Sevdiğinin Boyası ile Boyanmak

Sevdiğinin Boyası ile Boyanmak..

Bismillah..
Vehhâb olanın adı ile Bismillah..
Vedûd olanın adı ile Bismillah..

Uzun zamandır kayıptı kalemim. İhtimâm ile yasak etmişti sayfalar bana kendini. Harfler zihnimde ve ruhumda geziniyor idi tek tek ammâ velâkin inzâl olmuyordu dilime.. İnzâl olmuyordu kalemime, kağıdıma.. İlhâm denilen şey, adresimi mi unutmuştu; yoksa arandığımda adresimde mi yoktum?! Mechûl.. Şimdi de bilmiyorum bir yazıyı tamamlayabilecek miyim; tamamlayamayacak mıyım? O da mübhem..

Sevmek.. Kalbin iştiyâkı.. Kalbin teyâkkuzu.. Kalbin hareketi.. Ve kalbin hareketi ile bedenin, zihnin, algının da harekete geçmesi. Sevmek.. Bir ruhun kanatlanması nâ-mütenâhî âlemlere..
Ve sevmek.. Görmesen bile görüyormuşçasına hayâl etmek. Hiç görmesen dahî saniye bile kaçırmaksızın nazarı altında olduğunu tahayyül.

Tahayyül… Olmazları/olmayacakları, olmuş/olacak cinsinden yaşamak.  Yaşadığın hissiyâtı, düşünceye dökmek, hâle dökmek. Yaşamına şümûl ettirmek. Sevmek, tahayyül etmek. Tahayyülündeki hayâl ile bir olmak. Ve’l-hâsıl-ı kelâm: Sevmek, sevdiğinin boyası ile boyanmak.

Ahlâkları sû’ (kötü, fenâ) olanlar vardır. Ama en kötülerin kalbinde bile, taşı yarıp çıkan gonca misâli bir sevgi kırıntısı mevcûddur -kırıntısı bile kalmayan; Allah’ın gazâbı ile hem-hâldir-. Ama bir de genele baktığımızda sevenleri baz alırsak; bir avuç kalbi milyon kez saracak, sarp dağları eritecek cinsten sevgiler mevcûddur. İşte mahâret o kırıntı miktarınca sevginin yâhut dağları eritecek muazzâm sevginin rengi ile boyanmak. Sevilenin ahlâkı ile ahlâklanmak. Elini kaldırdığında elinin, sevilenin eli gibi olması kadar mükemmel bir şekilde ahlâklanmak, sevdiğinin ahlâkı ile… Adımını attığında yanında yâhut önünde olduğunu görerek yürüyormuşçasına sevdiğinin hâli ile hâllenmek. Dilinden çıkan her harfin, onun dilinden çıkması gibi birleşmek. Ki; böylelikle ancak kıymetsiz dillerimiz, sevgili ile birleştikçe kıymet bula! Her adımda, her nefeste sevgili ile olduğunu düşünmek.

Fenâ. Sevgilide fenâ olmak! Sevgiliden gayrısını gözlerin görmemesi, kulakların işitmemesi, dillerin söylememesi, kalblerin sevmemesi. Sevgilide fenâ’ olmak. Sevgilide gâib olmak. Sevgili bir kürre ise; sevenin kürrede bir zerre dahi olmaması. Gayrı “ben oyum, ben yokum” diyebilmektir. Kendi ismini söylediklerinde dahî üzerine alınmamak, arkana dönüp de bakmamak.. Zirâ; sen yoksundur artık. O vardır. Sen, O olmuşsundur. Sen O’sundur. O, ise zaten O. O her dâim O’dur. Çünkü O; Mahbûb’dur. Mevcûddur. Her dâim mevcûddur. Sevgilidir. Ve sende; sevgiliden gayrı ne vardır? Ve sen; ‘seviyorum’ cümlesinde müddeî iken; hâlen “ben” diyebilir misin? Diyebilir isen seni nifâk ile müjdelerim!

