Hz. Abdullah Fârûkî el Müceddîdi (ks) [2.Bölüm]

(Hz. Abdullah Fârûkî el Müceddîdi  –Rahmetullâhî Aleyh-)
Âlîmin Ölümü Âlemin Ölümü..
(2. Bölüm)

Kendisinin, yolunun düstûrunu ifâde eden şu sözü sünnet üzere ikmâl ettiği hayatına ve idâme ettirdiği yoluna delildir:
“Ey sâlik! Yolumuzun esâsı üçtür.
Birincisi: tevhîd akîdesinin hâkimiyyeti.
İkincisi: sünnet-i seniyyeye ittibâ. [tâbiî olmak, uymak]
Üçüncüsü: Ehl-i beyt sevgisi.
Ve her sünnet-i seniyye bir nefis tezkiyesidir.”

Üstâdımız, Rasûlullah Efendimiz’i çok seviyor idi. Bunu, çokça anlatılan bir misalle aktarayım:
Üstadımızın mescidinde ihvânlar ile beraber sabah namazı kılınır. Sabah namazının akabinde âyet-i kerîmelerin, Esmâü’l-Hüsnâ’nın, Esmâ-i Nebî’nin salât-u selâmların ihtivâ ettiği evrâd-ı şerife okunur. Sonrasında ise Peygamber Efendimiz’in sabah namazından sonra ashâbına dönüp sohbet ettiği gibi -bu sünnet ve bereketten istifade etmek için- O’nun hadislerinden okunur, şerh edilir, sonra işrâk namazı kılınıncaya kadar kıbleye dönülür ve yine evrâdlar, peygamberlerin duâları, büyüklerin tesbihleri ve zikirleri okunmak sureti ile Allah’ın zikriyle meşgûl olunur.

Fârûkî Hazretleri, yine böyle bir sabah namazını kıldıktan sonra bu sünnetleri ifâ etmişler. Ser-hâlifesi olan ve şu anda vazifesini sürdüren Üstâdımız diyor ki:
“O gün farklı bir gündü hakikaten. Sevgi doluydu. Âdetâ mescidin içerisinde pervâneler gibi dönüyor,
gönlünde duyduğu o büyük sevgiyi bir türlü içinde muhâfaza edemiyordu.” Dilinden:
“Yâ Rasûlallah!
Sana hayranız yâ Rasûlallah!
Sana kurbanız yâ
Rasûlallah!
Sana binlerce kez canımız fedadır yâ Rasûlallah!”
sözlerini söylerken gözlerinden de Peygamber Efendimize olan sevginin samîmiyetini ifâde ediyordu. İşrâk namazı kılındıktan sonra kahvaltı ikram ettiler. Rahmetli Üstadımız:
“Ben doydum oğlum! Siz buyurun. Allah’ın Nebîsi’nin sevgisiyle doydum elhamdülillah” dedi. Kendisi oturamadılar. Kahvaltı bittikten sonra bir su ve leğen alarak bütün kahvaltı yapan kardeşlerimizin yanına geldi. Tek tek onların ellerine su döktü. Tüm kardeşlerimiz ağlıyor ve diyorlardı ki:
“Efendim, ne olur bırakın. Biz yapalım bunu.” Cevabı şöyleydi:
“Oğlum! Sen ümmetsin, ben de ümmetim. Peygamber Efendimiz’in şefaâtine senin ihtiyacın olduğu gibi benim de var. Bu hareketi benim peygamberim evine gelen misafire yapmış mı; yapmış! Öyleyse niye bunu bana çok görüyorsunuz?” diyerek Rasûlullah’a olan sevgi ve sadâkatini ve aynı zamanda sünnet-i seniyyeye ittibâını izhâr etmişler idi.

Fârûkî Hocaefendi’nin hadis ilmi ile iştigâlinden bahsetmiş idik. Yeri gelmiş iken buna da bir misâl verelim. Fârûkî Hazretleri’nin sohbet usûlü; evvelen Kur’an-ı Kerîm tilâveti; sonrasında ise Arapça metin ve Türkçe meâl ile birlikte hadis-i şerîf okunması üzeredir. Bu da Rasûlullah Efendimiz’in şu hadis-i şerifine isnâd edilmiştir:
“Sözlerin en güzeli Allah’ın kitabıdır. Yolların en doğrusu Muhammed’in yoludur.”

