Bir Bookstagram’ın Güncesi 4

“Penceresine oturmuş yaşlı bir insan ne düşünür martılara bakarken?

Yakın geçmiş canlanır mı hatıralarla gözlerinde?

Kimi mutlu, kimi mutsuz, kimi sıkıntılı, kimi sevinçli onca anının arasında denizin kokusunu, çayın tadını, ılık ılık esen rüzgârların tüylerini diken diken yapışını, tebessümleri ve gözyaşlarını ve güvercinleri anar mı?

Yalnız pencerelerin önündeki misafirleri anlar mı, hatırlar mı hatıraları?

Tebessümler yakın geçmiş gibi iyi hissettirir mi hatırladıkça?

Sahi… Sizce göç ederken kuşlar anıları da toparlayıp götürürler mi?

Hepsini değil elbette yalnızca sıkıntı verenleri ve özlenmeyenleri…

Hem… Ne kadar uzun bakılırsa gerçekleşir hayaller?

Yani… İnsan şu pencere kenarında kuşlar tarafından dahi terk edilir mi?

Yoksa adına yalnızlık dedikleri gelemeyecekleri beklemek mi?

Onca manzarasız metropolün gri tonlarının arasında kendisine bakan iki gözün, biraz sonra sabırsız bir şekilde kaleme sarılarak, hissiyatını en içten şekilde kabulleneceğini bilir mi bir insan dışarıya bakarken?

Ya ben…

Yeni adım atmaya başlamış oğlumun geleceğini göremezken, geçmişine bu kadar tutunmam, her hareketinde birkaç ay öncesine geri dönerken, büyüdükçe hatıralarında boğulmam engellenebilir mi?

Özler miyim şimdi ki gibi gelecekte de her şeyini?

Ya da büyür müyüm sonunda onunla beraber, yaşlanıncaya kadar mutlu olacakmış gibi…

Ya büyürsem ve o da büyürse, avuçlarımdaki minik ellere tutunamazsa ellerim!

Belki de…

Pencere pervazına dayanır o küçücük yürek atışlarımın sevinci ve umuduyla gelişini beklerken, gözleri pencerelere bakan, çantasındaki kalemi her an çıkarmaya hazır meraklı bakışlarla karşılaşırım…

Birileri yazar yalnızlığımı, ben de kendim yazdım sanırım…”

 

Mayıs ayının ilk haftasında okuduğum kitaplardan çok insanların hali etkiledi beni. Artık bir yaş daha almış olmanın verdiği karamsarlığı yaşadım ilk defa içimde. Yirmili yaşlarım geride kaldı nihayetinde. Doğum günüme sayılı günler varken kitaplara dökmek istedim içimi.

Amin Maalof’un Doğunun Limanları kitabı ile aya açılış verdim bu yüzden de. Sermerkant ve ikisi arasında kaldım ama ilk olarak bunu okumaya karar verdim. Osmanlı İmparatorluğu’nu, etnik çatışma ve çözelmeyi, dillerin ve dinlerin tanışma noktasını kendi tarzı ve bakış açısıyla anlatmış yazar. Lübnan’dan Paris’e uzanan bir aşk hikayesi ile sizi zora sokarak çatışacağınız fikirler sunmuş açıkçası.

İkinci kitabım ise Stefan Zweig’in Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu kitabıydı. Çocukluğundan itibaren hayatının sonuna kadar bir adama âşık olan ve onu karşılıksız seven bir kadının hikayesini anlatıyordu. Bu yüzden de okurken kızıyorsunuz zaten. Bu da Stefan tarzı siz de biliyorsunuz.

Daha sonra Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku kitabını okudum. İsmini o kadar çok beğenmiştim ki kitabın içeriğini merak etmekten alamadım kendimi. Lakin içeriği ile bağdaşmayan bir yanılgı içine düştüm. Beklentilerim karşılanamadı. Sokak dili demek istemesem de kullanmadığım ve okumayı sevmediğim bir tarz ile vasat bir anlatım tarzıyla yazılmış kitabı bitirmeye çalışmak zor geldi. Ve ilk Halil Cibran kitabı olarak Ermişin Bahçesi’ni merakla okudum. Fakat Ermiş’in devamı olduğunu maalesef sonradan öğrendim. 12 yılını geçirdiği kentten ayrılarak denize açılan El-Mustafa doğduğu adaya annesiyle babasının öldüğü bahçeye döndü. Müritleri ile bir araya gelerek onlara ayrılıktan, acıdan ve zamandan bahsetti. Sevemedim. Çünkü El-Mustafa adı beni ciddi manada rahatsız etti. Kültürel ve etnik açıdan da, İslami bağlamda da çok uzak buldum kendime.

