Fetret Devri – Habibe Nur Erdem

Şöyle bir pencereden bakıyorum da dışarıda tek bir insan yok. Teksas filmlerinde uçuşan toz yığınları eksik, o kadar ıssız yani… Sonra yüzümü gökyüzüne çeviriyorum ve derin bir nefes alıyorum, her zaman yaptığım o içten duayı yapıyorum: “Allah’ım bana yaşamak için huzur ve güç ver” diyorum ve haydi bakalım güne başlıyoruz. Yatağımdan ok gibi fırlayıp hemen elimi yüzümü yıkıyorum ve dışarıdaki ortamın aksine evde bir o kadar kalabalık bir kitle var. Kalabalık dediğim, çekirdek ailemiz. Zaten tüm aile bir arada evde olunca bayağı bir kalabalığız. Sesler, uğultular, kahvaltı hazırlıkları vs derken ben de her sabah olduğu gibi rutinimi bozmadan salondaki koltukta yerimi alıyorum. Ellerim bacaklarımın arasında mayışık bir şekilde etrafı izlerken gözümü ovuşturuyorum bir yandan. Nihayet sofra hazır oluyor ve hop, hazır sofraya konuyorum. Bugün karantinada birinci ayımız doldu. Ne karantinası dediğini duydum sanki. Yok artık, gündemi takip etmiyor musun yoksa? Bir virüs tüm dünyayı sardı ve canımız ciğerimiz ülkemize de gelmiş bulundu, çok iyi etti (!) Bizler de bu yüzden Sağlık Bakanımızın talimatına uyup evlerde karantinaya aldık kendimizi. Bir ay boyunca, her günümüz aynı geçti neredeyse. Yedik, içtik, yattık derken bir kısır döngüye girdik gerçekten. Evde hiç kapanmayan televizyondan sürekli haber kanalı açık ve kaç vaka var, kaç kişi ölmüş diye izleyip duruyoruz. Hepimizin gözlerinde herkesten sakladığımız endişeler ve içimizi sıkan, ruhumuzu daraltan bir korku var. Kimse kimseye çaktırmıyor ama bayağı iyi oyuncuyuz. Herkes ‘ne olacak ya’ modunda  güya. İtiraf etmeliyim ki; bence hiç birimiz olayın bu derece ciddi boyutlara varacağını tahmin etmiyorduk. Hem Türk değil miyiz biz, her şeyin üstesinden gelirdik evelallah. Ama sonra gün geçtikçe artan vaka ve ölü sayısı tüm ülkeyi dehşete düşürdü. Gözle görülmeyen bir düşmanımız olduğu konusunda herkes hemfikir artık. Gözle görülse kendini kollarsın bir nebze ama gözünün görmediğinden insan nasıl kaçar ki? Tamam evden çıkmıyoruz, bol bol ellerimizi yıkıyoruz, temizlik yapıyoruz, yememize-içmemize dikkat ediyoruz ama bu meret o kadar minik ki bir bakmışsın hop ciğerlerinde gezintiye çıkmış. Yani kaçış yolları kapanmış ve köşeye sıkışmış hissediyor insan kendini. Neydi bu hastalığın belirtileri? Yüksek ateş, kuru öksürük, nefes daralması… Yani psikolojik olarak günde kaç kez ateşimiz çıkıyor, kaç kere öksürük krizine giriyoruz ve nefesimiz daralıyor ben bilemedim. Evet bunlar varmış gibi hissediyoruz, psikolojik olarak ve psikolojik sağlığımız biraz elden gidiveriyor gibi sanki. Nefesimiz daralacak tabii. Bu dünya nasıl bir hale geldi, biz nasıl bir dünya üzerinde yaşam mücadelesi veriyoruz ya hu! Önce dünyanın dört bir tarafında türlü ahlaksızlar kol gezdi, milyonlarca Müslüman zulüm gördü ve şimdi de tüm dünya adeta yaptıklarının faturasını ödüyor ,canıyla. 

Tüm bu yaşadıklarımızı hak etmedik mi? Bana kalırsa sonuna kadar hak ettik. Şükürsüz, zikirsiz yaşayıp gidiyoruz dünya hayatında. Yaratıcımız bizi kaç bin kere uyarıyor çeşitli yerlerde. ‘Dünya bir aldatmacadır!’ Biz ise ‘he’ deyip geçiyoruz. Sonrası yok. Ardından bir akıl etme ile onu takip eden amel yok. Oku, geç. Bu haz ve hız dünyasında yüzeysel olarak yaşayıp geçiyoruz. Çünkü zaman yok, zaman. Yetişmemiz gereken toplantılar ,işler, arkadaş buluşmaları vs. arasında kendimizi oyalayıp oradan oraya savrulup duruyorduk ki… Bir güç bizi gerçek manada durdurdu. ‘DURUN!’ dedi. ‘Buraya neden geldiğinize, burada neler yapmanız gerektiğine ve bu hayattan sonra nelerle karşılaşacağınıza dair bir fikriniz var mı ?’ İnsanlar şöyle bir durup yokladılar kendilerini. Beyinlerinin tozlu raflarından bir iki Kur’an sahifesi çıkıverdi. Evet aslında biliyorlardı bu sorunun cevaplarını ama yapacak işlerden sıra gelmemişti ki. Şu işleri bitince yani yaşlanınca, emeklilik zamanlarında bol bol okuyup amel etmeye çalışacaklardı. Ama şimdi tüm bunlar için vakitleri yoktu ki. Bu biraz ‘oyunun son levelinde yüksek puan almaya çalışıp oyunu dereceyle bitirmeye benzemiyor mu sizce de? Yoksa bizi yaratan Rabbimizin böyle bir talimatı var da bizim mi haberimiz yoktu? ‘Kulum, gençken kafana göre yaşa da yaşlanınca Kur’an’a göre yaşarsın’ demiş gibi bir halimiz var. Hepimizin.

