Deneme – Murat Cihan

Yazmaya başlamak için en süslü cümleyi kuramayacağını itiraf eden bir yazarın,”giriş cümlesi” bölümünü rahatça geçerek asıl anlatılmak istenenleri okumaya başlayabilirsiniz. Hayatta yaptığımız hareketlerin büyük bir kısmının bir sebebe dayalı olması bende, bu satırları neden yazdığımı anlatma gerekliliği uyandırdı. Ancak; “Anlaşılmak” gibi bir kaygım olmadığı için bu bölümü de geçiyoruz.

Size biraz kendimi anlatarak, içimde birikenleri biraz olsun dökmek istiyorum. Ben; hayatın hatalar yapılarak öğrenileceğini savunan ancak hata yapmaktan korkan, yirmi üç yılda hayatın sayısız göz kırpmalarını yanlış anlamış, yalan söylemenin kötü olduğunu savunup mütevazi rolü yapmaya çalışan ve bu rolü yaparken bir yandan egosuna sponsor arayan ancak siz de kabul edin ki biraz açık sözlü, bir şeyim. Bir şeyim diyorum çünkü, insan olamayacak kadar da iyi olduğumu düşünüyorum. Gayr-î meşrular ile gayr-î insanîler arasında sıkışmış, gösteriş budalası olarak yaşayan toplumun büyük kısmından kurtulmak isteyen ama o toplumun en asli üyelerinden birisi olduğunu da size itiraf eden bir şeyim. İnsanlara yaptıklarını değil, sadece insanların bana yaptıklarını anlatacak bir şeyim. Sanırım sizden birisi olduğumu anlamışsınızdır artık. Neyse, yazının burdan sonrasını okurken ön yargılarınızı ve maskelerinizi bir köşeye bırakarak, sanırım kendimize şu iki soruyu sık sık sormalıyız:
“Neden bu hayattayız ?
Ne kadar daha bu hayattayız ?” Tamam tamam! Bu soruların kesin bir cevabı olmadığını bilmeyecek kadar budala değilim. Anlatmak istediğim, etrafımızdaki insanlara “neden, niye ?” gibi kelimeler ile başlayan sayısız soru sorabiliriz. Peki ama “iyi ki” ile başlayan cümlelerimizi hak edecek kaç tane olay veya kaç tane kişi var? Az değil mi? Az…

Ben kafamda şekillenen sebebi anlatayım size. Birincisi, değer yargılarımız doğru bir biçimde olgunlaşmış değil. ‘Nasıl’ derseniz şöyle ki; sevilmemesi gereken şeyleri sevebiliyor, gereksiz şeyleri kendimize ihtiyaç addedebiliyor, sevilmesi gereken şeylere başımızı çevirip, gerekli şeylerden mahrum kalmayı tercih ediyoruz. Genel konuşmamdan rahatsız olanlar ön yargılarını ve maskelerini kullanmaya devam edebilirler. Şöyle devam edebilirim ki; ben hayatımı çıkarcı olarak yaşarım. Şimdi size neden böyle yaptığımı ve neyi kastettiğimi anlatmaya çalışayım. Öncelikle zeka denilen kavram herkeste bir ortalamaya sahiptir. Zekayı ve dolayısıyla kişiyi öne çıkaran şeyler ise tecrübe ve buna bağlı üretimsel aktivitelerdir. Yani ne anlatmak istiyorum ? Başımdan geçen olaylardan bir tanesiyle durumu açıklayayım. Çok sevdiğim, çocukluk ve aynı zamanda ev arkadaşım, okuduğumuz şehirden, memlekete giderken ortak kullandığımız ve yedeği olmayan anahtarı cebinde unutarak Bursa’ya gitmiş. Durumu anladıktan sonra aklıma şöyle bir şey geldi ki, bu tecrübeyi de kendisinden kazandım: “Anahtarı nasıl unutursun ?” diye tartışmak veya sinir olmak yerine alternatif çözüm formülleri düşünmeye başladım. Eskiden olsa yapacağım iki şey vardı. Birincisi; durup tartışmak. İkincisi; sinir olmak. Konumuza dönecek olursak aslında zaten bencil düşünüyoruz. Benim kastettiğim bencillik ise krizleri fırsata çevirerek kendinize maksimum faydayı sağlamak yani;olağan üstü durumlardaki tepkileri,olağan çözüm formülleri haline getirmek.Dönem sonu ödevini teslim etmek için kalan son günde, ödevinizin üzerine dökülen kahveye ve onu dökene kızmak için harcayacağınız vakit aslında ömrünüzden giden en boş vakit gibi duruyor.Bencilliğin nasıl olması gerektiğini anladığımıza göre okulumuzun sıradaki dersi olan İmaj’a geçebiliriz. Burda bahsedeceğim “imaj” ise geleceğimin elitizmini oluşturacak olan varoşluktan gelmektedir.

İmaj dediğimiz olgu; tabii ki saçımızın şekli, giyim-kuşam, aksesuar vb… kelimelerle açıklamayacağım. Anlatmak istediğim imaj, karakterinizin karşı taraftan yansımasını kapsıyor ve bu yansımanın nasıl olması gerektiği üzerine tartışmaya devam edelim. Benim imajım şöyledir ki; dedikodu diye bir kavram var hepimizin bildiği üzere. Dedikodu, “Hayvanlardan Tanrılara Sapiens” kitabında da anlatıldığı düzeye katılıyorum ve destekliyorum. Anlatıldığı düzey ise, günümüz modern insanının atalarından olan Homosapiensler de dahil kabile içindeki kötü insanların bilinmesi, suç işleyen kişilerin herkes tarafından tanınması ve o kişilere güvenilmemesi için yapılan “bilgilendirme tartışmaları” diyebileceğimiz türden bir kavramdır. Ben de dedikodunun bu düzeyde olduğu sürece olması gerektiğini kabul edip, savunan birisiyim ancak dedikodu günümüzde, olmamış olayları olmuş gibi lanse ederek, bir tarafa gidip diğer tarafı kötülemek durumuna dönüştüğü için dedikodu yapılmasından nefret ettiğimi söyleyebilirim. İmaj konusuna dönecek olursak, dedikodu yapmayı asli görev edinmiş, çok sevdiğim, canım-ciğerim, arkadaşlarım -ben onlara kan emici diyorum bu arada- benim dedikodu yapmaktan ve yanımda yapılmasından ne kadar uzak ve karşı olduğumu bildikleri için sağ olsunlar çekinirler biraz. İşte anlatmak istediğim “imaj” tam olarak budur. İnsanlara hassas olduğunuz konularda öyle bir hissiyat verin ki, akıllarına öyle kazıyın ki bunu bir tavırdan ziyade imaja dönüştürün. Bunu nasıl yapacağınız size kalmış, gerek gözlerinin içine bakarak durumun iyi veya kötü olduğunu, sizin bu durumdan mutluluk duyduğunuzu ya da nefret ettiğinizi belli edin, gerek ortamdaki gülüşünüzden veya adımı atışınızdan veya ayağa kalkışınızdan insanlara imajınızın ne olduğunu verin.

Bunlar ruh halimi ve beni anlatan bazı tavırlar.
Mutlulukla kalın.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.