Sen Gidince

SEN GİDİNCE…

Öyle bir hüzün aldı ki âşıkları, ciğerler o gün bir kez daha yandı. Medine’nin sokaklarını hasretin kokusu sardı. Hicran ateşi tüm semayı kapladı.

Her bir zerreyi gözyaşları yıkadı. Tarifsiz bir acı içerisinde kıvrım kıvrım kıvranıyordu tüm âlem.  Ömer’in sesi acıyla yankılandı;

“Hiç kimsenin Muhammed öldü!” dediğini duymayayım!

Şimdi gözler Ömer’de…

Şaşkın, biçare ve mahzun yürekler dinliyor onu ümitle.

Ne olmuştu ki bu cengâver yiğit Ömer’e! Gözlerinden akan yaşlarla çökmüştü tüm benliği. Derunu sanki ufalmıştı bir kum tanesi gibi. Kaybolmak üzereydi gözlerden. Görenleri heybetinden ürküten bedenine ne olmuştu? Bir çocuğun hırçın bakışları vardı gözlerinde.

-Yoksa… Yoksa kılıcımla boynunu vururum! Çünkü… Çünkü… Rasulullah, Musa aleyhisselamın bayıldığı gibi bayılmıştır.

Herkes başını sallıyordu.

Zaten baygınlık ölmek değil ki!

Eğer inanırlarsa buna, nefes almayı unuturlar. Neccar oğullarının kızlarının başını kim okşar? Enes’ler, Ammar’lar, Ali’ler yalnız kalır. Fatma’nın yüreği acır. Hasan ve Hüseyin oturacak kucak bulamaz. “Anam babam sana feda olsun!” diyen sevdiği olmayınca Sad bin Ebi Vakkas feda eder canını. Ok atan olmaz ondan gayrı. Hureyre’nin kedicikleri mescidi unutur. Kusva kahrolur. Veysel Karani çöllerde kaybolur. Bilal bir daha ezan okuyamaz olur.

Osman sükûneti giyer. Ebu Bekir yalnızlık zehrini tadar. Eyüb el-Ensari’nin evini ateşler sarar. Mekke yetim kalır. Medine’nin canı acır. Sevda kaybolur gözden. Hasret adını alır. Tüm sevdikleri hicran ateşinde İbrahimliğe atılır.

Yusuf’un kuyusu o gün bulunur.

Ve o kuyuya kendi isteği ile inenler olur.

Sevdanın manası, muhabbetin aslı, hikmetin maksadı ölmez ki!

Hayır. Ölemez.

Bir dost atı ile Medine’nin girişinden uçarcasına gelip çöker hüznün üzerine.

Ömer’i tasdik ederse şayet; o da “Bayılmış.” derse bu matem kalkar gönül semalarından.

Herkesin gözleri onda ümit bağlar.

Ve huzura girer sükûnetle Sıdk yareni.

Yüzünü görür görmez ayrılığın içinde bir vaveyla kopar. Üzerine kapanarak ağlamaya başlar sitemkâr söz etmeksizin. Tel tel nurdan sakalları sever elleri. Alnından öpüp gül rayihasını çeker içine. Tüm zerrelerinde hisseder sevdanın ateşini. Bir dost, bir yaren, bir arkadaş, ana, baba, kardeş ve ki bir Peygamberdir o tüm sevenler için.

Bu nasıl bir acı ki ya Rabbi!

Ebu Bekir’in ciğeri cayır cayır yanıyor yine.

Onsuz adım dahi atmamıştı ki yeryüzünde.

Şimdi nasıl yürüyecekti, kimle sevinecek ve kimin bir tebessümü için tüm mal varlığını verecekti. Kime diyecekti?

O benim dostum.

O benim yarenim.

O benim en sevdiğim.

Kimin tek bir tebessümü için canını da tüm mal varlığını da getirip oraya koyacak. “Geriye kalana da senin sevgini bıraktım Ey Sevgili”

diyecekti.

Ve…

Dudaklarından dökülüverdi hakikat:

-Vallahi, o vefat etmiş. O vefat etmiş. Vallahi, o beni yetim kıldı. Öksüz kıldı. Yalnız ve biçare eyledi. Bu aşk ve bu hasretle nasıl yaşanır, söylemeden bize veda etti.

