Hüznün Tadı

Zaman o kadar hızlı geçiyor ki biz bunun farkına varamıyoruz. Dün düşündüğümüzü bugün düşünemez, dün ağladıklarımıza bugün ağlayamaz olduk. Hiçbir şey eskisi gibi değil artık. Herkes kendi menfaatini düşünür oldu. Sanki bu dünyada sadece onlar var. Gerisi boş, gerisi gereksiz…

Evden dışarıya bir adım dahi atmak istemiyorum, çünkü her yer benlik kokuyor. Kalp kırmaktan hiç korkmayan bu insanlardan artık ben korkar oldum. Korkuyorum onlara benzemekten, onlar gibi düşünmekten. Çünkü ben kanser olmak istemiyorum. Hiç bir şey eskisi gibi değil artık. Önceden bedenlerimiz can çekişirdi şimdilerde ise ruhumuz can çekişiyor. Hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse. Ne dertlenebiliyor, ne de dert sahibi olabiliyoruz.

Sevincin tadını, hüznün tadını unutur olduk. Hani Müslümanlar bir vücudun azaları gibiydi, azalardan birisi acıdığında bütün vücut onu hissedecekti. Ne oldu ki bize o acıyı duyamaz, göremez olduk.

Hani Edip Cansever bir şiirinde;
“Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile, gelse de öyle sürekli değil, / Bir caz müziği gibi geliyor geçiyor hüzün. / O kadar çabuk, o kadar kısa.”

Ne de güzel söylemiş. Hüznün tadını, bize bu hüznü vereni unuttuk çünkü.
Bence artık kalbimizin sahibinden haberdar olmamız gerekiyor. İçimizde yitirdiğimizi, içimizde aramanın vakti geldi. Azcık(!) dertlenelim. Öyle bir dertle dertlenelim ki, o dert bize derman olsun. Öyle bir dertle dertlenelim ki, bin dermana değişilmesin o dert.

Ve artık  kelimelerinin içi boş değil, dolu olsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.