Sultanlar Sultanı: Emir Sultan

‘’Beyazid’im, sen Yıldırım oldun’’ demişti devrin Sultanı, devrin Sultanı Beyazıt’a. Seyyid olan, padişaha damat olan, yaralara derman olan Emir Sultan böyle demişti. Devlet’in başına bir manevi önder olarak gelmişti adeta. Geliş hikayesi kendisi gibi sırlıydı. Bulunduğu topraklardan gitmesi söylenmişti. Gönlü, gözü Medine’ye yerleşmekten yanaydı ama buna engel olacak bir rüyaya şahit olmuştu. Rivayete göre atası Resûl-i Ekrem(s.a.v) ve Hz. Ali kendisine Anadolu’ya doğru yol almasını söyledi. Kendisi üç kandil yakacak ve o kandillerin söneceği son noktaya kadar gidecekti. Buraya yerleşecekti. Yani Bursa’ya. Öyle de yaptı. Haftalar süren bir yolculuğa çıktı. Kandiller sırasıyla birer birer sönmeye başlıyordu. üçüncü kandil söndüğünde kendini Bursa’nın bereketlimi bereketli yemyeşil Uludağ eteklerinde buldu. Anlamıştı ki Osmanlı Devleti ona, o da Osmanlı Devletine yarenlik edecekti. Ömrünü nihayetlendirecek beldedeydi. Hayatını adayacağı şehirde..

Emir Sultan şehre yerleşmiş, çok geçmeden yöre halkı onu keşfetmişti. Sık sık kendisinden dua dileniyordu. Oda nefesi yettiği kadar karşılık veriyordu. Ahalide etkisi dalga dalga yayılıyordu. Bu sırada taze filizlenen Osmanlı Deveti’nin Sultanı Yıldırım Beyazıt Macarlarla savaştaydı. At üstünde dava aşk ederken, topraklarına gelmiş bu müjdeden bi-haberdi. Artık o şanslı bir sultan sayılırdı. Çünkü Emir Sultan gibi bir zat ile aynı zaman dilimini paylaşacaktı.

Macarlarla süren savaş oldukça çetin geçiyordu. Yaralılar ve şehitlerin ardı arkası kesilmiyor, arbededen göz gözü görmüyordu. Sıkıntı bunlarla kalmamış askerleri taşıyacak insan gücü pek azdı. Çoğunluk harbe devam ediyordu. Düşenin yeri dolduruluyor, saflar sıklaştırılıyordu. Fakat artık çadırlarda yer kalmamıştı. O kadar ki yaralı vardı. Hatta hekim sıkıntısı baş göstermişti. Tam da bu sırada daha önce hiç görülmemiş bir hekim belirmiş, işindeki mahirliğiyle gazilere derman olmaya çalışıyordu. Günler sonra Sultan Yıldırım Beyazıt kolundan derin bir yara almıştı. Bu hekim derhal müdahale etti. Öyle bir müdahale etti ki kolunu sıkıca sardı ve oradan uzaklaştı. Acıdan kıvranan Sultan, bir anda ağrılarının geçtiğini anladı. Yıldırım Beyazıt şaşkındı. Nedeni açıktı. Sargı bezini kaldırdı. Oracıkta kolu eski halini alırcasına tedavi edilmişti. Yara izi kaybolmuştu. Şaşkınlık bir daha nüks etti ve baktı ki sargı bezinin altında hanımının kendisine nişanlıyken verdiği mendilin yarısını buldu. Genç hekimi çağırttırsa da kendisini kimse bulamamıştı. Keramet ehli kerametle gidivermişti..

Savaş tüm debdebesiyle sürüyordu. Sultan gözünü Niğbolu kalesine dikmişti. Biliyordu, eğer orası düşerse bu savaş neticelendirilir, zaferle Edirne’ye dönebilirdi. Askerlerine taarruz emri vermişti. Mutlaka almalıydı orayı. Almalıydı ama bir türlü üstün gelemiyordu. En çetin kalelerden biriydi. Son kez kuvvetlerini toplayarak hücum etti fakat yine sonuç değişmedi. Sultan hüzünlüydü. Burayı alamayacağı hülyasına kapılmışken bir anda şaşırtıcı bir şekilde kale kapıları açıldı. Sultan fırsattan istifade kapıya hücum etti. Ve  sonunda kale Osmanlı Devleti’nin eline geçti. Sultan Yıldırım Beyazıt Han’ın aklından asla silinmeyecekti bu olay. Kolunu tedavi eden genç hekim, kale kapısını aralayanla aynı kişiydi.