Fârûkî Hazretlerinin eşsiz özelliklerinden birisi de ehl-i beyte olan sevgisi ve hasretidir. Hz. Fâtımâtü’z-Zehrâ’ya öyle büyük bir sevgisi, teslimiyeti var idi ki, meclislerinde:
“yâ Ümmî! [Anam, Anneciğim] yâ ümmenâ! [Annemiz]” der, hasret gözyaşları dökerdi. Genel olarak her zaman ama bi’l-hassâ Muharrem ayında Kerbelâ’da Hz. Hüseyin Efendimiz’in ve ehlinin şehid edilmesinden dolayı mahzûn olurlar idi. Abdullah Fârûkî Efendimiz’in tam 33 yıl, bir bardak suyu tam içtiğine şâhid olunmamıştır. Bir bardaktan üç yudum içer, sonrasını içmez idi. Bu hâl, Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’da susuz şehid edilişine mutabaâten idi. Düşünün bir kez: Bir gün değil, iki hafta değil, üç ay değil; tam otuz üç yıl kana kana su içmemiş. Hz. Ali’yi o kadar sevmiş, o kadar düşünmüş ki; bu sevginin halâvetlerinin sürdüğü bir gün Hz. Alî Efendimiz mânen teşrif etmiş ve Fârûki Hazretleri’ne:
“Oğlum! Beni bu kadar çok mu seviyorsun?” demiştir. Hâ-kezâ Abdullah Fârûkî; ehl-i beyti sevdiği, ehl-i beyte sâhib çıktığı gibi ashâba da aynı şekilde sâhib çıkmış idi. Hz. Ebû Bekîr’e, Hz. Ömer’e, Hz. Osman’a, Hz. Muâviye –rıdvânllahü teâla aleyhim ecmâin-’ye hakâret eden kişileri ya da zümreleri gördüğü yerde evvelen dili ile, sonra da gerektiği gibi eli ile de düzeltmiştir.

Necip Fâzıl Kısakürek, “O ve Ben” isimli kitabında şöyle der:
“Bir gün bir doktor bana dedi ki:
‘Efendinin büyüklüğüne delil aramaya ne hâcet! Senin gibi birini bu hâle getirmesi yetmez mi?’ ”

Hz. Fatımâtü’z-Zehrâ Annemize, Fârûkî Efendimizi tanımadan önce “Fatma” diyen bizler, Hz. Ali Efendimize, zamanında “Ali” diyen bizler; Fârûkîmizi tanıdık; O’ndan, hâlifesinden yudum yudum içmeye başladık da ehl-i beyt kimdir, sahâbe kimdir; ehl-i beyt, sahâbe nasıl sevilir, öğrendik. Kendi annemizden aziz bildik Fatımâtü’z-Zehrâ Annemizi. Hele ki Zeyneb Annemiz var ki. Başlı başına bir şiir, başlı başına bir sevgi ummânı. Hz. Zeyneb dendi mi; iş bitmiştir bende. O an bir hüzün makâmı, o an bir hasret durağı. Sanki kanlı, canlı, öp-öz, her gün gördüğüm annem gibi. Bu yakınlık bizde ezelî mi idi? Fârûkîmizden evvel de böyle mi idi? Hayır.. Yüz binlerce kez hayır.. Fârûkî Hazretleri’nden evvel; Hz. Zeyneb (ra) diye bir zât-ı âlîyyeden haberimiz mi var idi ki?

