Popüler Dergilerin Perişanlık Manzarası

Bir süredir piyasadaki çok satan edebiyat, sanat dergilerini inceliyorum. Şu Migros’ta, Karfur’da bulabileceğiniz dergiler… Çok takipçili ve içeriğine kültür, sanat, edebiyat denmiş kitapçıklar. Çoğu kitapçık olmaktan dergi olma vasfına erişememiş müsveddeler…

Biri ti’ye almalarla ön plana çıkmış ama arka planda sanki muhafazakâr. Takip edenler bilir. Kapaklarıyla dikkat çeken ama içeriğinin kapakla alakası bulunmayan dergi, diyorum ben ona. Yönetmenin kafası çalışıyor belli ki. Nasıl satacağını biliyor. Birkaç farklı etkinlik ve birkaç yazar… Tanıtımlarda da bunlar kullanılıyor zaten çoğu zaman. Bir de tasarımlar. Zaten günün okuyucusunu çeken içerikten çok tasarım ve yanında verilen poster vs. Bunlar tamam da gerisi ıvır zıvır. Dergi dolsa yeter. Çünkü amaç anlatmak değil, amaç satmak!

Bir diğeri çok tuhaf! Anlayan anladı! Yöneticileri bile mantık hatalı, düşük cümlelerle yazıyor. Yahu yazmak için mi yazıyorsunuz? Edebiyat bu mu? Ne katacaksın okuyucuya? Bunu sormadan yola çıkmışsan baştan yanlış yaptın. Şimdi satacaksın ya yarın? İnsanlar seni nasıl ve neyinle hatırlayacak. Gömülüp gideceksin tarihin unutulmuş sayfalarına. Bir gün seni canlandıran takipçin olmayacak. Sana vefa borcu duyacak kimse bulamayacaksın! Dergini yazdığı için ünlü olanlarla değil de ünlü olduğu için yazanlarla doldurmuşsun. Bir şahsı tanıtmışsın ama yalnızca şahsı! Şahsın eserlerine değinen bir yazı mevcut. O da çat pat. Şöyle harikaydı, böyle damga vurdu falan filan… Bunlar cücelik. Bunlar oyalamaca, kandırmaca. Etkileyen ne, göster. Balık tutma, tutmayı öğret. Kişi merak etsin, okusun. Okuyucuya kazandırmış ol. Ne gezer! Hayatını güzel bir çerçeveyle anlatan yazar sağ olsun, ne kattıysa o kattı. O da olmasa çöpsünüz.

Geçtim başkasına… Tam dedim ki hah bu biraz estetik katmış. Yazıları özenle seçmiş. Edebî tarafı mevcut. Pat! Ne göreyim? Yazının kenarına Nazım, Cemal Süreya iliştirilmiş. İşte geliyor şiirsel bir şey diyorsun. Bir bakıyorsun yazı alalâde bir hatıra. Amaçsa lgbt!.. Onu, okuyunca anlıyorsunuz. Sayfanın kenarına iliştirdiğin adamlar yazını görse utanırsın! Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu? Genç okuyuculara Nazım’ı da Cemal’i de şu terbiyesizlerdenmiş gibi göstereceksin Allah korusun. Ama sen nerden bileceksin genç psikolojisini? Kendi psikolojin bile şirazesini kaybetmiş! Bana ne senin orda burda ne halt ettiğinden. Millete ne! Bir şeyler katacaksa anlat da dinleyelim. Ne demek istedin sen yani şimdi? Oku bakalım Cemil Meriç’in Jurnal’ini, Nuri Pakdil’in Mektuplar’ını, Nazım’ın Memleketimden İnsan Manzaraları’nı… Oku da gör yaşanmışlıklar neler katıyor insana! Eğlenceni, yediğini, içtiğini dinletecek kadar mı düştü bu dergi? Yazı mı bulamıyor? Yazık!

Tam da bur dergide Attila İlhan’dan bahsedilen bir yazı var. Yeğeni yazmış. Orda bir cümlesi var Attila İlhan’ın: “Yazarlıkla reklam yazarlığını ayırmak lazım.” Diyor Attila İlhan. Bundan ders almak lazım. Def edin reklam yazarlarınızı. Araya azcık edebî dert güden pırıltılar yayın. Her şey popülarite değil. Sırf bu yüzden ülke futbolunun hali meydanda. Her mahallesinden bir yıldız çıkabilecek olan ülkenin adam akıllı bir milli takımı olamıyor. Bunlar hep yanlış şeyleri dert edinmekten yahut dert edinememekten. Aynı kaderi edebiyata yaşatamazsınız. Okuyucu had bildirir. Okuyucu taraftar değildir. Bir takımı değil edebiyatı tutar. Ne bulursa okuyan rotasızlardan bahsetmiyorum. Seçici, eleştirici, nitelikli okuyucudan bahsediyorum.

Bu satırları yazdığım sıralarda bahsettiğim dergilerden birinin kötü durumda olduğunu öğrendim. Hiçbir dergi yaşama mücadelesi versin istemem. Halka zehir saçanlar müstesna!.. Dergiler de olmasa hiç okumayacak bir sürü insan var! Sıkıntıları bertaraf olur inşallah.