Aradan yıllar geçti. Bursa’ da Yıldırım Beyazıt’ın genç kızı Fatıma büyümüş serpilmişti. Çokça ibadetle meşgul olan, nur yüzlü bir kızdı. Görgülü ve ahlak sahipliydi. Bir gece rüyasına Efendimiz’i gördü. Ona;

“Oğlum Muhammed Buhârî ile evlen, sakın beni kırma ve sözümü dinle!” buyurdu.

Fatıma Sultan uyandığında şaşkındı. Uzun süre rüyanın tesirinde kaldı. Çok düşündü fakat kimselere bir şey diyemedi. Bir gece yine Server-i Alem(sav) rüyasına gelmiş ona;

“Eğer âhirette benden şefâat etmemi istiyorsan, Muhammed Buhârî ile evlen.” buyurdu.

Muhammed Buhari nam-ı diğer Emir Sultan’ın ta kendisiydi.

Kızcağız Rumeli Beylerbeyi Süleyman Paşa ile ismi anılmaktaydı. Emir Sultan’ın fakir ve garip olduğunu biliyordu. Arafta kalmıştı. Tüm bu düşüncelerden sıydırdı ve ellerini semaya açarak duaya durdu.

“Acabâ Emîr Buhârî’nin bundan haberdar mıdır?’’ dedi.

Yardımcısını Emir Sultan’ın yanına gönderip durumdan haberdar olup olmadığını öğrenmesini istedi.Durum Emîr Sultan’a anlatılınca, o;

“Bizim de mâlûmumuzdur. Nikâhımız, Allahu Teâlâ tarafından kıyıldı. Dînimiz üzere burada da kıyılması gerekir.” dedi.

Aradan geçen bir süre zarfında saraya dünürler geldi. Valide Sultan’a haber getirmişlerdi. Haber Emir Sultan’dandı. Kızına talip olduğunu söylüyordu. Valide Sultan bu işe pek yanaşmadı. Fakat yine de açık kapı bırakmıştı.

“Emîr Sultan’a söyleyin, kırk deve yükü altın getirirse kızımı veririm.” dedi.

Bunun üzerine Emîr Sultan sakin bir şekilde;

“Sultan vâlidemiz develeri göndersinler” dedi.

Saray Emir Sultan’dan haberi alınca çalkalandı. İnsanlar birbirlerinin yüzüne bakıp olayı kavramaya çalışıyordu. Kimse akıl sır erdiremeyecekti. Böyle garip bir dervişin niyeti neydi? Bilemiyorlardı. Kervan hazırlandı 40 deve kendisine gönderildi. Sonucu şüphesiz Valide Sultan merak ediyordu. Bir süre sonra kervan Emir Sultan ‘a ulaştı. Devecibaşı’na dönüp

‘’Beni takip edin.’’ dedi

Kervan onu izleyemeye koyuldu. Develer ağır ağır ilerliyor, zifiri karanlıkta anca yol alıyorlardı. Sadece gökteki ay onlara gideceği yolu açıyordu. Buda onlara yetmişti. Sonunda Emir Sultan kervanı bir çay kenarına getirmişti. Nilüfer çayıydı burası. Suyu gören kervancıbaşı altınları burada bir yerde olduğunu düşünüyordu. Fakat bir derviş neden buraya altınları getirsin? Saklaması içindi belki ama bu seferde evin yakınlarda bir bahçeye neden gömmemişti? Çözememişti. Emir Sultan kendisini süzüyordu. O da bir suya bir Emir Sultan’a bakıp bir anlam çıkarmaya çalışıyordu. Emir Sultan’ın sözleriyle irkildi.

‘’Doldurun! ‘’ dedi. ‘’Doldurun şu çakıl taşlarını heybelerinize. Kendi keselerinize de doldurun!’’

Kervancıbaşı ve diğer deveciler şaşkın şaşkın kendisine bakıyordu. Bir oyun mu yapıyordu Emir Sultan. Ama yapamazdı. Hikmet ehlindendi. Bunu bütün ahali biliyordu. Hemen devecibaşı dediğini yapmaya koyulunca diğer devecilerde

‘’Bunda vardır bir hikmet elbet’’ deyip, onlarda çakılları heybelere doldurdular. Kendi keselerine de koymayı ihmal etmediler. Fakat içlerinden bir kaçı sonradan vazgeçip çakılları geri döktü. Onlara saçma gelmişti. Bilmiyorlardı, nasıl bir keramete şahit olacaklarını. Bilmediler ve gülüp geçtiler, ağlanacak hallerine.

