Rokefeller’e Bile Kalmayan Dünya…

Rokefeller’e Bile Kalmayan Dünya Sana Mı Kalacak Be Nefsim?

Bak nefsim!
Sen uyandığından beri bir türlü anlaşamıyoruz seninle… Ben ne dersem, ne istersem; sen tersini diyorsun, tersini istiyorsun. Ben diyorum Allahû Ekber; sen diyorsun yat, kalkma boşver… Böyle olmaz! Birimizden biri, diğerinden üstün olmalı. Birimizden biri, diğerine galip gelmeli. Nasıl yapsak ki?

Sayın nefsim!
Uyandığından beri sürekli istiyorsun…
Başarmak istiyorsun, almak istiyorsun, satmak istiyorsun, yapmak istiyorsun, yemek istiyorsun, içmek istiyorsun, yatmak istiyorsun, kullanmak istiyorsun, sevilmek istiyorsun, merak edilmek istiyorsun! Hep istiyorsun, hep istiyorsun! Hiç isteneni yapayım, hiç emr-i Hakk’a tâbî olayım demiyorsun!
Nefsim! Eğer hayatta iken emr-i Hakk’a tâbî olmaz isen, nihâî emr-i Hakk, mevt gelince sana; o zaman n’apacaksın! Çok şey istedin ve bu istediklerinin bedeli yok sandın değil mi? Yanıldın nefsim, yanıldın! Her şeyin bir bedeli olmalı değil mi? Merhûm Müslüm Baba ne diyor?
“Son pişmanlık neye yarar
Her şeyin bedeli var”

Nefsim!
İstediklerinin, harcadıklarının, yaptıklarının/yapmadıklarının bedelini ödeyebilecek misin?

Bak nefsim!
Sana ölümü hatırlatırım. Ölümü, kefeni, makberi, toprağı, sessizliği, ıssızlığı, karanlığı, dar bir kuyuyu hatırlatırım! Evet şimdi ömrünün baharını yaşıyorsun, gençsin… Gençsin lâkin ölüm yaşa bakmıyor, başa bakmıyor. Düzgün bir iş istiyorsun, üniversite okudun ya; değil mi? Sonra sevdiğin ile evleneceksin, çoluk-çocuğa karışacaksın, kira olmayan, mülkiyeti sana âit bir evin olacak, sonra bir araba isteyeceksin. Sonra, sonra, sonra… Sonraların sonu gelir mi, gelmez! Hayır nefsim, hayır… Ölüm 1 saniye sonra ise, hiçbirisi işe yaramaz bu hayâllerin…
“Gençtim, kurmuştum birçok hayâl
Eşim, dostum size olsun elvedâ
Gayrı bu hayâller bana oldu muhâl
Tabutuma bakıp ağlayan anam kaldı ardımda”
demiş garibin biri… İşte hâl-i pür melâlimiz budur bu demde…

Bak nefsim!
Rokefeller midir, nedir; öyle bir adam vardı zamanında… Zamanında diyorum, çünkü artık yok. Dünyanın son 100 yılına damgasını vurmuş bir insan kasabı, bir yamyammış bu adam. 100 yılın tüm katliamlarının, suikastlerinin, sömürülerinin, soykırımlarının, isyan ve ayaklanmalarının, savaşlarının, kitlesel hastalıklarının, darbelerinin, ihtilâllerinin müsebbibi bu adam imiş. Denizler altında, gökler üstünde sarayları, hayatında göremeyeceğin değerde paraları, hisseleri, şirketleri varmış. Anlayacağın; tüm dünyanın sâhibi imiş. 200.yaşını görmek için 6 kalp, 2 ciğer, 3 böbrek naklettirmiş. Peki sonra n’olmuş biliyor musun nefsim? 200.yaşını göremeden, 102 yaşında nalları dikmiş kaba tâbirle…  Anlayacağın Rokefeller bile ölmüş be nefsim… Rokefeller’e bile kalmayan dünya sana mı kalacak? Sen de öleceksin nefsim…