Gözleri kalakaldı tek bir noktada bir anda. Ve kapandı bir an için huzurla. Ve işte o ayet ile bir ferahlık geldi ona:

“Onlar ki, kendilerine bir musîbet geldiği zaman: ‘Muhakkak ki biz, Allah’a âidiz ve muhakkak ki biz, ancak O’na dönücüleriz!’ derler.”

(El-Bakara 156)

Ve yine dökülecek kelamlar fısıltı halinde başucunda:

-Sana kavuşmaktan gayrı gayem ve arzum kalmadı. Anam babam sana feda olsun! Allah’a yemin ederim ki Allah sana hiçbir zaman iki kere ölüm acısı tattırmayacak! Sen bir kere vefat etmiş ve mukadder olan ölüm geçidini geçmiş bulunuyorsun! Bundan sonra senin için bir daha ölmek yoktur.

Ve sonra kıvrım kıvrım saçlarını okşayan eli, kızının eline değecek o anda. Eşini kaybeden Aişe’nin yüzü değecek gözüne. Aişe ilk defa sessiz, ruhunu kaybetmiş bir meltem gibi. Kördüğüm çözülmüş korkusuyla titremekte sanki. Duruşu sakin ve durgun lakin içinde fırtınalar kopuyor belli ki. Boynu bükük, omuzundan insanları seyreylediği biriciğin hayali ile avunuyor belki. Omuzundan seyran ediyor ayrılığı ve hasreti.

Sol yanından bir alev baba Ebu Bekir’in yanaklarına vuruyor. Gözyaşları birbirine kavuşuyor. Kimse kimseyi avutmuyor. Kimse teselli vermiyor.

“Sen sağ iken de güzeldin En Sevgili, vefatından sonra da güzelsin.”

diyerek Allah Rasulü (s.a.v)’in yüzünün örtüsünü örterek dışarı çıkıyor Ebu Bekir. Zira elinde ki kılıç ile Ömer sağa sola buyruk veriyor hala. Kendini kaybetmiş bir halde feryat ediyor. Herkes ona teslim, yeter ki sevdikleri ölmesin!

“Otur artık ya Ömer!”

diyor. Ve göz göze geliyorlar. Ömer’deki yangını içecek göz bebekleri. Ömer suskun, Ömer öksüz, Ömer divane.

Boynu bükük bir yetim gibi duracak bu bakış yerinde. Ebu Bekir şefkatli eli ile omuzunu okşayacak onun. Ben hakikati gördüm diyecek duruşu. Ama sakin ol ve bekle!

Ebu Bekir bir bir bakacak herkesin yüzüne. Görevimiz son bulduğunda birbirimizin omzunda ağlayacağız âşıklar dercesine!

Ve diyecek ki:

-Allahu Teâlâ, Peygamberine daha aranızda iken vefat haberini vermişti. Sizlerin de (eceliniz gelince) öleceğiniz haberini vermiştir. Rasulullah (s.a.v.) vefat etmiştir. Sizlerden de hiç kimse sağ kalmayacaktır. Kim Muhammed’e tapıyor ise bilsin ki Muhammed (s.a.v.) vefat etmiştir! Kim de Allah’a ibadet ediyorsa hiç şüphesiz Allah Hayy’dır, ölümsüzdür!

“Muhammed ise ancak bir peygamberdir. Ondan önce (de) şüphesiz peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi (o) ölür veya öldürülürse ökçeleriniz üzerinde geriye (küfre) mi döneceksiniz? Kim ökçeleri üzerinde geriye dönerse o takdirde Allah’a, asla en ufak bir zarar veremez! Allah ise şükredenleri mükâfatlandıracaktır.”

(Al-i İmran 144)

Ayet o an inmiş gibi yayıldı hasret ufuklarına. Sema, dağ, taş, toprak, güller ve bülbüller dahi topladı kendini o anda.

Hz. Ömer (r.a.) sonradan diyecekti aynı anı hatırlayınca:

-Vallahi o güne kadar o ayeti sanki hiç işitmemiş gibiydim! Onu Ebu Bekir’den dinleyince dehşet içinde kaldım. Ayaklarım beni tutmaz olmuştu. Dizlerimin bağı çözüldü ve bulunduğum yere yığılıverdim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.