Babamın Sandalyesi

Ömer otobüsten indi ve koşar adımlarla fakülte binasına giden yola girdi. Fakülte uzak değildi fakat yol epey dikti. Tüm gece mülakata hazırlandığından başında ‘geliyorum’ diyen migrenin sinyallerini hissediyordu. Yokuşu tırmanıp fakültenin kapısına vardığında derin bir nefes aldı. Saatine baktı beş dakika erken gelmişti. Hemen solundaki banka yöneldi ve oturdu. “Ya bu seferde olmazsa?” diye aklından geçirirken yan tarafındaki iki kişinin konuşmasına istemeden de olsa kulak misafiri oldu. Biri diğerine “benim yerim garanti abi” diyordu. “Hocalardan biri, babamın çok samimi bir dostunun arkadaşı çıktı. Biz de kulağına fısıldadık tabii. ‘ben ayarlarım, siz merak etmeyin’ demiş.” Ömer bunu duyunca kendini kötü hissetti. Aynı şekilde mülakatı yapacak hocalardan biri Ömer’in de ulaşabileceği bir kişiydi fakat Ömer daha önceki mülakatlarda yapmadığı gibi yine hak geçer düsturuyla bu yolu tercih etmemişti. Hem her mülakat günü evden çıkarken annesi ona: “Sen onlara bakma oğlum, hayat erdemlilere torpil geçer” demez miydi? Derdi ya. Kaçıncı olduğunu unutmuştu. Beş, altı, yedi, belki on. Başarısız olsa belki bırakıp başka şeylerle uğraşırdı ama girdiği hiçbir mülakatta başarısız olmamıştı ona göre. Sorulan soruları güzelce cevaplamış ve hedeflerini teker teker anlatmıştı. Hocalar tebrik edip başarı temennilerinde bulunuyor sonra da güzelce ümit verip uğurluyorlardı. Fakat aradan birkaç saat geçip internet sitesindeki sonuçlara bakınca her seferinde aynı senaryoyla karşılaşıyordu: Başarısız.

Yavaşça kalktı, sağa sola bakmadan mülakatın olacağı salona doğru ilerledi. İlerledikçe belirginleşen kalabalık mülakat salonunun yerini belli eden bir işaretti. Baş ağrısı biraz daha şiddetlenmiş, yanına heyecan ile karışık endişenin getirmiş olduğu reflüyü de eklemişti. Yemek borusu ve midesi alev alev yanıyordu. Yavaş adımlarla salonun kapısına geldi. İnsanların bir kısmı elindeki not kağıdını hıfz eder gibi odaklanmış, bir kısmı da cep telefonuyla ilgileniyordu. Biraz tenha bir kolonun hemen yanına geçip beklemeye başladı. İsmi okunan kişiler sırayla içeri giriyor, çıktıklarında mülakata girecek olanlar tarafından bir mülakata daha tâbi tutuluyorlardı. “Ne sordular? Zor muydu? Ne söyledin? Nasıl karşıladılar? Senin not ortalaman kaçtı?” O sırada Ömer’in ismi okundu: “Ömer Erkin, burada mı?” Ömer elini kaldırıp burada olduğunu belirtti ve salona yöneldi. Baş ağrısı ve mide yangısı artmış, heyecanı yerini tamamen endişeye bırakmıştı? “Ya bu kez de olmazsa?” İçeri girdi, jüriyi başıyla selamladı, kendini tanıttı ve jüri içerisindeki en kıdemlinin gözüyle işaret ettiği fanustan bir kağıt çekti. Kağıdı usulca açtı. İçerisindeki kalın puntolarla yazılmış soruyu dikkatlice okudu, detaylıca cevapladı. Cevaplarken jürinin her biri Ömer’in her cümlesinde onaylar gibi kafa salladı. Ömer bir konferansta kitlelere hitap ediyor gibi cevabını el hareketleri, jest ve mimikleri ile destekledi. Son cümlesini söylediğinde jürinin bir kısmı alkışladı geri kalanlar ise gayet samimi bir şekilde tebrik etti. Ömer teşekkür ederek salondan çıkarken etrafına doluşan kişiler Ömer’i de düşük bütçeli bir mülakata tâbi tuttular. Ömer soruları sabırla cevaplayıp çıkışa doğru ilerledi. “Bu sefer olacak inşallah” diye düşünürken çalan telefonun sesiyle irkildi. Arayan abisiydi. “Nasıl geçti mülakatın evlat, bu sefer olacak