Bak, dikkat ettim de; bir kıyafet alır iken aklın diğerinde kalıyor ve diyorsun ki:
“şimdi bunu alayım, ötekini de sonraki gelişimde alırım.” Sonra ev, bina konusu konuşulduğunda “ben evimde şöyle isterim, bunu yaptırırım vs…” diyorsun. Sonra yürürken yanından “vııınnnn” diye bir araba geçiyor ve diyorsun ki:
“Bu araba x, modeli 2014. Ben araba alacak olsam y markasının 2017 modelini alırım.” Nefsim sen zâten bunların hiçbirisine sâhip değilsin ki bir üstünü alasın! Peygamberimiz –sallâllâhû aleyhi ve sellem- ne diyor: “Âdemoğlunun bir vadi dolusu altını olsa, ikinci bir vadi dolusu altını ister…” (Müslim, Zekat, 117)
Anam, babam, eşim, dostum ve cümle hevâm, hevesim, cân-u bâşım sana fedâ olsun ya Rasûlallah!
Kâinattaki zerreler adedince salât selâm olsun sana!
Sadakte! Doğru söyledin… Bir şeyim olsa, ikincisini istiyor bu nefsim!

Hatırlar mısın nefsim; çocukluğumda bir ilâhi dinler idik.
“Kârun kadar malın olsa
Ensen ince, kalın olsa
Saray köşkün yalın olsa
Ölüm senden daha çetin”
Al işte sana hakikat. Bir garibin yukarıdaki dörtlüğü basit idi lâkin bunlar hiç de basit değil! Nefsim; “ölüm senden daha çetin”…

Nefsim!
Hadi sen bir aynanın karşısına geç. Bebeklik hâlini getir gözünün önüne… Sonra ilkokuldaki hâlini getir, sonra lisedeki hâlini getir gözünün önüne ve şimdiki hâline tekrar bak. Ne bedenin çocuk, ne ruhun, ne de sen… İşte bak, omzuna bir tutam saç dökülmüş. İşte bak saat 15:53’idi aynanın karşısına geldiğinde, şimdi 15:57 olmuş… 16 saat önce takvimler 23 martı gösteriyor idi, şimdi 24 mart. 83 gün önce 2016 idi, şimdi 2017. Hatta defterinin sağ üst köşesine târih atar iken hâlâ 2016 yazıp, sonra kalemin ile 6’yı 7 yapmıyor musun?

Nefsim!
İmdi bahardır. Dünyanın mevsimi de bahardır, senin mevsimin de bahardır… Lâkin sonbahar, yani mevsim-i hazan gelecek… Ve şimdi yemyeşil yapraklar; sonbahar geldiğinde kuruyacak, sararacak… Ve bir bir düşecek yerlere… Üstünden geçeceksin o hazan yapraklarının. Belki aklına gelecek, ‘bu hazan yaprakları gibi kuruyup gidecek ömrüm’ diye… Lâkin düşünme, buna göre yaşa nefsim! Haydi uyan! Uyan ve okkalı bir tekme vur artık üstündeki masivâ yorganına… Ve nefsim, Hakk libâsı giymiş bir erin elinden bir libâs da sen giy gayrı! Giyemiyorsan da tâlib ol! Tâlib olduğunla öl!

Tahir Ceyhun Yıldız

1993 yılının soğuk 1 aralık gününde Eskişehir'de doğdum. Liseyi Eskişehir Anadolu İmam-Hatip Lisesi’nde tahsil ettim. Lisans eğitimimi Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde sürdürüyorum. Şiirlerim ve yazılarım Eskişehir’de yerel bir dergi olan Genç Birlik Dergisi'nde, Konya merkezli ve 5 sayı çıkarılabilmiş Sahhaf isimli matbû dergilerde yayınlandı. Yetkinliğe ilk adım olarak Sergâh Dergi'de yazmaya başladım. Daha sonra Halâskâr Dergi, Efendi Dergi, Şiâr Dergi ve Özlenen Rehber Dergisi’nde yazılarım yayınlandı. Türkülerin gücüne, kuvvetine inanıyor; ilhâmı türkülerden alıyorum. Kitapların varlıklarına her ân ihtiyâç duyuyorum... Eskişehir’de faâliyet gösteren bir haber ajansında editörlük yapıyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.