Boya. Kara rengi bile içine alan boya. Kara rengin üzerine ak sürüldüğü zaman karadan bir zerre bile kalmaz ya; işte öyle bir sevgi olmalı. Olmalı ki; kalbindeki süveydalar; beyzâya erebilsin. Beyzâ! Beyzâ ki; ak, temiz, lekesiz. İşte öyle birisini sevmelisin ki kapkara; ak-pak olmalı. İşte o sevgiyi aramalısın.
Hoş; aramakla bulunmaz. Aramakla bulunmaz lâkin; bulanlar da hep arayanlardır diyor ya Esâtiz-i Kirâm!

Hubb: Sevgi. Muhibb: Seven. Mahbûb: Sevilen. Vehhâb: Allah’ın hibesi.. Dil kuralı açısından Hûbb, Vehhâb kelimesinden evveldir. Şöyle ki; Hubb; kök bir kelimedir. Vehhâb ise türemiş bir kelimedir lâkin hubb da, muhibb de, mahbûb da, muhabbet de; Vehhâb’ın tecellisi, Vehhâb’ın aksi, Vehhâb’ın sirâyetidir. Çünkü sevgi, Allah’ın hibesi değil de nedir? Kişi Allah’ın hibesinden gayrı, “sevmek” için sevebilir mi ki?

Muhibb vasfı öyle husûsî, öyle bî-emsâl ki.. Uğruna deli divâne olmalı insan. Şarkılar, türküler söylemeli; şiirler okumalı… “Bana Seni gerek Seni” demeli. “Bana beni gerek beni” derse muhibblik iddiasındaki; yalancıdır! Mahbûb; çehresini çevirmese dâhî hoşluk duymalı. Mahbûb kapıdan kovmalı, o bacadan girmeli. İşte sevgi mefhûm-u aslîsi budur..

Boyanacağın sevgi, öyle olmalı ki: zincirle, urganla bağlanır merhâlesinde sevmelisin! Azı dişleri ile bağlanmalısın nihâyetinde. Hem de öyle bağlanmalısın ki; dişlerin kopmalı, bağın örselenmemeli, eprimemeli. İşte hubb boyasının te’sîri ancak ve ancak bu hâl-i nâzik ile hâsıl olur.

Çok mu yüksek konuştum? Anlayamadın mı kelimâtımı? Anlayamadın mı elfâzımı? Anlayamadın mı hurûfumu? Anlamalısın! Sevgi ile müddei isen anlamalısın!
Ey nefsim! Hem seviyorum diyorsun; hem anlamakta zorluk çekiyorsun. Bu ne ikiliktir?! İki isen, bir olamamış isen; sevgi değildir o. Kuru bir iddiadır. Kuru iddiâlar; ispatlanmamış, isnâdlanmamış kelâmdan gayrısı değildir. Ne diyordu Şeyh?
“Aşk ispât ister!”

Ey kâri! Soracaksan ki: Bu sevgi hattını (yazısını) kim için yazdın! Ben sana söylemem. Lâkin derim ki:
Sen kim için okuyorsan oku. Hürsün!

Hakîki sevgiye erebilmek temennisi ile..

Tahir Ceyhun Yıldız

1993 yılının soğuk bir aralık gününde Eskişehir'de doğdum. Liseyi Eskişehir Anadolu İmam-Hatip Lisesinde tahsil ettim. Lisans eğitimimi Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde sürdürüyorum. Şiirlerim ve yazılarım Eskişehir’de yerel bir dergi olan Genç Birlik Dergisi'nde, Konya merkezli ve 5 sayı çıkarılabilmiş Sahhaf gibi matbû dergilerde, Yazete.com internet-haber sitesinde yayımlandı. Yetkinliğe ilk adım olarak Sergâh Dergi'de yazmaya başladım. Hâl-i hazırda Sergâh Dergisi'nin yanısıra, Halâskâr Dergisi’nde ve Efendi Dergi'de yazarlık ve editörlük faâliyetlerim devâm ediyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.