Diriliş Kuşağının Güzergâhı

Bismillah, Elhamdülillah, Ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ Rasûlillah…

Allah-û Teâlâ’nın ateşin bağrına yağmur, taze fidanın toprağına can suyu diye yarattığı kulları vardır. Onlar her devirde İslam’ın felâhına yol olmuştur. İsimler kimi zaman Halid bin Velid (ra), kimi zaman Fatih (rha), kimi zaman Abdülhamid (rha)di…

Güzergâhın ilk durağı şanlı tarihimiz… Nebiler Serveri (sav) ve O’nun göğündeki pırıl pırıl yıldızlar…

Geçmişe sarılmak. Takılıp kalmak, melankolik olmak için değil; bugünü aydınlatmak, dünü kandil gibi yakmak ve gece-gündüz fark etmeden, ışığını her köşeye ulaştırmak için. Çünkü bazı gündüzler geceden daha karanlık… Ümmetin akıl tutulmasından ileri gelen bir karartıyı da ancak Muhammedî bir kandil aydınlatabilir. Şükür ki, tutulmalar gelip geçici, güneş kuluçka günlerinde…

Ashab-ı Kirâm… Mükemmel değildi hiçbiri. Günahsız değildi, insandı hepsi… Hayatlarında mükemmel olan tek şey Yaradan (cc)’a duydukları katıksız sevdaydı. Gözleri nankörü de gördü, mayasızı da; küfrü de duydu kulakları, hayâsızı da… Bunların her birinin bir aşama, hidayet yolunda bir üst derece kazanma imkanı olduğunu bildiler. Bazen hata da ettiler. O hata çelme değil, günahları sicim sicim akıtan uyanış oldu. Her imtihan, omuzlarına bir kanat… Yol, asla çıkmadı akıllarından. Kenar süslerine zayi ettirmediler zamanlarını. Zamanı da iman kadar kuvvete bindirdiler. O yolu gurur duyulası hallerde bitirdiler. Aldılar, yürüdüler… Bize çok zor bir çıta bırakıp gittiler.

Nasıl bir iman ki, yere çalacak, darmadağın edecek bir silleyi yedikten sonra, daha güçlü doğruluyor. Nasıl bir umman ki, “Vardır bunda da bir hayır, ben buradan en güzel şekilde çıkayım.” düsturu, her çukurun başında selamlıyor onları. Kudreti, kuvveti ve nimeti hep ruha vermişler; ruh doydukça nefs ve şeytan da cılız birer kibrit çöpü gibi kırılmaktan başka çare görememiş.

Ashab budur… Gençlik, bu resmi İslam’ın simgesi haline getirmeden dirilemez.

Mekke’nin tahammülün belini kıran eziyet dönemini yaşıyor, bugünün iman sahipleri. Müslüman’ın adının anıldığı yerde kan gövdeyi götürüyor. Her Müslüman topluluk ya fiziki, ya da sosyal baskılar altında garipleşmiş. Müstahak mı? Rabbim bilir. Fakat tarihine hakim bir Müslüman, bunun fazla uzun sürmeyeceğini de bilmektedir. Tam zifiri karanlıkken gelir Rahman (cc)’ın yardımı zaten… Nuh (as)’un gemisi iman edenleri selamete çıkarır. Gecenin zifti çıkmadan, kurtuluşa uyanmaz sabah.

Bir neslin kale bozması, put yıkması, medeniyet inşası ve alçak hileleri başa geçirme mahareti, Halid bin Velid (ra)’in ordusunu tasvir ettiği gibi “Kafirin yaşamayı sevdiği kadar, Allah yolunda ölmeyi seven” cemaat olmasına bağlıdır. Şehitler ve şehadet sevdalıları, o cemaatin atar damarıdır.

Güzergâhın ikinci durağı: Karakter inşası. Medeniyet inşası ancak tek tek karakter işçiliğiyle mümkündür çünkü.

