Salıncak

Rüzgarın tenine olan teması, okuduğu kitaba olan ilgisini dağıtmaya yetmiyordu. Hakim olan o ürpertici soğukluk, çayını soğutsa da yudumlamaya devam ediyordu. Okul bahçesinin en ücra köşesindeki bankta, benliğine olan yolculuğu, çalan zille beraber son buldu. Burada bulduğu huzurun bir benzerini de öğrencilerine ders anlatırken bulmuyor muydu?

Bulutların ardından kendisini gösteren güneş eşlik etti adımlarına. Sonbahar esintileri, yurdunun bir yerindeki bu köye çoktan uğramıştı. Bacalardan tüten dumanlar, sabah derse gelirken burnu kızarmış çocuklar, kanıtıydı bunun.

Birkaç yıl olmuştu geleli, epeydir göremediği ailesini nasıl da özlemişti. Alışma sürecinde hep aklındalardı, şimdi ise ara sıra hatırlıyordu onları. Aklını meşgul eden o kadar çok şey vardı ki…

Sınıfın ortasındaki sobayı yaktı. Şehirde büyüdüğünü belli eden bembeyaz, nasırsız elleri, tuttuğu odunlara ne kadar da yabancıydı. Genç adamı sıkıntıya düşürenler de bunlardı işte. O, buraya ait değildi ki, neden hala gitmiyordu? Israrla neden kalmak istiyordu burada?
Elbette ki öğrencilerini seviyordu, bu köyün halkını da seviyordu. Lakin buraların yabancısı olduğu belliydi. Bir gün elbet gidecekti buradan. Bırakacaktı tüm anılarını, karanfil kokan bu köyde.

Siyah uzun paltosunu çıkarmadan başladı dersini anlatmaya. Uzun zamandır olmadığı traşı, sakallarının büyümesine, saçlarının alnına dökülmesine vesile olmuştu. Dersi anlatırken sık sık saçlarını düzeltiyor, bu hareketi her yaptığında pek çok anı doluşuyordu aklına. Derse odaklanmaya zorluyordu kendini.

Bugün yalnızca o değildi dersten ilgisi kopan. Okula yeni gelen öğretmenin kızı kendi sınıfına gelmişti bugün. Pesbembe kabarık ceketi, parlak pabuçları, sarı uzun saçlarıyla bütün öğrencilerin dikkatini dağıtmıştı küçük kız. Mavi gözleriyle attığı masum bakışlar bile yetiyordu çocukların ilgisini çekmeye.

Kendi zihnini yoran anılar ise bu küçük kızın, birisine çok benziyor oluşuydu. Bütün hayatını bırakıp buraya yerleşmesine sebep olan birisine…

Akşama kadar onca hatıra gözlerinin önünden geçti. Kah dişlerini sıktı, kah ceketinin koluna döktü göz yaşlarını. Ama o bulutlar dağılmadı asla.
Küçük kızın gözlerine her baktığında aklına sevdiği geliyordu. Kalbi sıkışıyordu. Nasıl da bağlanabilmişti bu kadar. Nasıl dayanmıştı yüreği, bu kadar yükü nasıl kaldırmıştı ki bunca zaman?

Değer miydi peki? Sırf kendisini görmek istemiyor diye, ailesinden ayrı düşmeye değer miydi?
Yaptığı ilk hatada kendisini bırakan bir insanı, yıllarca sevmeye devam edişi değer miydi peki?

Kendisinden uzak durmasını istediğinde, okulu bitmemişti henüz. Aynı şehirde, ondan uzak iki yıl geçirmişti. Evlerinin önünden geçmemek için saatlerce yolunu uzatırdı. Rahatsız olmasın diye.
Kendisini görmesin diye, kütüphaneye gitmez olmuştu mesela. Çünkü O, çok severdi kütüphaneye gitmeyi. Kendisini görüp de keyfi kaçmasın diye.
Okulu biter bitmez de uzak bir şehrin tenha bir köyüne istemişti tayinini.
Adını hatırasından silsin diye.
Yeni bir hayat kurabilsin diye.

Şimdi kendi hayatı kalmamıştı kayda değer. Aldığı nefesler düzensiz, kurduğu düşler anlamsızdı.
Duygusuz bir robot misali yaşayıp gidiyordu ne zamandır. Bugün dolan gözleri hariç epeydir ağlamıyordu da. Kalbinin sıkıştığını hissetti bu düşünceler eşliğinde.

Zaman öyle veya böyle geçti, okuldan çıkış saati geldi. Hala içi acıyordu ama. Ya, o kızı her gördüğünde aklına gelecek olursa? Aklını kaçırırdı muhakkak!

Her gün yaptığı gibi sandalyesini sınıfın ortasına çekti. Öğrenciler birer birer sıralarından çıkıyor ve ona sarılmaya geliyorlardı. Küçük çocuklara elbetteki sevgisini göstermeli, okulu onlara eğlenceli hale getirmeliydi. Buna yürekten inanıyordu.

Boynuna sımsıkı dolanan küçük kollar huzurla doldursa da kalbini, bugün hüzünlüydü işte. Bir başka hüzünlüydü.

Sınıfta sadece yeni gelen kız kalmıştı. Ürkek adımlarla kendisine gelişini seyretti. Gözlerinden akmak için direnen yaşları tutmaktan yorulmuştu artık. Onu kolları arasına aldığında, ceketine birkaç damla yaşın düşmesine mani olamadı. Yumruk yaptığı elleri canını yakıyordu.

 

Cama vuran yağmur damlaları eşliğinde akan birkaç damla yaş…

Sıkmaktan gıcırdayan dişleri de zorluyordu kendini…

Küçük kızın isminin seslenilmesiyle kafasını kapıya çevirdi.
Sabahtan beri aklında olan o gözler, tam da karşısındaydı şimdi.
Şaşkınlıkla kendisine bakıyordu.
Aman ya Rabbi! Bütün bu olanlar gerçek miydi?
Kendisini görmesin diye köşe bucak kaçtığı kadın, nasıl da karşısında olabilirdi şimdi?

Gözlerinden damlayan yaşlara hakim olamıyordu ki. Nasıl da yanındaydı bu kadar, yakınındaydı? Ama hiç bu kadar uzak da olmamıştı…

Yanındaki küçük kızın, “Anne!” diye bağırarak kadına nasıl koştuğunu izledi.
Artık zorlamıyordu kendini, yüzü sırılsıklam olmuştu. Hiçbir şey söylemeden çıktı sınıftan.
Zaten uzun olan saçları yağmurla birlikte iyice sarmıştı yüzünü.

Koşar vaziyette uzaklaştı okuldan. Hızını artıran yağmurla birlikte göz yaşları da artmıştı. Dayanamıyordu artık bu acıya.

Köyün çıkışındaki parka geldi nefes nefese. Islak olmasını umursamadan yarısı kırık vaziyette olan salıncağa oturdu, paslanmış demirleri sardı elleri. Üşüyordu, bedeni değil kalbi buz kesmişti.

Saatlerce ağladı orada.
Artık buradan da gitme vakti gelmişti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.