“Bizimdir” Desin!

İki bin yedi yılı…
Zannedersem mart, nisan ayları…
İnternette ilahi, Kâbe resimleri, Medine resimleri’
Gibi şeyler bulmaya çalışıyor idim yeni yeni…
Ergenlik yaşımda İslâm’a ısınıyor idim yeni yeni…
Derken karşıma bir site çıktı…
Sitede ilahi de var, dini resim de var ha!
Bir de ismi Abdullah Fârûkî el-Müceddîdi
Olan bir zâtın târihçe-i hayâtı çıktı tam karşıma…
Seyyid soylu imiş anneden, babadan Hz. Ömer’in torunu imiş.
İmâm-ı Rabbânî’nin soyundan, Pîr Abdülkâdir’in yolundan imiş…
Gençliği Bitlis, Siirt, Malatya gibi illerde geçmiş…
Genç yaşta muhterem pederini dâr-ı bekâya uğurlamış!
Tam da o gün bir mürşide kavuşmuş!
Mürşidi Fersâfî’den icâzetini, emânetini almış
Sonra yol gösterilmiş Ankara’ya,
Hacı Bayram-ı Velî’nin yurdu olan Zü’l-fadıl’a
Zü’l-fadıl derler, mânâsı ‘çok faziletli, faziletliler yurdu’ ola!
Derken Cumhuriyet Dönemi’nde hazmedememişler köyün adına.  Demişler köyün adı “Sol-fa-sol” olsun bundan sonra!

Okudum ki bu zât, bir ömür Rasûlullah için yanmış…
Bir ömür Hz. Fatıma Annemiz için “Oy anam!” deyū ağlamış.
Gözlerinden kanlar akana dek “Şâh Hüseyin!” deyū çağlamış!
Ashabı ve ehl-i beyti sevmek, yolumuzun esâsıdır demiş.
Sünnetlere o denli bağlıymış ki;
Yol çamur olsa bile sağdan gidermiş.
Sehven bir sünneti atlasa;
Üşenmez, erinmez o sünneti ihyâ edermiş.
Yolumuzun esası sünnettir, her sünneti ihyâ etmek, bir nefis tezkiyesi demiş!
Tâliblerine Kâdîri ve Nakşibendî tarikatından dersler verirmiş…
İmammış, öndermiş, mürşidmiş; “tâkib edilesi” bir kandilmiş!
Ziyâsının şavkı bütün Anadolu’ya yetişmiş!

Ben “şeriât adamıyım!” dermiş.
Hatta günlerden bir gün haccdan dönen bir hocaefendiyi ziyarete gitmiş.
Demiş: “Allah hacılığınızı kabul etsin!”
“Allah râzı olsun, hocaefendi!” deyû cevaplamış
Hoca hanımına ve kızına demiş ki:
“Ey kızım ve ey hanımım, öpün bakalım şeyh efendinin elini!”
Ömer evlâdı, dedesi misâl; celâllenmiş!
Ömerî damar, Ömerî helecan o içte kabarmış!
“Ey hoca, bu haram değil mi, şeriâta ters değil mi?” diye sormuş.
O câhil hoca: “Biz haram duvarını yıkalı çok oldu.” demiş.
Ömerî damar, Ömerî buğz şahâ kalkmış:
“Ben 40 yıldır haram duvarı, şeriat duvarı yıkılmasın diye bekçiliğini yapıyorum.” demiş…
Kendisi “Ben şeriât adamıyım.” dermiş!

Yıl 2007… Yâdımdaki doğru ise; mart, nisan ayları…
‘Fârûkî’ derler, ben bir zâtın oldum mest-i hayrânı!
Düşünmediğim an yok idi zât-ı şahânelerini!
Okuyunca târihçe-i hayatın en nihayetini!
İşte hayranlığım o vakit arşa değdi!
Bin dokuz yüz doksan dokuz sene
11 Aralık’ı 12 Aralık’a bağlayan gece
Ramazan’ın üçüncü gecesiymiş, o gece…
Okudum ben o ânı yürek yangını ile!
Bir hadsiz ve bir münafık soylu o gece…
Çıkmış televizyona ve bütün câhil kiniyle:
“Seni yolunu kaybetmiş olarak bulup
yola iletmedi mi?*” ayetine:
“Peygamber, vahiy gelmeden önce kendine
Müşrik idi, Allah’a şirk koşan biri idi!” şeklinde
Yorum getirmiş o ebter aklı ile!
Dayanamamış şeriat adamı bu hâle!
Abdestini almış güzelce…
Sarığını başına sarmış sünnet üzere…
Cübbesini de giymiş mübârek bedenine!
İki rekât namaz kılmış secdegâhında ve
Demiş: “Rasûlullah’ı savunmaya çıkıyorum ben işte.”
Televizyona bağlanmış telefon ile:
Tanıtmış kendini, “Abdullah Fârûkî”yim diye.
Adamlar, Rasûlullah’a saldırmaya devam ederken bir yerde
Kendisini de ithâm etmeye başlamışlar denîce*
Derken dayanamamış yiğidin yüreği bu tahkire…
Şehâdet parmağını kaldırarak semâya o demde
“Lâ Havle Velâ Kuvvete İllâ Billâh” zikriyle yıkılmış yere…
Evlâdları iki gözleri iki çeşme.
Hemen yetiştirmişler hastaneye.
Lâkin emr-i hakk; vaki olunca işte…
Râsulullah’a verilen bir ömre
Rasûlullah için can vermek yakışırdı elbette!
Vefât yaşı altmış üç, Rasûlullah ile aynı yaş hem de!

