Dünya

Kimi zaman sanmaktır dünya…

Kimi zaman kanmaktır

Kimi zaman ummaktır

Kimi zaman yanmaktır Dünya…

Bu mısraları ne de güzel söylemiştir Mustafa Cihat. Öyle ya kimi zaman en mutlu olduğumuzu sandığımız zamanların aslında öyle olmadığını ruhumuzun kırıntıları arasında baktığımızda görebiliyoruz. Kırıntıları eşelerken hüznün gün yüzüne çıktığını ve yüreğimize dolduğunu hissediyoruz. Ya da kendimizi en doğruyum sandığımız zamanlarda arkamıza dönüp baktığımızda ne çok hatalar yaptığımızı görüyoruz.  Halbuki çoğu kez bakmışızdır arkamıza, geldiğimiz yollara. Ama marifetin bakmakta değil, görmekte olduğunu bir kez daha anlıyoruz bu yaşananlarla. Hayat bu; geldiğimiz yolun doğruluğu ya da yanlışlığı, gittiğimiz yolun doğruluğunu ya da yanlışlığını belirleyemiyor. Aksine tüm attığımız adımlar geçmişten bağımsız şekilde geleceğe ilerliyor, her yürünen yol gideceğimiz yolu belirliyor…

Evet, insanoğlu en çok kanmaları ile meşhurdur. Gördüğü her gülen yüze, içten olmasa da gösterilen samimiyete, zamana, dünyaya, her şeye… Kandırılıyoruz aslında ama kanıyoruz da bir taraftan. Bize verilen irademizi bu kanmalarımız ile kullanamıyoruz. Gittiğimiz yolun ilerisindeki karanlığı görmüyor, yolun kenarındaki çiçeklerin güzelliğine kanıyoruz. Keşke güzel olan her şeyin içinde ya da devamında da güzellikler devam etse diyoruz ama öyle değil bu imtihan dünyasında. Yüzünde güller açan insanın yüreği kan ağlayabiliyor, doğanın güzelliğe hayran kalarak dünyanın mükemmel bir yer olduğuna kanaat getirebiliyoruz. Ve sanmalarımız ile gidilen yola aslında kandığımızı fark ediyoruz.

Hep bir umudumuz vardır yüreğimizin en derininde her zaman canlı olan. “Artık beklentiyi kestim.” dediğimizde bile o derinliklerde nefes almaya devam eder umudumuz. Aslında umut güzel şeydir, insanı ayakta tutan, insanı acının ortasından çekip çıkaran ve ona tutunduğumuz en büyük daldır. Ama en büyük hatayı yanlış şeylerden, yanlış yerlerden, yanlış kişilerden bir şeyler umarak gerçekleştiriyoruz. Umudu yaratan Allah’a dua etmemiz gerekirken,  isteklerimizin gerçek olmasını Rabbimizden ummamız gerekirken, insanlardan bekliyoruz,  insanlardan medet umuyoruz, insanlardan bizi mutlu etmesini bekliyoruz. Hayatın nimetlerine sarılıp huzuru yakalamak istiyoruz. Hayatın peşinden koşarak mutluluğun bizi yakalamasını istiyoruz. İnsanoğlu olarak her şeyi bekliyoruz, her şeyi istiyoruz istemesine ama hiçbir şey yapmıyoruz. Mutlu olmak isteyerek bizi mutsuz edecek şeyleri yapıyoruz, huzurun yalnızca Allah’ı anmak ile olacağını bilerek dünya hayatında huzur arıyoruz. Fani olandan isteklerimiz çoğaldıkça ne huzuru ne de mutluluğu yakalayabiliyoruz.

Kimimiz dert ateşiyle yanıyoruz kimimiz arzularımızın ateşiyle. Kimi zaman güneşin altında yanıyoruz, Kimi zaman acı yediğimizde yanıyoruz ama ne güneşe çıkmaktan ne de acı yemekten vazgeçmiyoruz. Hayatı bir oyun olarak düşünürsek yaptığımız yanlışlar, attığımız adımlar ile hep yanıyoruz ama ölüm saati gelesiye kadar yeniden canlanıyoruz yani tıpkı Mario oyunundaki gibi can hakkımız bitesiye kadar oynamaktan geri durmuyoruz. Peki, bu kadar yanmaların içinde Allah aşk’ıyla neden yanmıyoruz, yanamıyoruz? Neden Allah aşk’ına eremiyoruz? Tıpkı elimize çay döküldükten sonra suya tuttuğumuzda buz gibi olan elimiz gibi, ibadetlerde hissetmeye çalıştığımız Allah aşk’ını, selam verip fani hayata döndükten sonra ibadetler bittikten sonra kaybediyoruz, buz gibi oluyor gönüllerimiz. Ya da belki de hiçbir ibadette yakamıyoruz gönül sobamızı. Bu yüzden üşüyor gönüller, donuyor tüm duygular. Ya bir sıcak bir soğuk olmaktan kaynaklanıyor sürekli terazimizin şaşması ya da terazimize hiç odun koymamaktan kaynaklanıyor gönül sobamızın yanmaması.

 

Ve Mustafa Cihat tamamlıyor mısralarını

“Hadi git, sen de ardına bakma!

Hadi kaç sen de, hiç korkma!” diyerek.

Evet, en çok dünyada kandığımız şeylerden vazgeçerken ardımıza bakmamalıyız ve yanlışlarımızdan kaçarak doğrulara adım atarken hiç korkmamalıyız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.