Halil Cibran’dan sonra Stefan Zweig’in Mecburiyet kitabını okudum. Savaş karşıtı görüşlerini her daim dile getirmiş olan bir yazar. Zaten Birinci Dünya Savaşı boyunca da bu görüşlerini daim yaymaya çalışmış. Mecburiyet’in ana karakteri bir ressam. Savaş sırasında askere alınmamak için İsviçre’ye kaçıyor. Konsolosluğa davet edildiğinde, karısının şiddet karşıtı duruşuna ihanet etmemesi yolundaki telkinlerine karşı çağırıldığı yere gitmek zorunda olduğuna inanıyor.

Görev duygusu, savaş karşıtlığı ve karısına duyduğu sevgi arasında bocalıyor. Stefan Zweig muhtemelen kendi duygularını ve savaşa bakış açısını bir hikâye kurgulayarak kahramanının dilinden anlatmaya çalışmış.

Mecburiyet’ten sonra Gitanjali İlahiler’i okudum. Türkiye’ye bu kitabın gelmesine Bülent Ecevit vesile olmuş. Çevirisi tamamen ona ait. Hint felsefesini sergilemeye çalışan, mistik metinler altında zaman zaman farklı noktalara kaçan, teolojik aforizmalarla kafa karıştıran bir kitap olduğunu düşünüyorum. Beğeninin ciddi manada fazla olduğunun da altını çizmek istiyorum.

Daha sonra okuduğum Küçük Kara Balık’ı okudum. Ömer’le beraber üç gece üst üste okuma rutinimiz oldu. Tekrar tekrar okuduk aynı kitabı.

Sonra ise Bütün Şiirlerinden Seçmeler ile Rainer Maria Rilke okudum. Cahit Zarifoğlu’nun röportaj makalelerini okuduğumda bu isimle tanışmıştım. Merak ettiğim bir şair olduğu için bu yayınevinden çıkan kitabını da okumadan yapamadım.

Daha sonra ise Alice Harikalar Diyarında’yı okudum. Ama kitap hali açıkçası pek hoşuma gitmedi. Hem konu farklıydı hem giriş noktası ve çıkış noktası bizim bildiğimiz gibi değildi.

Daha sonra Altın Gözde Yansımalar kitabını okudum. Bu aslında ufak bir roman. Konusu ise şöyle ki; Carson McCuller ABD’nin Güneydoğu eyaletlerinden birinde barış zamanı yaşanan bir hikâyeyi anlatıyor. Romanda beş kişi var öne çıkan. Ama birbirleri ile olan ilişkileri hem karışık hem de tasvip edilmeyecek cinsten.

Bu kitaptan sonra Halil Cibran’dan Kum ve Köpük kitabını okudum. Yazarın küçük kâğıt parçalarına ve defterlerine karaladığı aforizmaları ve şiirleri toparlanmış ve bir kitap haline getirilmiş sanki, bu da bir nevi otoportresini oluşturmuş. Söylendiğinde göre; Beatles üyesi John Lennın’u bir trafik kazasında yitirdiği annesi için yazdığı “Julia” adlı eserinde buradan satırlara yol vermiş.

Bu kitaptan sonra ise yine bir Stefan Zweig kitabı olan Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat kitabını okudum. Bir kadının hayatını bütünüyle değiştiren 24 saatlik bir hikâyeyi anlatıyor. 1920’li yılların sonralarında Avrupa’nın “kibar” tabakasının aslında ne kadar iki yüzlü ve ahlak yönünden ne kadar vasat olduğuna yönelik eleştirel bir bakış açısı sunuyor. Ciddi manada da beğeni topluyor.

