Kimsenin Dokunamadığı Gökyüzü

İnsan elinin dokunduğu her şey sunnileşiyor, güzelliğini yitiriyordu. Her şey doğalıyla güzel iken şimdi doğal olanı görmek için ‘doğal güzelliklere’ ulaşmamız gerekiyor.’Doğal güzellikler’ diyoruz, çünkü güzelliğin de doğalı kalmadı. Ağaçları şekilli hale getireceğiz diye bile ağacın doğallığını bozuyordu insanoğlu.

Her şeye el atan insan, bari buna dokunmaz da doğal kalır diyorken, en istemediğimiz yere, duygulara da el atıyordu. Mutluluğu maddeye, hüznü aşk acısına, sevinci başarmaya bağlı kılan insanoğlu; mutluluğun sadece tebessümle, hüznü başkasının derdiyle dertlenmeyle, sevincin ise bir göğe bakmayla bile olabileceğini unutuyordu. Ah nerde o eski günler derken bile, insanın değiştirmediği duygulardan; bir araya gelindiğinde yüzlerde gülüşlerin olduğu zamanlardan, kendi derdiyle yanıp tutuşurken bile herkesin derdiyle dertlenip yardıma koşulduğu günlerden, en çokta vicdanın sesiyle hareket edildiği, insanın elinin değmediği duyguları tadıldığı günlerden bahsediliyordu.
Merhamet, vicdan, adalet nerde diye sorarsanız işte en büyük kaybımız da burada. Şayet bu duygular aranılanlar listesine çoktan dâhil oldu bile!
Aranılanların bir gün bulunma ümidi ile gözlerimizi açıyoruz her güne “acaba bugün bulunur mu?” diye. Ümitliyiz işte, çünkü “aranmakla bulunmazdı lakin bulanlar arayanlardı.”

Peki, yok mudur insan eli değmeyen ve her duygunun saf biçimde içinde bulunduğu bir yer? Var elbette; hala ‘kimsenin dokunmadığı gökyüzü’ var. Öyle ki gökyüzüne bakıp görebilenler için tüm duyguları barındıran tek yer gökyüzüdür. Güneşin doğuşunda, gece kapkara olan gökyüzünün beyaz bulutlarla kaplanmasıyla ve bulutların arasından mavilikleri görmeyle yeni güne başlamanın umudunu tadarken, güneşin yükselmesi ve ısınan hava ile birbirinden iyice uzaklaşmış olan bulutlardan geriye kalan sonsuz mavilikte, sevinci hissedersin. Gökyüzüne bakarak yürüyorken seninle birlikte bulutların da hareket ediyormuş gibi hissettirmesi bile mutluluğu tattırır insana.

  Güneşin batışına gelince; gökyüzündeki o kızıllık, insanın tüm duygularını ayyuka çıkartır ama galip gelen buram buram hüzündür. Fakat bu hüznün içinde de huzurun kırıntıları vardır. Bir tarafta gündüzün sonuna, güneş ışıklarının her tarafa yaydığı mutluluğun sonuna yaklaşmanın hüznünü yaşarken, kızıllığın içindeki dinginliği ruhunda hissedersin. Tam vaktidir göğe bakmanın, yazı yazmanın. Çünkü duyguların dile geldiği vakittir, buradaki sır ise o kızıllığın içinde gizlidir ve ruhunun sesini duyanlar o sırra ererler.

   Göğün kapkara olduğu gece ise; yukarı baktığında içine ürperti ve korku salan gökyüzünde parlayan yıldızlar, yine ruhunun sesini duyanlar için, gözlerinin içini parlatır ve mutluluğu yaşatır. Biraz da o gecede yaşanılanlara bağlıdır; şayet mutlu bir yerden ayrılıp gökyüzüne bakarsanız, gecenin karanlığı değil yıldızların parıltısıdır yüzünüze vuran. Ve bu parıltı yüzünüzde tebessüm oluşturuyorsa mutluluğu iliklerinize kadar yaşıyorsunuz demektir. Bu duyguları hissettiren bizim gönlümüz mü yoksa gökyüzü mü bilemiyorum, ama ben hala insan eli değmemiş olan gökyüzünün kıymetini bilelim diyorum. Zira “Gökyüzüne bakmayanların kalbi, daha çabuk kirlenir.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.