İkilem

Bilmem ki kaç romana konu olur bekleyişlerimiz. Susuşumuzun ardındaki yanan yüreği gören olur mu? Beynimiz ile kalbimiz arasında sıkışmış ruhumuz bir çıkış bulur mu?

Susmalarımız var bizim insanı sağır eden cinsten. İnsan susuşundan tanınır mı? “Evet” dediğinizi duyar gibiyim. Ben “Çok susanın çok derdi olur.”u savunanlardanım. İçinde tonla kelime ahenk içindeyken ağzından tek kelime çıkanların susuşunun ağırlığı belli etmez mi kendini? Başıboşluktan kaçınırız hep, pervasızca savurduğumuz cümlelerimiz yoktur bizim. Biz bekleyiş içinde olanların bütün tarumarı içinedir. Sıkışıp kalmışlığın pençesinden kurtulmaya çalışırken bütün derdini tasasını peçeleyip dışarıya tebessüm yayanların susuşu elbet tanınır. Peki bu suskun bekleyişimize değer mi?

Hayat olanca hızıyla akıp giderken biz bir kenarda durup bekliyoruz. “Kimi ve neden?” soruları da bize göre anlamsız sorular arasında. Zaten kim olduğunu bilsek gitmez miyiz bekleyiş nöbetimizi bırakıp? Sahiden gider miyiz? Yok yok, biz beklemenin müptelası olmuşuz. Neden yapıyoruz bunu kendimize? Kalbimiz, gideceği yolun güzelliklerini hesaplarken beynimiz, tüm ayrıntıları ve çıkabilecek olumsuzlukları mantık çerçevesinde listelemekle meşgul. Şimdi bitirsek bu köşe taşı’cılığını ve koşarak düşlediğimiz o çiçekli yolu arşınlasak, bu sefer bir nedeni olsa gidişimizin bekleyişin aksine.

Bunlar güzel hayaller lâkin burada hemen beyin devreye girecektir; ya o yol senin nöbetini bozduğun anda dikenlerini çıkarıverirse ya sen bekleme sarhoşu olmuşsan ve asla hiçbir şey o kadar güllük gülistanlık olmayacaksa? Ben bu ihtimallere sıkışıp kaldım. Hâlâ nöbetteyim. Peki siz de bekleyenlerden misiniz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.