakti Huleyde (r. anha) Medine sokaklarında Fatiha suresini okuyarak yürüyordu. Karşısına Hz. Ali, İmran İbn Husayn ve Enes İbni Mâlik (r. anha) çıktı. Hz. Ali (r.a.) ona:

“Ümmü Bişr! Mırıldandığın nedir?”

dedi. O da:

“Fatiha suresini okuyordum.”

diye cevap verdi. Hz. Ali (r.a.):

“Ben, Rasul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimizin şöyle dediğini duydum:

‘Fâtihâ sûresi arşın altındaki hazineden indirilmiştir.”

İmran İbn Husayn (r.a.) da şöyle dedi: “Ben de Rasulullah (s.a.v.)’in şöyle dediğini duydum:

‘Fatiha ve Âyetü’l-Kürsî’yi kullar bir evde okusun da o gün onlara insan ve cingözü dokunsun, bu mümkün değildir.”

Enes İbni Mâlik (r.a.)’da:

“Kur’an’ın en faziletli suresidir.”

diye duyduğunu söyleyerek onu sevindirmişlerdir.

Huleyde (r. anha) Rasulullah (s.a.v.)’in huzurunda rahat konuşurdu. Bir gün

“Ya Rasulallah! Ölüler birbirlerini tanırlar mı?”

diye sordu. Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Efendimiz tebessüm ederek:

“A iki eli bol olası, iyi ruhlar cennet içinde yeşil kuşlar gibi dolaşırlar. Ağaç üzerindeki kuşlar birbirlerini tanıdığı gibi temiz ruhlar da birbirleriyle tanışırlar.”

buyurdu.

Huleyde binti Kays (r. anha) Rasul-i Ekrem (s.a.v.)’in rahatsızlığının arttığı son anlarında yapmış olduğu bir ziyaretini kendisi şöyle anlatır:

“Efendimiz’in yanına vardım. Onu sıtma nöbeti geçirirken gördüm. Mübarek alnına elimi koydum. Şimdiye kadar görmediğim bir ateşle karşılaştım. Yüreğim dayanamadı ve:

‘Ya Rasulallah! Seni hiçbir kimsenin tutulmadığı bir hastalığa, sıtmaya tutulmuş görüyorum.’

dedim. O’da bana:

‘Bize verilecek ecir ve mükafat kat kat olduğu gibi, ibtilâlar, musibetler de böyle kat kat olur.’

buyurdu. Sonra:

‘Halk benim hastalığıma ne diyor?’

diye sordu. Ben de:

‘Halk Rasulullah’taki hastalık “zâtülcenp”tir diyorlar.’

dedim. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.):

‘Allah, Rasulü’ne böyle bir hastalık vermiş değildir. O sadece şeytanın bir vesvesesidir.’

buyurdu. Ben tekrar:

‘Ya Rasulallah! Sen bu hastalığın neden ileri geldiğini sanıyorsun?’

dedim. Sonra oğlum Bişr’in ateşli hali gözümün önüne geldi de:

‘Oğlumun ölümünün ancak Hayber’de yemiş olduğu zehirli kebaptan ileri geldiğini sanıyorum!’

dedim. Efendimiz (s.a.v.)’de:

‘Ey Ümmû Bişr! Ben de bu hastalığımın ancak ondan ileri geldiğini sanıyorum! Hayber’de onunla birlikte tatmış olduğum zehirli etin acısından şu anda kalb damarımın koptuğunu duymaktayım.’

buyurdu. Huleyde (r. anha) Efendimiz (s.a.v.)’in şiddetli acı çektiğini anladı ve bu ateşli hastalığa dayanamadı:

‘Anam babam sana feda olsun ya Rasulallah!”

diyerek gözyaşları içerisinde huzurundan ayrıldı. Sonra onuda bir ateş sardı. Sanki Efendimiz (s.a.v.)’in hastalığını kendinde duymaya başladı. Ve bu şekilde rahatsızlığı uzun süre devam etti. Gül’ün hastalığı sevgilidendir. O sevgilinin gönlündekiler ve çektiği cefalar sevdadan aşığa akseder. Ama bir nebze ile vuslat vaki olur. O yüzden gül ile nihal illa bir arada bulunur.

Mırıltıyı andıran bir seda doldurdu boşluğu. Genç hanım susarak yanına baktı. Nihal Hanım yanına doğru yatmıştı. Genç Hanım elindeki kitabı bırakıp ona doğru eğildi. Gözlerinden akan yaşlar yanı üzere düşen hanımın üzerine düşmüştü.

“Nihal Hanım iyi misiniz?”

diye aceleyle sordu. Nihal’in yüzünde mütebessim bir ifade vardı. Mahzunluğundan eser kalmamıştı. Adeta bir nur ile kaplanmıştı çehresi. Kısık sesiyle:

“Adınızı söylememiştiniz!”

dedi. Genç Hanım gözündeki yaşlarla hıçkırıklarını bastırarak:

“Benim adım Gül.”

diyebildi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.