Zehir saçan demişken… Bir tanesi akıllara zarar. Küfrü meşrulaştırmış. Okuyanın yazana her türlü küfrü edebileceğini düşündürüyor. Çünkü yazar hiç çekinmemiş. Açık açık sövmüş. Her paragrafta sövmüş hem de. Küfür literatürü de az belli ki hep aynı küfürleri ediyor. Ya da daha fazlasından mı çekiniyor? Ölmek için fare zehri içip de başka zehir içmeye korkmaktan farkı ne? Kelimeleri nasipsizlerle tüketmeyelim!

Birkaç misalle mevzubahislerin arasına dalalım:

“Kendimi o kadar iyi hissediyordum ki, nefret ettiğim biriyle karşılaşsam hiç düşünmeden oracıkta öldürebilirmişim gibi geldi.” Bu mu iyi hissetmek? Açıklanan örneğin sığlığı bir yana özendirdiği şeye takılıyor oltam. İyi hissetmek ve öldürmek?.. Bir de bu insanlar ayrışmadan, halkın düşmanlaşmasından yakınırlar. Ellerine geçen ilk fırsatta içlerindeki kini yazılarına damıtıp bir ülkenin gençliğine süslü sayfalar arasında sunuyorlar. Bu misalden sonra bu yazarın devamında ne gibi cümle hataları yaptığına takılmamak icap ediyor. Ve bir de o unvanı nasıl taşıdığına şaşırmak…

“Zehirlendiğinde insanın midesi bulanıyorsa işin içinde ters giden şeylerin işaretidir.” Bu cümlenin yazarını ve ailesini bilseniz yazardan kendiniz ailesi adına utanırsınız. Beşik ulemalığı nasıl Osmanlı’yı çöküntüye götürmüşse edebiyat dünyamızı da aileden çocuğa geçen şöhret çökertmektedir. Bırakın, yazamayanın şöhreti dört duvar arasında kalsın!

Mengü, çocukların yandığı facialardan söz etmiş. Çocuğu olan olmayan herkesin içi yandı o facialarda. Çok çirkince ihmaller ve insanı parçalayan olaylar… Lakin bunu siyasete, ideolojiye alet etmek o ihmallerden de beter! Vicdanına saygımız sonsuz amma nefret kokan yazın hüznünü silmiş. Çocuklar yerine dine değinmişsin. Paralı dostlarınız zengin çocuklarına destek çıkmak yerine işleyişe, Anadolu insanına, işçiye destek olsalar ne var sanki? Çocukların faciasına üzüldüğünü değil de bu faciayı dine laf atmak için güzel bir bahane olarak yakalayışın sevincini görüyorum. Yemeği önüne gelen köpeğin ağzından akan salyalar geldi yazı boyunca gözümün önüne. Ne önlemden bahis var ne çocuklardan, habire inanç da inanç… Gerçek inanç olmadan toplumların ne hâle geldiğini 21. yy’ın simasında göremeyenler asla ütopyalarındaki kırlarda çiçeklerini yeşertemeyecekler!

Tamamıyla aynı tarzda bir yazı da Karadeniz’in güzelliğini kendisine perde edinmiş. Yol aynı, üzüm aynı, bağ aynı, bağcı aynı… Nerden tuttun da güzelliklerin bozulmasıyla dini bağdaştırdın. İnsanın hatalarıyla dini nasıl idam sehpasına çıkarabiliyorsun? İslam değil kastım, yanlış anlaşılmasın. Din! Hiçbir dini bu yüzden suçlayamaz ve yargılayamaz vicdanı olanlar. Yaylaların satılmasıyla, yeni yapılar kurulmasıyla uğraşmamışsın. Oynadığın filmin etkinliği olmasa gitmeyeceksin bile. Fildişi kulenden seni ayırmak ne mümkün? Derde çare olmak adına tavsiyen de yok. Ne demeye yazdın ya da Karadeniz’i kullandın yazında? O güzel halkı ve yurdum insanını kirletme bari. Medyada etkin var. Projeler yap, bu işe emek harca! Laf atmaktan başka icraati olmayanların ağzında sakız olan bir kelime: Gericilik! Siz gerici olduğunuzu görmeyecek kadar körsünüz! Ar barındırmayan güruh gibi açık aramaktan kendi işini yapamayanların artık emekli olması gerekiyor. Malulen emekli! Bu kafa eski çağda kaldı azizim!

Bu incelemelerde görüldüğü üzere geleceğe parlak ışıklar yansımıyor. Arada tebrik edilecek kalemler yok değil… Onlar da bu nefret kıvrımlarının arasında kaynayıp gidiyorlar. Trajedi! Bu trajediden geriye şu üç beş satırım kalıyor:

Okuma çocuk! Her şeyi okuma!

Boğazına sarılacak fikirler var!

Hayatına ilmek ilmek zevksizliği dokuma!

Seni okyanustan çaya atacak kitaplar…

Hayallerini biçecek kelimeler var!

 

Yelkenlerini kıracak sinirler şişmiş,

Rotaları silen aş gösterişlerle pişmiş,

Yelken almak değil rotayı bulmak işmiş,

Kazançta kayıp, dost yüzde düşman var!

 

 

 

Popüler Dergilerin Perişanlık Manzarası” için 2 yorum

  • 9 Kasım 2017 tarihinde, saat 02:16
    Permalink

    İnanın her bir cümlenizi kelimesi kelimesine dikkatlice okudum ve çokça Hakverdim. Kaleminize kuvvet, yüreğinize sağlık.

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.