‘Hop sana diyorum; zeytini uzatır mısın?’ sesiyle irkildim. Aman be şurada içimde büyük sorgulamalar yapıyordum yani. Neyse zeytini uzattım ve sorgulamayı da orada bir süreliğine bıraktım. Yoksa bu kalabalık sofrada benim için yiyecek bir şey kalmayacaktı. Yemeği bitirdikten sonra her zaman olduğu gibi yemek duamızı ettik ve topluca bir ‘amin’ dedik. Bu da aile olarak bir arada olduğumuz nadir anlardandı. Yemek ve namaz için bir araya toplanıyor ve geri kalan zamanlarda bireysel takılıyorduk. Öteki türlü çekilecek gibi değiliz hiç birimiz. Kimimiz kitap okuyor, kimimiz video seyrediyor, kimimiz bilgisayar oynuyor; annemiz de her zaman olduğu gibi devamlı mutfakla meşgul oluyordu. Düşününce kimse de ona ‘ne yapmak istiyorsun’ diye sormuyordu. Yazık, sabahtan akşama kadar bu koca ailenin yemek, tatlı ve bulaşıklarıyla ilgileniyordu. Annem sağolsun, hepimiz yüz kilo olduk. Sağolsun.

Bendenizin neler yaptığına gelecek olursak… Youtube’a video çekiyorum, demeyeceğim tabii ki de. Allah korusun ya. Milyonlarca insan hayatı boyunca hiç görmediği ve görmeyeceği insanların sorduğu sorulara cevap verip, özel hayatlarını tüm ayrıntılarıyla anlatıyorlar. Peki neden? Yalnızlar galiba, içlerinde bir yerde hep yalnızlar ve dinlenilme ihtiyacı hissediyorlar. Konu dağılmasın, benden bahsediyorduk en son. Ne yaptığım bariz ortada aslında. Bu değişik süreci olabildiğince yararlı hale getirmeye çalışıp, lehime bir zaman dilimi olması adına çabalıyorum biraz. Evde yapmam gereken ama devamlı ertelediğim işler, yazmam gereken yazılar, okumam gereken kitaplar, çalışmam gereken dersler… Hepsi evin bir köşesinde benim onlara ayıracağım zamanı bekliyorlarmış meğersem. Uslu bir şekilde sıralarını beklemişler, hiç onlara gelmeyen sıralarını. 

‘Hayatta hiçbir şey anlamsız ve boş yere değildir’ Buna gerçekten çok inanıyorum ve yaşayarak da birçok kez deneyimliyorum. Bu süreci de kesinlikle boş yere ve bizlerin sıkılması için değil, bilhassa bize bir şeyler, pek çok şeyler katabilecek bir süreç olarak görüyorum. Evet, bu Allah’tan tüm insanlığa gelen apaçık bir ihtar. İstiğfarı çoğaltmayıp vaktimizi boş geçirmeye devam ediyorsak da kolay kolay akıllanmayız gibi gözüküyor. Kolay olmayacak belki ama akıllanacağız inşallah. Allah’ın kullara olan merhamet ve sevgisini aramızdaki duygular gibi görmemek gerek. O, sonsuz merhamet sahibi. Affediciliğin zirvesi. Evet şu an dünyanın gidişatı ciddi manada iç bunaltıcı ve birçoğumuzu ümitsizliğe sevk ediyor belki ama şu dünya nedir ki? Üç günlük dünya diyorlar.  Bize tayin edilen süre kadarını yaşayıp gideceğiz,tıpkı bizden öncekilerin yaptığı gibi. Şairin de dediği gibi:
“Bir gün akşam olur biz de gideriz
Kalır dudaklarda şarkımız bizim.”

Fetret Devri – Habibe Nur Erdem” için 5 yorum

  • 20 Nisan 2020 tarihinde, saat 00:29
    Permalink

    Mecâz oldu hakikât ,hakikât oldu mecâz.Yıkildi belki esasindan eski malumatlar..

    Yanıtla
    • 20 Nisan 2020 tarihinde, saat 20:56
      Permalink

      Tebrikler, Rabbim sizin gibi gençlerin sayılarını ve ihlaslarını artırsın 💐

      Yanıtla
      • 20 Nisan 2020 tarihinde, saat 21:15
        Permalink

        Okurken cok keyif aldim.

        Yanıtla
  • 20 Nisan 2020 tarihinde, saat 21:08
    Permalink

    Neyse, sen zeytini uzat.

    Demeyeceğim tabi ki..
    👏🏻👏🏻👏🏻👍🏼

    Yanıtla
  • 21 Nisan 2020 tarihinde, saat 01:02
    Permalink

    Çok güzel okuyor maşallah beğeniyorum kendisini

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.