Rüya


“Ne güzel bir tevafuk!” diye geçirdi içinden. İşte tam da böyle zamanlarda yağmalıydı yağmurlar. Bulutlar, tam da böyle anlarda dökmeliydi hüznünü. Hafifçe ıslanmış ellerini birbirine kavuşturdu. Altında bisiklet olduğunu, ıslağı, çamuru umursamayacak kadar seviyordu yağmuru. Üzerine doğru ilerlediği büyük kapının bu “zahid” mekanla ne kadar da uyumsuz olduğunu düşündü. Pedal çevirmeyi bıraktı, bisiklet kendi kendine yavaşladı ve durdu. Tüm o ses ve insan kalabalığından kaçıp ağaçların arasında kaybolduğunda çoktan ayakları yere değmişti. Etrafı şöyle bir gözetledi. Her gün yanından geçip gittikleri bu duvarlarla çevrili bahçe kim bilir ne kadar da sıradan geliyordu bir sonraki sahiplerine!

Bahçe duvarlarından, yani kendi deyimiyle “ebediyet sınırları”ndan olabildiğince uzaklaşarak ortalara doğru ilerledi. Önünde bir çizgi gibi görünecek kadar hızlı yağan yağmurun çocukları pek mutlu etmese de büyüklere keyif veren silüeti, yolun iki yanından göğe uzanan ve orada kucaklaşan çam ağaçlarının kokusuyla birlikte ahenkli bir yolculuğun kadim yoldaşlarını anımsatıyordu.

Bahçelerin içinde daha küçük bahçecikler ve bu bahçeleri birbirinden ayıran yosun tutmuş büyük kaldırım taşlarından yapılmış yollar vardı. Biraz ilerledi ve sağa döndü, biraz daha ilerledi, bu sefer sola döndü ve tekrar ilerledi… Değil bisikletin ıslanmasını önemsemek, rengi yeşilden koyu yeşile dönen pantolonunu dahi önemsemiyordu.

Bir anda durdu ve bisikletinin ayağını indirdi. İlginç bir şekilde yolun kenarından bahçeciklerden birinin içine doğru uzanan kıvrımlı bir patika olduğunu farketti. Yolun nereye gittiğinden ziyade aklındaki soru, bu patikayı kimin neden açmış olabileceğiydi. “Bahçecikler arasında onlarca yol varken kim neden çamurlu bir yolu tercih etsin ki?” diyerek patikaya yöneldi. Ağaçların boyu bahçenin ortasına doğru kısalıyordu. Üstünde kucaklaşmış çam ağaçları yoktu artık, gökyüzü vardı. Yağmur da yine bir tevafuk eseri dinmişti.

Meraklı adımlarla ilerlerken onu yavaşlatan tek şey çamurdu. Bir de arada bir durup bisikletini kontrol ediyordu. Yürüdü ve yürüdü… İçi hafif kızarmış, uykulu ve yorgun kahverengi gözlerinde; gökyüzünün gri bulutlarıyla önünde durduğu mermerin renkleri birbirine karışıyordu. Kainat etrafında dönüyordu sanki. Yanağından süzülen birkaç damlanın mermerin üzerindeki su birikintisine karıştığında çıkarttığı sesi duyabilecek kadar kaptırmıştı kendini.

“…
Biliyorum, yaklaşıyoruz her an.
Biliyorum, oruçlu doğar her insan
Ölümün iftar sofrasına.”

Ağzından istemsizce çıkan bu sözcüklere eşlik eden fikir ise daha hayret vericiydi: “Eninde sonunda buranın varisi olacağımı biliyordum!” Sesinden ağlamaklı mı, mutlu mu, pişman mı, kızgın mı anlaşılmıyordu. Dengesiz, sarhoş veya bir meczup… Onu gören biri olsa bu üç kelimeyi kullanırdı muhtemelen. Fırıldak gibi dönen gözleri nihayet mermerin üzerinde karar kıldı.

Gözlerini açtı. Bayılmış mıydı? Galiba ilk defa bayılıyordu. Üstelik yatağında… Yaşadıklarının bir rüya olduğunu farketmesi epey uzun sürdü. Fakat her şey “sadece” bir rüya değildi. Bu er ya da geç gerçekleşecekti. Hayatını, kişiliğini, davranışlarını değişirmeye karar verdiğinde aklından çıkmayan tek bir şey vardı. Mermerin üzerinde yazan bir tek satır…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.