mı?” dedi abisi. Abisi Ömer’e evlat diye hitap ederdi. Aralarında on dört yaş vardı. Babasının ölümünden sonra evin her şeyiyle abisi ilgilenir olmuştu. Ömer de abisini babası gibi görüyordu hani. Bir süre mülakat üzerine sohbet ettiler. Telefonu kapattığında Ömer fakülte kapısından çıkmış, bayırı inmiş, otobüs durağına gelmişti. Midesindeki yangının sönmüş, başındaki ağrının da dinmiş olduğunu hissetti. Cebini yokladı, otobüse binecek kadar ancak parası kalmıştı. Yaklaşık on beş dakika sonra otobüs geldi. Önündekiler zaten Ömer’den erken binme fırsatı bulmuştu. Ömer bir de kendisinden sonrakilere yol verince otobüsün en önünde şoföre epey yakın bir yerde sıkış tıkış gitmek zorunda kaldı. Solundaki demire sıkı sıkı tutunmuştu. Az biraz elini gevşetse tepetaklak olacakmış gibi geliyordu. O şekilde bir müddet gitti. Oturduğu mahalleye yaklaştıkça otobüs iyice boşalmış, inmesine beş durak kala Ömer artık oturabilecek duruma gelmişti. Oturdu, çantasını dizlerinin üzerine koydu. Elini cebine attı, telefonunu çıkardı, hemen fakültenin sitesine girdi. Duyuru bölümünden mülakat sonuçlarının olduğu bölüme tıklayıp sayfanın açılmasını seyretti. Başı ve midesi yine alarm verir gibi oldu. Sayfa açıldı, biraz ortalara gelince alınacak iki kişi arasında ismini göremedi. Dahası yedek listesinde bile adı yoktu. Canı öyle sıkılmıştı ki, otobüste olmasa ağız dolusu küfrederek feryat figan ağlardı. Elini ağrıyan başına masaj yapmak için kafasına götürdü. Tam şakaklarını ovalarken “evlat müsaade edersen önümüzdeki durakta ineceğim” dedi yan koltuktaki ses.

Kafasını hafif kaldırıp buyur etmek üzereyken yüzüne takıldı gözü. Yanında oturduğu tombul, sekiz köşe kasketli, uzun pardösülü tanıdık kokulu amca, babasının arkadaşı Kasım Beydi. Otobüsün sıkışıklığı ve kendi derdi içerisinde fark etmemiş olacaktı Kasım Bey’i. Kasım Bey Ömer’i görse de tanımamıştı. Onu en son dokuz on yaşlarındayken babasının yanında görmüş, daha sonraları ise hiç görmemişti. Ömer ve ailesi babasının ölümünden sonra birkaç sokak öteye taşınmak zorunda kalmışlardı. Ömer’in babasıyla iyi arkadaştı Kasım Bey. Her gün olmasa da haftanın üç-dört günü oturup dükkanında çay içerler, gündem hakkında sohbet ederlerdi. Hacca gidip geldikten sonra Kasım Bey’in gündemi değişmiş, hayatının merkezine Allah’ın rızasını koymuştu. Gündemine Allah’ın rızasını koyduğu zamana yetişememişti Ömer’in babası. Ömer Kasım Bey’i ve o güven veren kokusunu tanıdı. Bir anlığına çocukluğuna gitti Ömer. Dükkandayken içtiği oraletin tadını, oradaki sobanın sıcaklığını, derilerin keskin kokusunu anımsadı. Bir de Kasım Bey’in müşfik tavrını. Çok severdi Ömer’i. Tüm bunları düşünürken otobüs durağa yaklaşmış ve Ömer Kasım Bey’e müsaade etmişti. Tanıdık yüz, koku ve duygular Ömer’in yaşadığı hayal kırıklığını hafifletmiş hatta ortadan kaldırmıştı. O gecesi karmakarışık duygular, ilginç rüyalar eşliğinde geçti Ömer’in. Babasını gördü mülakat salonunda, Kasım Bey ise jüriydi. Derken bir radyo bozuk sesiyle “kimseye etmem şikayet” çalmaya başladı. Soru soran o, cevaplayan annesiydi…

