Ağacı Görmek

Rüzgarın sesini duymak sanıldığı kadar basit bir eylem değildir. Tıpkı bir ağaca bakmanın çok da basit bir eylem olmadığı gibi.

Eylemlerimiz perde arkasında bir şuur barındırmadığı müddetçe hiçbir anlam ifade etmezler. Eğer fiillerimizin perde arkasında bir şuur barındırmıyorsak örneğin her gün işe giderken karşılaştığımız bir ağaç bizim için sadece sıradan bir ağaçtır. Kalabalık bir durakta araç beklerken uğultusunu işittiğimiz rüzgar bizim için klasik bir doğa olayı olmaktan öteye gidemez. Dolayısıyla şuur aslında bir nevi eylemlerimizin arkasında duran manadır. Aksiyonumuza bilinç kazandırır, hareketimizi mana ile besler. Üstelik hareketimizi mana ile beslediği gibi, rüzgarı işiten kulağımızı, ağaca bakmakta olan gözlerimizi de besler. Sonuç olarak  insan, eylemin mekanizması görevini üstlenmiş olan uzuvlarına şuuru ne kadar yedirebilirse kainattan da aynı derecede lezzet almayı başarmış olur. Aksi takdirde bakmayı görmeye, duymayı farkında olmaya çeviremeyen insanın hayatı plastik bir hayat olmaktan öteye gidemez. Zira şuur eylemin manası olması hasebiyle hayatın da bir nevi ruhudur. Ve ruhu alınmış olan yaşamın adı plastik  bir yaşamdan başka bir şey değildir. Tadı, kokusu, rengi olmayan bir yaşantının yegane problemi hareketin perde arkasında duran mananın yoksunluğudur.

 

Şuur zamanın akışı ile ters bir orantıya sahiptir. Zaman yaşantımızda ne kadar hızlı cereyan ederse şuur da bir o kadar yavaş hareket etmeye başlar. Dolayısıyla zamanın hızlanmasına müsaade etmek şuurlu eylemlerimizin azalmasına müsaade etmektir. Aslında bu ifade “zamanı akışına bırakmak” eyleminin aslında bir nevi şuuru zamanın ellerine bırakmak manasına geldiğini gösteriyor. Zaman hızı sever, şuur ise manayı arar. Hızın olduğu yerde mananın özü bulunamaz. Dolayısıyla zaman hız ile dostluğunu pekiştirmek istediği gibi manayı yok ettiğinin farkında değildir. Zamanı kendi akışına bırakmayı adet haline getirdiğimizde ona bir kapı aralarız. Ona hareketimizin arkasında yatan manayı yok etmesi için müsaade etmiş oluruz. Ve gündelik hayatımızda dahi artık daha az şuurla hareket etmeye başlarız. Çünkü zamanın akışı kontrolü kendi eline almış ve hareketlerimiz artık otomatik hale gelmeye başlamıştır. Bakarız fakat neden baktığımızın bir anlamı yoktur. Okuruz, yazarız, anlatırız, konuşuruz, toplantılar düzenleriz, hızlı adımlarla bir yerlere yetişmeye çalışırız. Fakat durup düşünecek olursak aslında hayatımızdaki birçok eylemin hiçbir manasının olmadığını anlarız. Veyahut heyecanla çıktığımız bir yolda daha en başında belirlediğimiz rotanın artık fazlasıyla uzağında olduğumuzu fark ederiz. Çünkü zamanın hızı şuurumuzu esareti altına almıştır. Üstelik şuur sahibi olan bizlere hissettirmeyecek kadar da usta bir hırsızlıkla yapmıştır bunu.

 

Sonuç olarak eylemlerin şuur sahibi olabilme yolunun  zamanın hızını kesmekten geçtiğini idrak ediyoruz. Yani hakiki çözüm, olayları zamanın akışına bırakmak değil, bir yandan zamanın hızını kontrol etmek ve bir yandan da şuurun eylemle bütünleşmesini sağlamaktır. Bu hareket aslında bize karmaşık bir yapı gibi gözükebilir. Fakat şuur, zaman, mana ve eylem dörtlüsünün bir bütünü temsil ettiğini idrak ettiğimizde zamanın kontrolü ve mananın eylemlerle bütünleşmesinin adeta bir çorap söküğü gibi birbirini takip ettiğine şahit olmuş oluruz.

 

Fiiliyatın şuurunu kaybettiğini idrak ettiğimizde zamanın süratini artıran şey her neyse ondan kısa bir süre uzaklaşmalıyız. Belki iş hayatı, belki uzun süren toplantılar, belki kalabalıklar  vs. Bilincimizi zedeleyen bu anlamsız süratin ateşine kaynaklık eden her neyse onu arayıp bulmalı ve kısa bir süre onunla aramıza mesafe koymalıyız. Zamanı tekrar kontrol altına alıp manayı zihnimize tekrar oturtmanın yolu buradan geçmektedir. Çünkü ağaca bakanlar ağacı görmek istiyorlarsa zamanı yavaşlatmak zorundadırlar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.