Bir söz var bizim yolda çok meşhur:
“Çay karıştırmayı bile bu yolda öğrendik” derler. Hakikaten de öyle. Bu yolda her şeyin bir âdâbı vardır. Rahmetli Efendi Hazretleri’nin “Zâhîri ve Batınî Edebler” isimli muhteşem bir eseri vardır ki; o eserde “yok” yoktur tâ’bîr-i câiz ise…  Allah’a karşı edebler… Rasûlullah’a karşı edebler… Anne-babaya karşı edebler… İbâdetle ilgili sünnet ve edebler… Günlük hayatla ilgili sünnet ve edebler… Çay karıştırmanın bile bir âdâbı olduğunu görebilirsiniz. Şimdi bir Fârûkî, sessiz, sâkin bir şekilde soldan sağa, ağır ağır çay karıştırıyorsa biliniz ki Abdullah Fârûkî’nin sebebi iledir. Bir baba şefkâti ile her şeyi tek tek anlatmış, anlatamadığına da tek tek yazmıştır. Biz anlatışına şâhid olamadık lâkin eserlerinden ve hâlifesinden ve de evlâdlarından alıştık. Rabbimiz’e hamd olsun.

Abdullah Fârûkî Efendi’nin şöyle söylediğini işitmiştim:
“ya Rabbî! Sen bizleri sevmese idin; bizler Seni sevemez idik.” Hani yazının başında demiştik ya; irfân diye. İşte bu irfândır. Allah’ı bilmek. Her şeyin hakikatte müsebbîbi ve mâlîkinin Allah olduğunu bilmek. İrfân. Âriflik.. Allah’ı biliyorum diyen kaç akıl, kaç rûh bunun bilincindedir?

Takvimler 11 Aralık 1999’u göstermekte idi. Bir ramazan günü, günlerden cumâ idi. Ramazan ayı olması hasebi ile televizyondaki bir programa katılan ilâhiyât fakültesinde öğretim görevlisi olan bir prof (!)un:
‘Dûhâ Sûresi’ndeki “Biz seni dînin hükümlerinden habersiz bulup, haberdâr etmedik mi?”(*) âyet-i kerimesini; Peygamberimize vahiy gelmeden evvel müşrikti’ –hâşâ- şeklinde tefsir etmesi üzerine Peygamberimizi müdâfaâ amacı ile programa telefonla katılır. Rahmetli Efendi Hazretleri, programa katılmadan evvel abdest alır, sarığını sarar, cübbesini giyer. İki rekât namaz kılar ve “Cihada çıkıyoruz, Rasûlullah’ı savunmaya çıkıyoruz” diyerek programa bağlanır. Durumu anlatmasına rağmen fikirlerinde sabit olmalarının yanında, söyledikleri ile alay edilircesine konuşulmasına dayanamayan ve daha önce bir kalp ameliyatı da geçirmiş olan Efendi Hazretleri, şehâdet parmağı semâya kalkmış hâlde “Hakk” diyerek kalp krizi geçirmiş, hastaneye kaldırılmışsa da kurtarılamayarak, o gece vefat etmiştir. Bu târih -ramazanın üçü- “annem” diyerek kanlı yaşlar döktüğü Fatımâtü’z-Zehrâ Annemiz’in vefât gününe tevâfuk etmişti. Aynı zamanda  11 Aralık, ceddî İmâm-ı Rabbânî (ks)’nin vefât günü idi.

“Bir akşamüzeri celâlli yanı
Savundu Rasûl’ü Verdi Canını
Dedesiyle aynı şehâdet ânı”

Hz. Abdullah Fârûkî Efendimiz’in kabri Solfasol Mezarlığında en zirve noktasındadır. Aslında o zirve değil, diğer mezarlıkların yanı, kabir olarak kazılmak istenmiş ise de öyle olmamıştır. O hedeflenen yerin bir türlü kazılamamasından dolayı çalışmalar sürerken, mezarlıkla ilgilenen derneğin başkanı gelerek vefât eden kişinin büyük bir Hakk Dostu olduğunu öğrenmiş ve:
“Bir Allah Dostu’nun kabri böyle aşağı bir yerde olur mu? En yukarıda olması gereklidir.” diyerek belediyeye başvurmuş; dozerler, kepçeler getirtmiş o koca tepeyi traşlatmış ve kabrin en zirveye konulmasına vesile olmuştur.