Kervan nihayetinde saraya gelmişti. Başını Emir Sultan çekiyordu. Valide Sultan’ın huzuruna durdular. Şaşırmış bir şekilde develere bakıyordu ama bir yandan belli etmemeye çalışıyordu. Emir Sultan, Valide Sultan’a dönerek ;

‘’Nasıl istiyorsanız öyle olsun! ‘’ dedi. Bir anda heybeler ters yüz edildi. Manzara görülmeye değerdi. Zemin tozdan altınla kaplanmıştı. Valide Sultan bu manzara karşısında şaşkınlığın yerini korkunun aldığını hissetti. Sonra anladı ki karşısında duran kişi çok büyük bir alimdi. Hemen oracıkta söz verdiği gibi kızını verdi.

Evlilik kati olunca, Fâtıma Sultan, kendi el işlemesi elbiselerini Saray ağarından birine vererek;

‘’Bunları Emir Sultan’a ulaştırınız.’’dedi.

Bohça geldiğinde Emîr Sultan talebelerine ders veriyordu. Harem Ağası içeri girip;
“Vâlide Sultan’dan.” diyerek, bohçayı Emîr Sultan’a verdi. Bohçayı bir kenara bırakan Emîr Sultan, onlar için duâ etti. Sonra bohçayı açtı. O kadar şey içinden bir mendil aldı. Mendilin içine hanesinde yanık halde duran ateşten birkaç köz parçası koyup, mendili kapattı. Tebessümle Harem Ağası’na dönerek;

“Vâlide Sultan’a selâm söyleyiniz. Biz fakir dervişlerin, sultânlara hediyesi böyle köz parçaları olur. Kabul etsinler.’’ dedi.

Harem Ağası şaşkın, talebeler şaşkın bir tek Emir Sultan öylece duruyordu. Şaşkınlık bununla kalmıyor, mendilin içine konan közlerden zerre duman çıkmıyordu. Harem ağası hemen saraya gitti. Bunu gören Saray halkı toplandı. Hediye Vâlide Sultan’a teslim edildi. Meraklı gözler mendile dikilmişti. Mendil açıldı bir de ne görülsün, o ateşten közler imrenilecek elmaslarla doluydu. Bu durumun, Emîr Sultan hazretlerinin kerâmeti olduğu anlaşıldı.

Bütün bu gelişmeler yaşanırken Sultan Yıldırım Beyazıt Edirne’dedir. Kendisine haber ulaşınca çok bozulur. Ve Süleyman Paşa’yı Bursa’ya yollayarak

‘’Benim kızım,  benden habersiz nasıl evlenir. Derhal gereken dersi verilmeli!’’ der

Paşa Bursa’ya ulaşınca, hemen Sultan’ından aldığı emri uygulamaya koyulacakken, geldiğini haber alan Valide Sultan engel oldu. Bununla da kalmayıp büyük alim Molla Fenari araya girdi. Bir mektup kaleme aldı. Bunu Süleyman paşaya verip

‘’Bu mektubu Sultanımıza ulaştırınız.’’ dedi.

Süleyman Paşa Sultan’ın Molla Fenari’ye hürmetini bildiğinden olsa gerek boynunu büküp yola düştü. Mektup Yıldırım Beyazıt’a ulaşınca yumuşadı. Büyük bir hikmet olduğunu anlamıştı. Bir süre sonra Bursa’ya gitti. Kalabalık Sultanlarını selama durmuştu. Onu bağırlarına basıyorlardı adeta. Yıldırım Beyazıt’ta ata diyarına gelmiş halkını şefkatle süzüyordu. Atıyla ilerlerken bir yandan selam alıp veriyordu. Bir anda bir kişi gözüne ilişti. Beyninde şimşekler çaktı. Kalabalığı yarıp hemen atını o kişinin yanına sürdü. O kişi Macarlarla yaptığı savaşta aldığı yarayı saran, Niğbolu kalesinin kapılarını aralayan gençti. Hemen atından indi ve o visal hekimin ellerinden tuttu.

‘’Söyle yiğidim o maharet neydi öyle?’’

Hekim cevaben feth suresini okumaya durdu.

‘’Allah’ın kuvvet ve yardımı, biat edenlerin vefa ve sadakatlerinin üstündedir’’

Yıldırım Beyazıt duygulandı.

‘’Peki mendilin diğer yarısı nerde’’ diye sordu. Hekim cebinden çıkarıp verdi.

Yıldırım Beyazıt  ‘’Adını bağışlarmısın yiğidim’’ diye sorunca

‘’Muhammed!’’ deyiverdi hekim. Yıldırım Beyazıt hızlıca düşündü ve

‘’Yanında Buharisi’de var mı?’’ dedi.

Hekim ‘’Var!’’ dedi. Yıldırım Beyazıt kendisine aylar evvel Molla Fenari tarafından gönderilen mektuptaki damadını düşünürken, hekim

‘’Ellerinizi öpebilirmiyim baba.’’ Dedi.

Yıldırım Beyazıt’ın gözleri dolmuştu.

‘’Hayır asıl öpülecek el seninki!’’

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir