Unutmayalım! (Hoşgeldin En Sevgili)

Mekke taraflarından yükselir daha önce duyulmamış bir nida, Nebi’yi muştular. Serilir yere putlar ve söner yıllardır sönmeyen ateş. Günlerden 12 Rebiüevvel. Hani bekleniyor ya müjdelenen Peygamber. O ki Abdulmuttalib’in torunu, Abdullah’ın oğlu; geliyor işte dünyaya ve bir güneş misali karanlıkları çıkarıyor aydınlığa.

Mekke harikulade bir vakıanın hiss-i kable’l-vukuunu taşımakta. İşte tam da burada kopkoyu karanlığın aydınlığa dönüşü başlamakta. Koskoca bir ümmet bekliyor onu. Bu hasretin en güzeli değil mi?

Annelerin en kutlusuna, hamileliğin altıncı ayında bildirilen isim konuyor, Abdulmuttalib’e “Neden atalarının ismini takmadın da bu ismi verdin?” diye sorduklarında “Allah’ın ve insanların onu övmesini istedim.” diyeceği isim: MUHAMMED (sallallahu aleyhi vesellem)

Hz. Adem’in iki omzu arasında, cennetin kapısında ve semada yazılı olan; her zikredildiğinde dilimize bir salavat kondurduğumuz o mübarek isim.

Başlıyor zorluklarla dolu ömrü ama imtihanından memnun. “Yetim” diye kimsenin almak istemediği Nebi, sona kalan Hz. Halime’ye gidiyor bereketiyle. Kurak toprak yeşeriyor, hayvanların sütü çoğalıyor ve süt annesi ayrılamıyor bu evini şenlendiren çocuktan. Kim peygamberliğin sükûtunu, yaşayan Sevgiliyi bırakabilir ki?

Küçük yaşta bütün sevdiklerini tek tek kaybederken Rabb’ine güvenip dayanıyor ve cahiliye toplumuna ışık oluyor Mekke’nin Muhammedü’l-Emin’i.

Nihayet beklenen haber Hira Dağı’nda geliyor “OKU!” . İslamiyet’in doğum sancısı artıyor ve gizliden yapılan davetler sonra onca kâfirin karşısında açık açık tevhide çağırıyor.

“Cahiliye devri” dedik ya. Bilmiyorlardı işte bilselerdi, miraçta Peygamberimizin semada gördüğü “Muhammed Allah’ın Rasulüdür.” denerek ismi yazılı olan, Rasulallah’a bunca kötülüğü yaparlar mıydı? Namaz kılarken üzerine işkembe atıyorlar, büyük hakaretler ve tekliflerle vazgeçirmeye çalışıyorlar. Ve şöyle diyecekti : “Vallahi bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz ben bu yoldan dönmem!”, dönmüyor elbet. Allah’ı tebliğ için gönderilen son peygamber; müşriklere, küffarlara ve sapkınlara karşı verdiği bu mücadeleyi zinhar meyusa kapılmadan sürdürüyor.

Bütün bozuk adetlere, kızını diri diri toprağa gömen cahiller topluluğuna karşın kızını omzuna alıp Mekke sokaklarında geziyor Hz. Peygamber. İnsanları pazarda köle olarak satan, kadınlara değer vermeyip bir eşya gibi görenler doluyken etrafında, o her insanın Allah katında eşit olduğunu, üstünlüğün sadece takva ile olacağını söyleyip köleliği reddediyor. Kadınları “Allah’ın emaneti” olarak gören Rasulullah, eşlerine olan sevgisi ve bağlılığı ile herkese örnek oluyor. Hani bilinir ya meşhur kördüğüm hadisesi…

Hz. Aişe bir gün Peygamberimize soruyor:

-Ey Allah’ın Rasulü, beni seviyor musun?

-Evet, ya Aişe. Tabi seviyorum.

Hz. Aişe onu sevdiğini biliyor ama nasıl sevdiğini merak edip devam ediyor.

-Beni nasıl seviyorsun?

Ve Sevgilinin ağzından beslediği muhabbetle iki kelime dökülüyor:

-Kördüğüm gibi.

Hz. Aişe aldığı cevaba seviniyor. Çünkü kördüğüm açılmazdı. Kördüğüm, bitmeyen sevgi ve bağlılık demekti. Hz. Aişe, Rasulallah’ın cevabı onu mutlu ettiği için sık sık soruyor.

-Ey Allah’ın Rasulü, kördüğüm ne âlemde?

-İlk günkü gibi.

Ne güzel bir muhabbetti bu. Sevda adına onca kitaplar yazılıyor da bu iki kelime kadar güzel anlatabiliyor mu?

Cahiliye devrini aydınlatan, ilahi ve beşeri aşkı en güzel anlatan ve eş baba olarak tüm insanlığa örnek olan bir Peygamberin ümmetiyiz.

Sadece ailesine ve insanlara da değil diğer canlılara da beslediği sevgi örnek oluyor. Kedisi Müezza, giysisinin ucunda yatıyorken uyanmasın diye hırkasını kesen, Mekke’nin fethine giderken yolda yavrularını emziren köpeği görünce rahatsız etmemek için koca orduyu başka yerden götüren merhamet ve şefkat timsali bir Peygamber’in ümmetiyiz.

Namaz kılmaktan ayakları su toplayan, açlıktan karnına bir de değil de iki taş bağlayan, gecelerini ibadetle geçirip uyuduğunda ise hasırı yatak belleyen ve bize bizden daha çok dertlenen bir Peygamber’in ümmetiyiz.

Peki bizler, Peygamber olmasına rağmen Rabb’ine böylesine aşkla bağlanan ve ibadetlerini fazlasıyla yapan bir Nebi’nin ümmeti olarak onun yaptıklarının ne kadarını yapabiliyoruz? Niyedir bu dünyaseverliğimiz, tumturak için yarış edişimiz? İbadet için çokça vakit ayırmamız gerekirken boş kaldığımızda araya sıkıştırmamız, Peygamberimiz’in “Ümmetim!” diyerek döktüğü gözyaşlarından dolayı utanmamız gerekmez mi?

Nasıl bir Peygamber’in ümmeti olduğumuzu bir kez daha hatırladık hep beraber. Hadi gelin şimdi, yürekten bir Salavat çekip bizim gibi müjdelenen bir ümmete yakışanı yapmaya, Kuran’a ve sünnete uygun yaşamaya söz verelim!

Unutmayalım Rasulullah’ın bizim için akıttığı gözyaşlarını!

Unutmayalım Ümmet-i Muhammed olduğumuzu…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.