Değişebilemeyenler


Kurulu vakitlerimin gamsız karanlığı geçti mi derseniz, kirada olduğumu sorgularım.
Yeni cümleler dizerim karanlığın odalarına.
Terk etmek bana göre değilmiş yerimi yurdumu.
İçimin odaları hep birdir, yolum değişse de kendimden .
Yapabilir miydim, denemedim…
Sahiplenilmedim, sahiplendim. “Hiç görmedim Yusuf’tan başka, kuyusuna aşık olanları… Ve hiç gormedim Yusuf’tan başka kuyuya sahip olanı…”

Ben henüz kendim olamamışken, ben olmuş duvarlardayım hâlâ. Sağ elim tabeladaysa sol ayağım kapı girişinde. Bir gözüm pervazdaysa bir kulağım balkon mermerinde. En çok buna hüzünlenmem gerekirdi. En çok toplanamayışıma…
Komik olan neydi ki; yüzümde geceden kalma bi tebessüm.
Yoksa hâlâ masanın altındaki o çocuk muydum!

Aklımın iplerine fotoğraflar astım, yüzümü hatırlamak için.
Ben neydim ki, ne oldum.
O yol, o uzun yol… Adım attığımda kuraklaşan ve köhneleşen…
Aynı yerde aynı baslangıçta ve aynı bitişte… Arafın soğuğunda… Biraz daha eskimiş bir nefesle, dilimde kavruk bir heceyle ben hâlâ durduğum yerdeyim..

Görüyorum, körüm… Yama tutmaya mecali kalmamış gözkapaklarımın. Bir vurgun güvercin kanadı gibi salınırken kirpiklerim yine utanırım ağlamaya. Ağlamaksa bana ne büyük lütuf. Anlamaksa beni perişan eden…

Sağır gürültüler duyulur da hem sağır hem dilsiz olanı zordur, görmek. Gürültü diyebilir miydim kendime?! Yıldırım desen değil fakat felaket gibi. Hangi dağınıklığın adını koyabilirdim adımın yerine. Adın dağda taş, yurtta ev bırakmaz. Yağmur desen bereket değil.
Başaktım kuraklığında boynu bükük. Topraksa beni zehirleyen, bense aşık celladına. Kendine kısır bir döngüyüm ben…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.