Daha sonra Halil Cibran’ın Ermiş’ini okudum. Ermiş’in Bahçesi ile sözler ciddi manada benzerlik taşıyordu. Kitap çabucak bitti. Böylelikle Oscar Wilde’in çocukken okuduğum kitabı Mutlu Prens’i okuyabildim. İlk defa 1888’de yayınlanmış. Masal kitabı olan değerlendirildiğinde Oscar Wilde buna karşı çıkmış ve:

“Yediden yetmişe çocuk ruhlu insanlar, şaşırma ve sevinme gibi çocuksu yetilerini koruyanlar için.” demiş.

Wilde masallarda bencilliği, duyarsızlığı gözler önüne sererek eleştiriyor. Beş masal bir kitapta yer alıyor. Ana masal karakterleri bazen hatalarını anlayarak pişmanlık duyuyor ve güzel davranışlar sergiliyor. Bazen ise gözlerini kör eden kibir de boğuluyorlar.

Bir Halil Cibran kitabı daha ay sonuna koyabildim. Yazarın ölümünden sonra yayınlanan Gezgin kitabını okudum. İnsana özgü duyguları, yanılgıları ve duraksamaları çözümlüyor kendince eserinde. Hatta tıpkı bir yol kavşağındaki gibi tesadüfi karşılaşmalar ile olayların sonlanabileceğine inanıyor. Sanırım yazım dili ruhuma sinmedi Halil Cibran’ın. Bu kitabı da bana keyif vermedi. Ama daha okumadığım birçok kitabı var. O yüzden önyargılı ve peşin hükümlü olamıyorum.

Son olarak Doktor Ox’un Deneyi’ni okudum. Tanıtım yazısına yer vererek bu ay ki yazımı tamamlamak istiyorum.

“Hikâyemiz, Flandre’da hayali Quiquendone kentinde geçer. Kentin sakin, ölçülü, tutumlu ve ağırkanlı insanları yüzyıllardır hiçbir konuda aşırılığa kaçmadan, herhangi bir duygu belirtisi göstermeden, uyum içinde son derece durağan bir yaşam sürmektedir. Yöneticileri bile yaşamları boyunca inisiyatif kullanmadan, hiçbir önemli karar almadan bu dünyadan göçüp gitmektedir. Ancak Doktor Ox’un sözde kenti aydınlatma projesiyle gelişi Quiquendone’da bir şeyleri değiştirecektir.

Doktorun gizli bir gündemi vardır ve bunun için kent halkını kobay olarak kullanmaktan
çekinmeyecektir. Zira bilim vicdansız kişilerin elinde tehlikeli olabilir. Jules Verne ince ironisinin her satırına sindiği bu eğlenceli novella da, dünyadan kopuk yaşayan, orta çağla bağlarını koparmamış küçük bir kentin Flaman sakinlerinin çoktan miadını doldurmuş yaşam biçimlerini hicveder. Hikâye Alman asıllı Fransız besteci Jacques Offenbach’ın Doktor Ox adlı operasına da konu olmuş, librettonun yazımına bizzat Verne de katkıda bulunmuştur.”

Yeni bir yazıda görüşene dek Hoşça Bakın Zatınıza…

Muhabbetle…

 

KİTABIN ADI KİTABIN YAZARI YAYINLANDIĞI YAYINEVİ SAYFASI
Doğunun Limanları Amin Maalouf Yapı Kredi Yayınları 183
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu Stefan Zweig TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI

 

 

68
Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku İlhami Algör İletişim Yayınları 59
Ermişin Bahçesi Halil Cibran TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI

 

 

56
Mecburiyet Stefan Zweig TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI

 

 

50
Gitanjali İlahiler Rabindranath Tagore

Çevirmen; Bülent Ecevit

TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI

 

 

56
Küçük Kara Balık Samed Behrengi Kırmızı Kedi Çocuk Yayınları 64
Bütün Şiirlerinden Seçmeler Rainer Maria Rilke TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI

 

 

128
Alice Harikalar Diyarında Lewis Carroll TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI

 

 

112
Altın Gözde Yansımalar Carson McCullers TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI

 

 

104
Kum ve Köpük Halil Cibran TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI

 

 

83
Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat Stefan Zweig TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI

 

 

80
Ermiş Halil Cibran TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI

 

 

56
Mutlu Prens Oscar Wilde TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI

 

 

56
Gezgin Halil Cibran TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI

 

 

72
Doktor Ox’un Deneyi Jules Verne TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI

 

 

96

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.