Dilhun – Nazlıcan DEMİRGÖK 

 

  Etrafa dağılmış yıkık dökük, paramparça hayaller bir kalbin mezarıdır. O kalbi büyüten hayaller ise; günün birinde önünde kocaman bir dağ gibi duracak olan ruhudur. Ruh da elbet yorulur.
  İnsan dağları kolay kolay aşamaz ya, ruhundaki ağırlığı aşmak için de bunun çok katı zaman gerekir. Zamanın bilinenin aksine onarıcı bir gücü yoktur. Zaman sadece anı geçirmeye yardımcıdır.
  Geçmişin arkasında bıraktıkları; düşünceler ve hisler… Onlar hiç gitmezdi. Benden hiç gitmedi.
  “Gerçekten sana destek olmak istemeyeceğimizi mi düşündün?” diye sordu annem çatallaşan sesiyle. Yıllar benden birçok şeyi alıp götürmüştü, beni ben yapan her şeyi belki de… Aslında götüren de yıllar değildi; bendim. Bana en büyük zararı veren yine kendimdim.
  Kahvesinden bir yudum alıp masaya bıraktı annem. Önce yudumlayışını, sonra da boğazından geçişini seyrettim.
 Hataların kişiye bıraktığı yük epey ağırdı.
 Senelerdir görmediğim annemin yüzüne baktım. Biraz yaşlanmıştı ama hala kendinden emin duruşunu koruyordu. O kadar güçlü görünürdü ki hep, sanki dünyayı ona bıraksalar teklemeden alır yönetirdi. İçten içe ona hep hayran kalacak fakat hiç söyleyemeyecektim.
 Sorduğu soruyu yineledi:
 “Gerçekten sana destek olmayacağımızı mı düşündün?”
   Gözümden bir damla yaş süzüldü. Karşımda annem yoktu, karşımda hırsım yüzünden yaptığım hatalar vardı ve ben annemin yüzüne baktıkça o hatalarda boğuluyordum.
 “Konuşsana!” diye bağırdığında nefretim sevgimi yendi.
 “Çık evimden!” dedim büyük bir sakinlikle. Yüzümü ellerimin arasına aldım, elim boynumdaki dövmeme kaydı. Kelimeler… Kelimelere hükmü veren sen misin? Yoksa ruhunun altında ezilen baskı mı? Ah, kelimeler… Benim hem var hem yok oluşum…
   Ben yaşam kelimesini bir kana benzetmiş; her zerresini satırlarıma akıtmış, yine satırlarımda tüketmiştim. İşte bundandı herkesi, her şeyi kaybedişim.

  Annem hala bana bakıyordu. “Duymadın mı?” diye sordum. “Evimden çık!” Sesini yükselten bu defa o değil, bendim.

İnsan iyiyi de kötüyü de unutmamalı. Kötü onu güçlü, olgun biri yapar; iyi her zaman umut verir. ”Olgunluk on sekizine girince elde edilen bir kazanç değil, yaşantılarla olgunlaşıyoruz. Ders almadığın acılar sadece yakar, kızgın olursun; ancak ders aldığın acılar pişirir insanı, olgun olursun,” demişti geçmişimde tanıdığım en zât-ı şahane insan.

  Her şey için geç miydi?

   Annem çantasını koltuğun üzerinden alırken tekrar bana baktı. Hataları örten satırlar yıkıldı. Yüzüme çektiğim perde kalktı ve… Satırları oluşturan kelimeler bana ihanet etti:

  “Yaptığım şeylerden pişman değilim.”  dedim ağzımdan çıkan her kelimenin üstüne basa basa. “Hiç birinden pişman değilim.”

  “Öyle mi?” diye sordu annem gözlerinden yaşlar akmaya başlarken. Gülümsedi. “İyi öyleyse, senin için mutluyum kızım.” Ayağa kalktı ve bana yaklaşıp tam önümde durdu. “Peki!” dedi. “Yıllar sonra senin evine neden geldiğimi sormayacak mısın hiç?”

  Tepkisiz bakışlarım ona saplanıp kalmışken kötü bir şey söyleyeceğini tahmin edebiliyordum. Tıpkı seneler önceki gibiydi; hakaret etmezdi fakat seni suçlayacak şeyler söyleyecekse, bunun öncesinde karşındakine büyük bir sükûtla yaklaşırdı.

  İlk defa canımın yanacağını bile bile ona uydum:
“Neden geldin anne?” diye sordum tükürür gibi.

  Hala her şey için geç miydi?

  “Baban…” diye cümlesine başlarken hala gözlerinden yaşlar akıyordu.

Babam.

“Baban öldü. İki sene önce, bugün. Kızım, diye diye, acı çeke çeke öldü.”

  Ayrılmak zorunda olduğum herkesin,
Bağladım boyunlarına birer iplik.
Hiçbir suçları bulunmasa bile,
Nefret edebileyim diye.

  Artık her şey için çok geçti.

  Annem yaşlı gözleriyle bana bakıyordu, ben vicdanıma. Yanıma gelen kocam ve kızım bana bakıyordu, ben gözlerimin önüne film şeridi gibi düşen hatalarıma.

  Annem kapıya yönelirken arkasından sadece bakmakla yetindim. Kapının kapanmasının ardından bıraktığı o tok sesi işittim. Sonrasında sessizliğin bıraktıklarını dinledim.

  Ölüm. Tek kelime. Zihinde oluşan milyonlarca çığlık, zihinde oluşan anlam dolu ifadesizlik, çaresizlik ve kulakları sağır edecek sessizlik.

  Babama ölümün verdiği huzuru bile tattıramamış olmanın ağırlığı da yüreğime taş gibi oturdu.

  Bana endişeyle bakan kocam Azur’un gözleriyle buluştu gözlerim. Kızımız Hande’ye yukarı çıkmasını söyledi. Koltuğa oturdum, anladım ki babamın yanına bende gömülmüştüm.

  Birkaç saatlik sessizlik ardından Azur konuştu:

  “Seni tanıdığımda da şuanki gibiydin.” Yüzüne baktım. “Şuanki gibi için kan ağlıyordu ama sen büyük bir sükût içindeydin.”

  “İçim kan ağlıyor.” dedim sadece, zihnimde milyonlarca, çığlık çığlığa kelimeler bağırırken. O kelimeleri ezen pişmanlığıma rağmen tekrar ettim:

  “İçim kan ağlıyor.”

  Nietszche’nin satırları düştü zihnime:
“En ağır yükü istiyordun kendin için ve sonunda kendini buldun.”

  İnsan sevdiği insanların ölmesi ve sevdiği insanları yüreğinde öldürmek zorunda kalması sonucunda hissizleşirdi.
Hissizlik ki, hiçbir insana yakışmayandı.

  Sonra ben sustum, Azur sustu; harfler, kelimeler, cümleler sustu. Sonra bi’ sis bulutu vardı, hırsım büyüdükçe gözümü kaplayan; o sis bulutu dağıldı, ben önümü gördüm.

  Kalktım ve kızımın yanına gittim.

Mevlana der ki:
“Her gün bir yerden dönmek ne iyi,
Her gün bir yere konmak ne güzel.
Bulanmadan, donmadan, akmadan ne âlâ.
Dünle gitti cancağızım.
Ne kadar söz varsa düne ait,
Şimdi yeni bir şeyler söylemek lazım.”

Ben kızıma yeni şeyler söylemek zorundaydım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.