Beyaz Kaplı Defter!…

Akşamüstü işyerinden eve dönen Hasan Ali, her zamanki gibi ilk önce mutfağa yöneldi. “Hayırlı akşamlar cennet kokulum, Nasılsın!?” dedikten sonra,  annesinin ellerinden öperek boynuna sarıldı. “Babam nerede?” sorusuna, annesinin “Baban odasında, kitap mı okuyor, roman mı yazıyor, ney mi üflüyor, bilmiyorum?” cevabıyla, babasının odasına doğru yürüdü.

Babasının bir kütüphaneden farksız olan odasının, hakikaten insanı büyüleyen mistik bir havası vardı. Kategori, içerikleri ve dillerine göre raflarda yerlerini alan kitapların büyük bir kısmı, dedesinden kalma kitaplardı.

Her yanı kitaplarla, ortası rengârenk menekşe ve çiçeklerle donatılmış olan odanın kapısı açık, kapı hafifçe aralıklıydı. Kapıya vurmak için eğildiğinde, bir kez daha aynı manzara ile karşılaşmıştı. Babasının elinde yine o “beyaz kaplı defter” vardı. “Babamı bu kadar derinden etkileyen, okurken; onu halden hale sokan bu esrarengiz defter de neyin nesi, kime ait olabilirdi ki?”  diye düşündü. Kapıyı çaldıktan sonra “İçeri girebilir miyim baba?” diyerek izin istedi. Defteri kapatıp raftaki yerine koyan babası “tabi ki oğlum. Buyur, hoş geldin” dedi. Babasına ait bu çalışma odası, ona da huzur vermişti.

Baba-oğul, günün kısa bir değerlendirmesini yaptıktan sonra Hacı Ali: “Bu defter kimin babacığım, bizden bile sakındığın bu defterde neler yazılı?” diye sorar? Duymamazlıktan gelir, kitaplığın pencere kenarındaki en alt rafına doğru yönelir babası. Cebinden çıkardığı anahtarla, rafın altında kilitli duran dolabı açar. “Gel oğlum, bak sana neler göstereceğim?” der. Bu kez başka bir merak sarmıştır Hasan Ali’yi. İçinden, “Hayrolur inşallah?” diyerek, babasının kapağını açtığı dolabın içine bakar.  Farklı model, renk ve ebatlardan oluşan yirmiye yakın metal oyuncak araba vardır dolapta. Kendince bir anlam vermeye çalıştıysa da nafile…

Ansızın, “Benim için bir sermayedir bu oyuncak arabalar” deyiverir babası. Bu söz üzerine merakı ve şaşkınlığı daha da artmıştır Hasan Ali’nin. “Küçük bir çocukken, her alışverişe gittiğimizde, bir tane almama müsaade ederdi babam. Yeni aldığım arabayla diğerlerini, sıra sıra halıya dizmekten büyük mutluluk duyardım. Ben arabaları izleyip mutlu olurken, rahmetli babam da beni izlemekten mutlu olurdu oğlum. Yani bu metal oyuncak arabalar, benim çocukluğumu ve geçmişimi barındırıyor” der. Hasan Ali tarifi mümkün olmayan karmaşık duygular içerisindedir. “İşte” der, babası. “Babamın özlemini gidermek için bazen bu oyuncak arabaları çıkarır severim. Yani evlat! Bu küçük metal oyuncak arabalarda bir yaşam saklıdır” diyerek, dolabın kapısını kapatır.

“Buna hakkın var babacığım” diyerek cevap verir Hasan Ali. “Seni anlıyorum, merak etmeyesin, sermayen, sermayem olacaktır inşallah” sözüyle, babasını rahatlatmaya çalışır. “Ama benim asıl merakım şu beyaz kaplı defter der” tekrar. Zamanı gelmiştir, defteri de konuşma vaktiydi artık…

“Peki” diye cevap verir babası. “Al! Merak ettiğin o defteri incele” Defteri almak için elini uzattığında, kalbi yerinden fırlayacak gibi çarpıyordu Hasan Ali’nin. Rafta duran defteri alır, usulca yaprakları çevirmeye başlar. Veciz cümlelerin yer aldığı defterde ilk okuduğu şey: Peygamber Efendimizin (s.a.v),  “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de (gerçek anlamda) iman etmiş olamazsınız.” (Müslim, Îmân, 93; Tirmizî, Sıfâtu’l-Kıyâme, 56) hadisi şerifi olur. Bu muhteşem hadisin kalbinde oluşturduğu huzur ve sekinet ile defterin sayfalarını çevirmeye devam eder. Bu kez, “Günümüzün an kârlı kazancı İNSANDIR. Bugüne kadar kaç insan kazandınız?…” soru cümlesiyle hemhâl olur. Başka bir sayfada: “İnsan kalbi gizli hazinelerle doludur, maharet hazinenin kapısı açabilmektedir” sözüyle gizli hazineleri keşfe çıkmaya çalışır. Sayfaları çevirmeye devam eder ve “Huzurlu yaşamanın ölçüsü ‘adalettir’. Ölçüyü kaybeden, her şeyi kaybeder” cümlesini okuduğu an, vicdanıyla yüzleşir.  Sayfaları çevirdikçe heyecanı ve hayranlığı artmaya başlar Hasan Ali’nin. “Haksızlığı meşrulaştırmaya çalışmak cinayete teşebbüs, meşrulaştırmak cinayettir” ifadesiyle, o an kendi hakkaniyet terazisini kontrole koyulur. Dedesine ait olan bu ifadeler sonrası, gözlerini kapatır, bir an düşünmeye başlar…

Adalet terazisinin bozulmaya yüz tuttuğu,  vicdanların cüzdan aralıklarına hapsedildiği, dünya ve mal hırsının “insan”nın önüne geçtiği, kalbî hastalıkların derinleştiği günümüzün şifasının “sevgi” olacağını, “sevgi” dışında hiçbir gücün insanı fethedemeyeceğini, geçmişte olduğu gibi her türlü değişimin ancak ve ancak “sevgi”nin mührüyle gerçekleşebileceği sonucuna varır…

Kapatır defteri. Başını kaldırdığı an, babasıyla göz göze gelir Hasın Ali. Üniversiteye başladığı yıllarda babasının: “Mutluluğun, huzurun ve başarının yolu çalışmaktan geçer. Ancak!… İnsanı merkeze koymayan bir çalışmanın, bir ideolojinin, bir sistemin ömrü kısa olur. İnsanı sev ki Allah da (c.c) seni sevsin” nasihatini hatırlar. Yüzünden eksik etmediği tebessümüyle ellerini öper, doya doya sarılır babasına. O günden sonra babasını halden hale sokan “Beyaz Kaplı Defter”den kendisi de nasiplenmeye başlar…

İşte gerek dedesinin, gerekse babasının “insana” ilişkin sözlerinin kaynağı,  ilahî pınardan akan o berrak suyun devamı olan damlacıklardır.

Sevgisizlik sadece kalpleri karartmıyor…

Sevgi tohumlarının ekil(e)mediği bir dünya,  suni aydınlatma cihazlarıyla aydınlatılsa bile, hakikatte karanlıktır…

Kararmış, sevgiden nasibini almamış bir kalp, her türlü fenalığı yapmaya meyilli olur.

Sevgiyle kalın…

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.