Sabaha karşı gözünü açtı, doğruldu yatakta. Sabaha yüksek lisans dersi vardı, cebinde beş kuruş para yoktu gitmek için. Babasından kalan emekli maaşı da kira, fatura, mutfak masrafı derken bitiyordu. Yüksek Lisans öğrenimi için aldığı burs da bitmişti. Abisinin iş durumu iyi olmadığından ona da bir şey demek içinden gelmiyordu. Düşündü, ya iş için torpil yapıp ömür boyu hem minnet altında kalacak, hem kul hakkına girecek hem de karakterinden ödün verecekti ya da karakterinden ödün vermeyecek, akademik ilanları takip etmeyi bırakıp kendi işini görebilecek kadar maaş alabileceği bir işe girip hem çalışacak hem de yüksek öğrenimini bitirecekti. Epey düşündü. İkinci şık birincisinden daha fazla sindi yüreğine. Akademi işini tamamen rafa kaldırıp ilk yapacağı şey iş aramak olacaktı yeni günde. Uyumadı. Saat yediyi bulunca yan odada uyuyan annesinin yanağına bir öpücük kondurup düştü yola. Aklında aslında Kasım Bey’e gitmek yoktu. Ama kalbi ve ayakları onu Kasım Bey’in dükkânına yönlendiriyordu. Yavaş yavaş, dükkân camlarına göz gezdire gezdire epey yol kat etmişti. Eski mahallesine yaklaştığında çocukken gezip tozduğu yerleri gördü. Taşını toprağını görünce yakın bir dostunu görmüş gibi coştu içi. Sokakları içine çeke çeke eski evlerinin önüne ulaştı. Hatıraları hücum etti beynine. Bir süre oturup kaldırım taşına, yıllar öncesine gitti. Babası, işten gelirkenki yorgun hali, elindeki file, filenin içindeki çikolata, babasının elini tutup minik adımlarla gittiği Cuma namazı, abisinin haylazlıkları, ölüm, tabut, ağlamalar ve göç. Kalktı yürüdü. Kasım Bey’in dükkânının önüne kadar türlü düşüncelerle geldi. Durdu, bir resim çeker gibi dükkâna odakladı gözlerini. Tahtaları yağmurdan eskimiş ve boyaları yer yer dökülmüştü kapı ve pencerenin. Dükkânın tabelasından bazı harfler silinmeye meyletmiş, tabelanın bazı yerleri paslanmıştı. Asıldığı tavandan da ha düştü ha düşecek gibi emanet duruyordu. İçeriye yöneltince gözlerini yıllar önceki düzenin hala korunduğunu gördü. Isındığı soba, oturup oralet içtiği tabure, babasının sandalyesi, ayakkabı bağcıkları, sanki yüzyıllardır yerinden kıpırdamamış gibi Kasım Bey. Girdi, selam verdi. Karşılığını da oldukça sıcak aldı. Oturdu Kasım Bey’in karşısına. Kasım Bey önce eline, sonra ayağına baktı. Ne elinde bir poşet vardı Ömer’in ne de ayakkabısının herhangi bir yerinde yırtık sökük. Kasım Bey neden geldin edasıyla gülümserken Ömer söze girdi. “Kasım amca ben Ömer, hatırladın mı beni?” Kasım Bey gözlerini kısarak ve daha dikkatlice baktı, baktı. “ Mehmet’in oğlu, Laz Mehmet”. Babasına Laz Mehmet derlerdi. İnattı, sarı saçlı mavi gözlüydü, burnu da biraz uzun ve kemerliydi. Kasım Bey ayağa kalktı, kollarını kocaman açarak Ömer’e sarıldı. Dertleşmeye başladılar, çay üstüne çay bir de oralet. Saatler birbirini takip etti, Ömer ne var ne yoksa bir bir anlattı Kasım Bey’e. Epey dertleştiler. Bir ara Kasım Bey öğle namazı için müsaade istedi Ömer’den. Kalktı abdestini aldı, namazını eda etti, geldi. “Ömer” dedi. “Benimle çalışır mısın? Hem artık yaşlandım, işlerimi yetiştiremiyorum hem de muhabbet edecek bir dosta ihtiyacım var. Siparişleri de götürürsün hem. Elinin emeğini de eksik etmem, neyse veririm. Hem senin işin görülsün hem benim. Gel benimle birlikte çalış. Ders saatlerine göre de kendine bir program ayarla, kalan vakitlerde yanımda ol. Ne dersin?”. Ömer düşündü, hem çalışacak, hem öğrenecek, hem eskileri yad edecek hem de eline az da olsa para geçecekti. Zaten bunu aramıyor muydu? “Olur, Kasım amca” dedi. “Ama bir şartla, babamın sandalyesinde oturacağım ve her gün bir oralet hakkım olacak.” Gülüştüler, sarıldılar…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.