İnsan karakteri de eşyanın haline benziyor. Savaşan kılıç, üstümüze dam olan evler, hoş kokularıyla evlerimizi şenlendiren çiçekler… Ayrık otları mesela, etrafında büyümek isteyen her canlıya engel… Hepsinin bir yaradılış sebebi ve hikmeti var. İşlevi var. İnsanlar da bundan farklı değil. Kimi âbid olarak yaratılıyor; onun en güzel yaptığı iş kulluk oluyor. Ve bunu yaparken saatler uçup gidiyor. Kimisi mücahit olarak doğuyor ve Allah yolunda cihatta sivriliyor. Yani insan, bu dünyada önce kendi işlevini bulmalı, ne için yaratıldığını, neden özel olduğunu… Daha sonra hayatın yüklediği sorumlulukları da göz önünde bulundurarak, dengeyi bozmadan -ki Müslüman denge adamıdır- o kabiliyet üzerinde mesai harcamalı. Tâ ki yaradılış sebebi, ölmeden önce vukû bulsun ve Rabbi (cc): “İşte ben kulumu bunun için yaratmıştım.” desin. İşte, kendini gerçekleştirme dedikleri şey tam olarak budur.

Üçüncü duraksa, gayret…

Dev gibi file diz çöktüren hıyanettir, ve her yana püskürdüğü zillet… Ebabil’i dev yapan da gayrettir ve başı üstünde taşıdığı himmet. İslam’ın sesi ancak gayretli Müslümanlarla gürleşir. Gayretli Müslüman, kritik zamanlardaki basireti, emsalsiz Kur’an pervaneliği, Allah ve Rasûlü’nün sadık cengaverliği ve gök başına yıkılsa da davasını kalkan yapan şecaatiyle, İslam’ın etten duvarıdır.

Allah Rasûlü (sav) gücünün ilahi kısmını vahiyden, beşeri kısmını da genç ashabdan alıyordu. Gençlerin gönüllerine ektiği tohumlar, nice toplumu ihya etti. Buradan çıkarmamız gereken bir ders var: Eğitimciler olarak, genç yürekler kazanarak güçleneceğiz bu yolda. Rasûl’ün halkasını biz de öreceğiz.

İzlerinden değil tozlarından bile çığırlar açılacak ve çağlar aşılacak atalar nasip etti Rabbim bize. Tarihin tekerrür ettiğini gözlerimizin önüne serdi. Her tohumun da eninde sonunda aslına döneceğini müjdeledi. Tek şartla! Gayret istedi. Samimi bir adanmışlık ve ardından tevekkülle teslimiyet murad etti.

Özetle; tarih şuuru kazanmış, kendini tanıyan ve kendi üstünde adeta bir hat işçisi gibi çalışan kul, tek saniye boş duramaz; durduğunda içerisinde ‘cız cız’ acıyan ümmetin sızısıyla uyanır her sabah. Varoluş sebebini bulmadan ve o sebebi kendine burak yapmadan da geçmez bu sızı…

Bedenini Yaradanına kurbanlık vermek, yalnız ümmetin delikanlılarına mahsustur. Ve delikanlının kadını, erkeği yoktur. En yakın örneğini 15 Temmuz Destanı’ndan biliyor ve o günden beri şühedaya imreniyor, sıramızı bekliyoruz.

Gayri vakit tamam. Sancak bekler. Göğsümüze nişan niyetine imanı kuşanıp, göklerin nesli olduğumuzu haykırmanın zamanı çoktan geldi.

Ayaklar yere konur, başlar omuza.
Kartallar kartallarla, kargalar kargalarla…

Ve’s-selam…

Tuba Aydan

Karabük Üniversitesi Öğretim Görevlisi, evli ve 2 çocuk annesi, yazmaya tutkun, öğretirken öğrenen, mümin evler kuralım isteyen ve bu yüzden annelerle kol kola yürüyen... Instagram hesabı: @tubaaydan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.