Altın Saç – Serdar Gün

Leyla, aldığım cevapla hayal kırıklığına uğradığım çok hatıram var benim. Ya da sormamam gereken sorular konusunda eğitilmemiş de olabilirim. Mesela bir keresinde giyim kuşamıyla, tavır edasıyla ve düşünceleriyle kendimden gördüğüm birisine Ramazan başında “Oruç zorluyor mu?” demiştim, adam agnostik çıktı. Yine bir keresinde yağmurlu bir Cuma günü öğle paydosunda arabayla yanına yanaşıp “Hocam ben merkeze (Camiine anlamında) gidiyorum, götürebilirim.” teklifime, “Evde yiyeceğim ben hocam.” cevabını almış ve dumura uğramıştım. Ne var bunda diyebilirsiniz. Adam Cuma’ya gitmeyebilir. Doğru, ona diyeceğim tabi ki yok ama hani insan bazı şeylerden emindir de aksi bir durum gördüğünde beyni takla atar ya, benim de öyle olmuştu işte. İnsanız, güvenmeden ve inanmadan yaşayamıyoruz. Geçenlerde bir asker dizisinde komutanın hanımı babasının bir terörist olduğunu ve kocası tarafından öldürüldüğünü öğrenmişti. Bu olaydan üç bölüm çıktı mesela. Babalar, anneler iyidir, inanırız ve güveniriz. İmamlar yalan söylemez mesela bizce veya öğretmenler düzgün insanlardır. Bunlar gibi inanmak ve güvenle ilgili sağlam yargılarımız vardır ya, benimkiler de öyle işte. Siz anladınız ve ben çok uzattım farkındayım. İşte benim de böyle yargılarım vardı, hala var, yaşadıkça olacak.

 

Meb’de çalışmaya başlamadan önce yarım dönem ücretli öğretmenlik yaptım. Öğrencilerin “Öğretmenim siz kadrolu musunuz ücretli mi?” sorusuna muhatap olunan zümre var ya, işte o. Bu konudaki yaranın farkındayım onu yazmayı da başka insanlara veya başka bir zamana bırakalım! Kars merkez İmam Hatip lisesindeki üç-beş haftalık stajı saymazsak ilk deneyimim. İlk deneyimim ama benim için farklı bir deneyim. Kendi ilk/ortaokulumda, kendi öğretmenlerimle, kendi oturduğum sıralarda farklı ve limon tadı gibi bir deneyim. Düşünsenize kendi öğretmenlerinizle aynı öğretmen odasında oturuyorsunuz ve dahası onlar size “Hocam!” diye sesleniyor. Limon tadı değil de ne bu? İlk derslerin vazgeçilmez konusu önce kendini tanıtmak sonra öğrencileri tanımaktır. Anayasada yeri yoktur ama hayatın pratikleri içinde vazgeçilmez bir yasadır. Ben de tabii ki öyle yaptım. İlk dersim 6. sınıflara. Derse girip hiç konuşmadan tahtaya kocaman harflerle adımı yazdım (şimdi düşünüyorum da ne kadar cahilce. Ne gerek var böyle şekillere?), müthiş sessizliği “Günaydın!” nidasıyla bölüp “Sağol!” karşılığını alınca bir süre sınıfı ciddi bakışlarla süzüp “Otur!” emrini verdim (Allah’ım ne kadar kötü bir başlangıç). Bu sıralardan geçtiğimi akabinde okuduğum liseyi, ballandıra ballandıra bir marifetmiş gibi okuduğum üniversiteyi, tuttuğum takımı, sevdiğim renkleri, izlediğim dizileri anlatıp masama çekildim ve sağ baştan öğrencileri tanımaya başladım. Adın? Soyadın? Nerelisin? Anne/ Baban ne iş yapıyor? En sevdiğin renk? Dizi izler misin? Hangi takım taraftarısın? Tüm öğrencileri teker teker konuşturuyorum. Orta sıralardan bir kız çocuğunda sıra. Sorularımı sıralıyorum. Adın? Soyadın? Nerelisin? Anne/ Baban ne iş yapıyor?… Bir çocuğun anne babası tabi ki vardır değil mi? İnandığım ve güvendiğim yerdi orası benim demek ki. Ne büyük aptallık… Ölseydim de sormasaydım. O an bir şey olsa, kıyamet kopsa mesela ya da tık diye kalbim dursa da sormasaydım. Dilim kurusaydı da soramasaydım. “Babam öldü, annem başkasıyla evlendi, ben babaannemde kalıyorum.” cevabına ne denilir? Yani bu cevabı aldıktan sonra hangi mimiğinizi kullanabilir veya hangi söz ile teselli verebilirsiniz. Orayı hatırlamıyorum zaten ne dedim, nasıl dedim, ellerimi ayaklarımı hangi şekle soktum inanın bilmiyorum. Elime yüzüme su vururken ki halimi hatırlıyorum. Ellerimi lavaboya koyup aynaya baktığımı ve gördüğüm bembeyaz suratımı hatırlıyorum. O günü takip eden üç gün gece uyuyamamıştım. Sonraki hafta aynı sınıfa dersim olacağı günün gecesi de uyku tutmamıştı. “Nasıl böyle bariz bir hata yaptım.” diye dövündüğüm çok anlar oldu o hafta içinde. Bir öğretmen öğrencisinden suç işlemiş gibi bakışlarını kaçırır mı? Ben o öğrenciden bakışlarımı kaçırıyordum. Çünkü suç işlemiştim…

 

Haftalar geçiyor. Bu süre zarfında öğrenci hakkında detaylı bilgi ediniyorum. Derslerde söz hakkı veriyorum, sıraların arasında dolanırken altın saçlarına dokunuyorum, benim için herkesten farklı olduğunu hissettirmemeye çalışıyorum ama muhtemelen belli oluyor. Gitgide çocuklarla üzerimizdeki yabancılığı attık tabi ki. Onlar beni, ben onları iyi tanımaya başladım. İyice kaynaştık. Gelip din ile ilgili sorular sorma cesaretini göstermeye de başladılar. Bilirsiniz dini konular ve özellikle cin işleri bu yaştaki çocukların favorileri. Bıkmadan cevaplar veriyorum. Bahçe nöbetçisiyim. Çocuklar etrafımda, inanılmaz sorular geliyor. Zil çalıyor, herkes dağılıyor ama o gitmiyor.

 

-Öğretmenim size bir soru sorabilir miyim?

 

+Tabi ki buyur!

 

-Öğretmenim benim babaannem ben ve kardeşime bakıyor. Babaannem cennete gider mi?

 

+Gider tabi ya. Gitmez mi? … (uzunca konuşma, uzunca kendimi affettirme isteği, gönlüne ferahlık…)

 

Vicdan böyle rahatlar mı Leyla? Evet rahatlamadı benimki de. Hala bazı zamanlar canım öyle yanıyor ki. Babası ölmüş dahası annesi başkasıyla evlenip kardeşi ve onu babaannesine bırakmış. Annesi mi suçlu ben mi? Ben bunun cevabını uzun zamandır veremiyorum Leyla. Belki o bunları çoktan unutmuş, hatta beni bile unutmuştur. Peki ben bana cevap verirken ki gözlerini nasıl unutayım? İnşallah babaannesi cennete gider de ahirette yüzüne bakacak yüzüm olur… Affet beni altın saç, bu patavatsız ve toy öğretmenini affet, o kendisini affetmese de affet!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.