Ey şirin şâh! Ey yiğit şâh!
Senin hayatın ve memâtın!
Beni yaktı, kül eyledi bi-hakkın!
Senden yıllar sonra yaşayan kuşağım
Lâkin sana vallâhi ben görmeden âşığım!
Değil mi ki; Râsulullah’ı sevmekten kalan
Yadigârdır görmeden sevmek, ey cân!
Sen de “Benimdir, evlâdımdır.” de bir ân!
Bayram bana bu dünyada olur işte o zaman!
Büyükler derlermiş ya; ey ihvân!
“Bu zamanda Allah’ın ikrâmı kuluna;
onu dostuna salıvermesidir.” bunu bilesin ey yârân!
Allah bizi de bir dosta saldı, şükürler ettik leyl-i nehâr*!

Derler ki eskiler: “Aslanın yavrusu da arslandır!”
Şâh’ın evladı da şahtır, bu bütün dervişâna ayândır!
Abdullah Fârûkî Hazretleri de ardında bir arslan şah bırakmıştır!
Bir Fârûkî râyihâsı üstünden süzülmektedir!
Fârûkîleri bağlayan evlâd-ı şâhın sözlerindeki derûnî lezzettir.
Bakışları o biçim; kalbi arındıran bir deli rüzgârdır.
Gözlerinden çağlayan füyûzat, bir bârân-ı rahmettir!
Tebessümünde parıldayan, nurânî bir ağızdır!
Hey kardeşler!
Velâyetin hilâfeti de olurmuş, bunu öğrendim bir bir!
Gül yüzlü bir şâhın eşiğinde ben bunu ezber etmişimdir!

Ey kalem!
Sen sen olalı; kaç şâhı yazdın!
Ey defter, ey varak!
Sen sen olalı kaç şaha yazıldı bağrın!
Ey kelâm!
Sen sen olalı, kaç şâhı anlattın!
Ve ey bendim!
Sen sen olalı hiç böyle tutuştu mu yüreğin?
Hiç böyle tutuldu mu dilin?
Böyle kifâyetsiz kaldı mı kalemin?
Ey vaktim!
Bilirim pek kıymetlisin ömrümde.
Lâkin kaç kez böyle kıymetlendin;
Şimdi aşkını anlatırken şâhın?
Ve ey ömrüm!
Sen kaç kez böyle lezzetlendin?
Ve ey aşk!
Sen ki; Râsûl-i Zîşân’dan bize tevârüs etmektesin!
Vârislerin oldu ve hâlen olmakta tâliblerin!
Ve zannederim en tatlısı görmeden duyulanın!

Ve artık iki bin on sekizinci sene!
Fârûkî zâttan ayrı geçen on dokuz sene!
Geçtiğimiz gecelerde bir rüya gösterildi bu fakire!
Fârûkî Hazretleri’nin dervişiymişim ben düşümde…
Lâkin vefâtını öğrenmişim; bakın elemli bu hâle!
Üzülüyorum, mahzûn oluyorum işte o demde
Lâkin me’yûs olmuyorum yine de…
Zîrâ: “Bende ne varsa, oğluma aktardım.” dediği zât başımızda diye
Düşünüyordum, yüreğim o denli rahattı düşümde!

İşte ben şâhıma on dokuz sene sonradan
Belki bir mektup kaleme aldım, yüreğimdeki oddan.
Murâdım ola ki benim; mânâda “Bizimdir.” desin o şah-ı şâhân*
Zîra,“Benimdir.” der ise işte ben bu dünyada olacağım şâdân*!

*leyl-i nehâr: gece gündüz.                                    *Duhâ Sûresi: 7.âyet-i kerîme
*Denî: Alçak
*Şâh-ı şâhân: Şahlar şâhı
*Şâdân: Sevinçli…

Vefâtının 19.yılında hiç göremediğim lâkin âşığı olduğum Abdullah Fârûkî el-Müceddîdî ve hâlifesi Muzaffer Yalçın Hocaefendi’me ithafımdır…

Tahir Ceyhun Yıldız

1993 yılının soğuk 1 aralık gününde Eskişehir'de doğdum. Liseyi Eskişehir Anadolu İmam-Hatip Lisesi’nde tahsil ettim. Lisans eğitimimi Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde sürdürüyorum. Şiirlerim ve yazılarım Eskişehir’de yerel bir dergi olan Genç Birlik Dergisi'nde, Konya merkezli ve 5 sayı çıkarılabilmiş Sahhaf isimli matbû dergilerde yayınlandı. Yetkinliğe ilk adım olarak Sergâh Dergi'de yazmaya başladım. Daha sonra Halâskâr Dergi, Efendi Dergi, Şiâr Dergi ve Özlenen Rehber Dergisi’nde yazılarım yayınlandı. Türkülerin gücüne, kuvvetine inanıyor; ilhâmı türkülerden alıyorum. Kitapların varlıklarına her ân ihtiyâç duyuyorum... Eskişehir’de faâliyet gösteren bir haber ajansında editörlük yapıyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.