Evet…
Evlâd-ı Kirâm, Vâris-i Nebî, Sultân-ı Zaman..
Yüreği sevgi dolu, cesur bir dâvetçi..
Muhammedî dâvânın nâdîde, güzîde bir neferi..
Bir rûh mî’mârı, gönül münşiî, nefis mürebbiî..
Hz. Pîr Hâdimü’l-Fukâra Abdullah Fârûkî el Müceddîdi (Rahmetullâhî Aleyh ve Kuddise-i Sirruh)

Son söz niyetine..
Mürşidler, şeyhler asla ve asla amaç değildir. Onlar, araçtır. Amaç Hubbullah’tır, Hubb-u Rasûlullah’tır, Hubb-u Ehl-i Beyt’tir, Hubb-u Ashâb-ı Kirâm’dır. Onlar ise bu sevgilere vâsıtadır. Gönüllere sevgi ekerler; filizlenmesi, fidelenmesi, semeresi Allah(cc) tandır.  Rahmetli Efendi Hazretleri buyurmuşlardır ki:
“Bu yolda kula ne gelirse, Allah verir. Bizim yolumuzda kul, kula bir şey veremez.”

Ser-halifesi, emâneti, gözümüzün nuru Muzaffer Yalçın Üstâdımız ise şöyle buyurur:
“Bir Allah Dostu’nun dostluğu ve O’nun sohbetinin bereketi şudur ki; bir mü’minin kalbinde, onda yakınlık nimetlerine mânî’ olan nefsî ahlâkları, bütün engelleri ve perdeleri kaldırır; kalbi yakınlık nimetiyle karşı karşıya getirir.”

Düstûr budur, ahkâm budur, ahlâk budur, telâkkî budur= Yol budur… Yukarıda nakletmiş olduğumuz sözü tekrar etmekte fâide görüyorum. Rahmetli Efendi Hazretleri buyuruyor:
“Bizim tarikatımız şeriât tarikatıdır. Şeriâtta ne varsa bizim kabûlümüzdür. Şeriâtta olmayan her şey bizim reddimizdir. Tekrar ediyorum: Bizim yolumuz şeriât yoludur, tarikatımız şeriât tarikatıdır. Şeriâtta ne varsa bizim yolumuzda da o vardır. Onda olmayan bizde de yoktur.”

Rabbim Üstâdımız Abdullah Fârûkî el Müceddîdi Hazretlerine sonsuz rahmet eylesin. Dünyada sevip gözyaşı döktüklerine komşu eylesin. Ser-halifesi ve yolunun idâme ettiricisi Muzaffer Yalçın Hocaefendimiz’in makâmını âlî eylesin, ömrüne bereket versin. Bizi de Onların kapısından ayırmasın! (Amîn)

Ve’s-Selâm
Ve’d-Duâ..

Kaynakça:
(1) Osmanlı Türkçesi – Türkiye Türkçesi Mukâyeseli Sözlük; Ferit Devellioğlu
(2) Türkçe Sözlük; TDK
(3) Yakup Yüksel; Özlenen Rehber Dergisi, 33. Sayı
(4) Muzaffer Yalçın Hocaefendi; Özlenen Rehber Dergisi, 34. Sayı
(5) Abdullah Fârûkî El Müceddîdi Hocaefendi; Zâhîri ve Bâtınî Edebler, Farukiye Vakfı Yayınları, 2000
(6) Necip Fâzıl Kısakürek; O ve Ben, Büyük Doğu Yayınları, 33. Basım, 2013
(7) Dûhâ Sûresi, 7. Ayet-i kerîmesi

Tahir Ceyhun Yıldız

1993 yılının soğuk bir aralık gününde Eskişehir’de doğdum. Liseyi Eskişehir Anadolu İmam-Hatip Lisesinde tahsil ettim. Lisans eğitimimi Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde sürdürüyorum. Şiirlerim ve yazılarım Eskişehir’de yerel bir dergi olan Genç Birlik Dergisi’nde, Konya merkezli ve 5 sayı çıkarılabilmiş Sahhaf gibi matbû dergilerde, Yazete.com internet-haber sitesinde yayımlandı. Yetkinliğe ilk adım olarak Sergâh Dergi’de yazmaya başladım. Hâl-i hazırda Sergâh Dergisi’nin yanısıra, Halâskâr Dergisi’nde ve Efendi Dergi’de yazarlık ve editörlük faâliyetlerim devâm ediyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir