Gül Kokulu Hikayeler-2

GÜLZÂDE

Bahçe bakımının ilk dersinde gözlerimi büyülemişti güller.

Katre katre, rengârenk, mis kokulu…

Hatta aşılanmış farklı tonları görünce şaşkınlık içerisinde kalmıştım. Haftanın yorgunluğu, içimin sıkıntısı tamamen kaybolmuştu. İçimde bir sevda şarkısının tınısı gibi bir yankılanma vardı. Kat kat derman doluyordu içim. Gözümün temaşa ettiği manzaranın içerisinde; derunumu tarif edemediğim daha doğrusu alışık olmadığım bir huzur kaplamıştı bu bahçede…

Toprağın muhtevası ile alakalı bilgi veren hocaya aklımı bir türlü veremiyordum. Gözüm ve gönlüm sürekli güllerdeydi. Hele de o cam fanus içerisinde olan yeşil gonca da.

İçerisinde ne renk gül vardı ki acaba?

“- …Oksijen kaynağımız ağaçlar… Evet arkadaşlar! Az önce de ifade ettiğim gibi ağaçlar yaşam döngüsünde önemli bir yer tutmaktadır. Bunu üzülerek belirtiyorum ki; son zamanlarda hızla artan betonlaşma süreci sebebiyle yeşile büyük zararlar verdik. Bu konuda acil önlemler almalı ve ağaçların kurtarılmasına önem vermeliyiz! Nefes almaya lezzet katan yeşile itina göstermeyi öğrenmeliyiz! Bu kursun ücretsiz olmasının asıl sebebi, unutulmaya yüz tutan fakat insanın muhtevası olan toprak ile bağımızı hatırlatmak! Toprak türleri ve üretim için uygun toprak ortamını hazırlamayı öğreneceğiniz. Bu eğitim, sizlere aynı zamanda bitkileri yakından tanıyıp büyüme aşamasındaki incelikleri ve dikkat edilmesi gereken adımları gösterecek. Aşılama hakkında da uygulamalı eğitimler vereceğiz. Hatta bitki hastalıkları ile mücadele ve bitki zararlıları hakkında da bilgi alacaksınız. Aynı zamanda meyvecilik hakkında geniş kapsamlı detayları göreceksiniz. … Hem tüm bu bilgiler ile üzerimizde ki tüm negatifliği toprak ile nötralize edebiliriz. Yani bu kurs sizin için aynı zamanda bir terapi olabilir. Ve…”

Hocaya dikkatimi vermekte öyle zorlanıyordum ki “Acaba sınıftakiler nasıl dikkat kesildiler.” diye merak ediyordum. Oturduğumuz uzun dikdörtgen masanın etrafında ben hariç herkesin gözü hocadaydı. 15 kişi kadardık. Ve etrafımızda ki raf raf sergilenen çiçeklerin içerisinde kaybolmuştuk…

-Gülzâde sence de öyle değil mi?

Hocanın sorusu ile irkilmiştim.

-Şey, ben… Tabi ki elbette. Ne demiştiniz?

Allah’tan onu dinlememe kızmamıştı aksine gülümsüyordu.

-Sanırım aramızda kendini güllere kaptıran biri var. İsminizden belliydi. Hadi madem güllere şöyle bir göz atalım! Sormak istediğiniz bir şey varsa çekinmeden sorabilirsiniz. Sonra devam edeceğim derse…

Herkes bir anda çil yavrusu gibi dağılmıştı. Raflara yerleştirilen saksıları gruplar halinde incelemeye başlamışlardı. Renk renk saksılar menekşeler, sümbüller, kadife gibi adını bilmediğim mini renkli çiçekler, hatta ağaç fidanları… Portakal ve limon ağaçları…

Masanın etrafında da ağaç fidanlarının arasına doğru uzanan taştan bir yol vardı. Taşların arasında yer yer papatyalar ve çimenler yeşermişti. Romantik bir düş gibiydi bu sınıf. Taşların sonunda ise bitki serası yer alıyordu.

Ortasında maket bir çeşme etrafında güller ile donanmıştı. Benim gözüm ise hala fanustaydı.

-Hocam, ben merak ediyorum da. Şu cam fanusun içerisindeki gül ne renk?

Hocanın yüzünde bir mahzunluk belirmişti. Mütebessim bir ifadeyle;

“Bilmiyorum ki…” 

dedi.

“Gerçekten bilmiyor musunuz?

Hayır. Bilmiyorum.

Ama bu gülü siz ekmediniz mi?

Evet, ben ektim. Ama bilmiyorum. Çünkü o gülün toprağını bir dostum Arabistan’dan getirdi. Ve Hz. Sümeyye (r.anha)’nın kabrinin toprağı olduğunu söyledi. Ne renk gül vereceğini biz de çok merak ediyoruz. Bugün yarın goncanın açması lazımdı. Ama henüz açmadı.”

Benimle konuşurken o da fanusa doğru yaklaşmıştı.

“Merakla bekliyoruz.”

dedi tekrardan sanki güle duyurmak istercesine. Bütün sınıf goncaya kilitlenmiştik. Ben ise daha çok toprağı merak ediyordum. Bir yandan güllerden gelen kokuları içime çekerken bir yandan da neden kokuların farklı olduğunu merak ediyordum. Sanki melodik bir düzen vardı. Ağır, hafif, naif, nazlı…

-Getirilen toprak kime ait demiştiniz hocam?

-Hz. Sümeyye (r.anha)

Gözlerimi gülden ayırmadan hocaya merakla sordum.

-Biraz ondan bahsetmeniz mümkün mü? Merak ettim. Kimmiş?

-Elbette. Ama size ondan bahsedebilmem için önce bir kavramdan daha bahsetmeliyim! Manevi makam mertebelerinden olan Kalb-i Selim halinden.

Herkes pür dikkat hocaya bakıyordu.

-Sevgili arkadaşlar, Allah katında en değerli olan kalp, kalb-i selim olan kalptir…

Çünkü selim kalp; tüm mahlûkata karşı son derece hassas, Rabbine tüm zerrelerince teslim olmuş ve itaatkâr olmuş kalptir. “Semi’nâ ve eta’nâ” ile teveccühü doruklarında yaşayan bir kalptir. Yani; “İŞİTTİK ve İTAAT ETTİK.” diyen bir kalptir.

Kur’an’da yoğun şekilde vurgu yapılan kalp kavramının anlamı üçe tasnif edilebilir:

1- Yaratılış gaye ve haysiyetini koruyan selim/sağlam, münib/Allah’a yönelen ve mutmain/doygunluğa ermiş kalpler. Bunlar hitab-ı ilahîye mazhar, müminlere ait kalblerdir.

2- Mühürlü ve nasipsiz kalpler. Bunlar imandan ve İslam’dan nasibi olmayan bahtsızların, kâfirlerin kalpleridir.

Bunlar hakkında Kur’an’da şöyle buyrulur:

“Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinde de perde vardır.”

(Bakara, 7)

3- Hastalıklı kalpler. Bunlar da başta münafıklar olmak üzere şüphe, cehalet, ihtiras ve ahlaksızlık girdabında bocalayanların kalpleridir.

Allah böyleleri hakkında şöyle buyurur:

“Onların kalplerinde hastalık vardır. Allah onların hastalıklarını arttırmıştır.”

(Bakara, 10)

Hayata mana katan hiç şüphesiz kalbin yönelişleridir. Kalbin meyli neye ise insan hayatı oraya akmaktadır. Kalpte irade olmadığından mutlaka bir şeye raptedilmesi gerekmektedir. Kalbin raptedilmesi, ona yaratılış sırrının kavratılması demektir.

Yenişehirli Avni Bey’in dediği gibi insanoğlu bu dünyaya mal ve makam sağlamak için değil, Yüce Allah’a kul olmak, O’nun hasretiyle yanıp kavrulmak için gelmiştir:

“Sanman taleb-i devlet ü câh etmeye geldik

Biz âleme bir Yâr için âh etmeye geldik.”

Kalbin huzur ve mutluluğu Allah’ı bilmek, O’nu sevmek, O’nun zikrinden lezzet ve tat almaktır.

Kalp bütün diğer organlar gibi zıtlar meşheri olduğundan toplum içinde yaşayan insanın kalbi hem meleki hem şeytani tesirlere açıktır.

Kalbî hassasiyet taşıyan bir mümin, toplum içinde hem hazır hem gaib; hem yakın hem uzak; hem uyuyan hem uyanıktır.

Mesela; kalbi en çok meşgul eden şeylerden biri dünyaya ait ümit ve emel tutkularıdır. Şu ayet-i kerime insanoğlunun sınırsız emelinin onu ne hâllere sokacağına işaret eder:

“Habibim, Kur’an’ı inkâr eden kâfirleri bırak, yesinler, hayvani isteklerini tatmin etsinler, dünya nimetlerinden yararlansınlar. Dünyada sorgusuz sualsiz yaşayacağız emeli, onları oyalasın! Onlar başlarına gelecek akıbeti görecekler.”

(Hicr, 3)

Ümidin kötü olanı, sorgu ve sual kaygısı taşımadan kalbi peşi sıra sürükleyen, tul-i emeldir. Yoksa ümitsiz ve emelsiz yaşanmaz; hiç emel olmadan amel bile olmaz.

İmam Rabbanî’ye göre

“kalp hastalığı kalbin Hak’tan başkasına ilgi duyması ve sevmesi” ile teşhis edilir.

Kalbe en çok etki eden şeylerden bir diğeri, ağızdan giren lokmalardır. Haram lokma kalbi hayatı etkiler. Bir başka ifadeyle haram ve şüpheli şeyler kalpte iz bırakır ve gönlü karartır. Haram ve şüpheliden başka mübah ve helalde sınır-tanımamazlık ve israf bile kalbi bozar. Şeytanın insana nüfuz yollarını açar.

Kalb-i Selime ermek, gönlü gönüller Sultanı’na vermek, Rahman tecellisine mazhar olmak demektir. Kalb-i selime ermek, incelik ve zarafet timsali bir insan olup huzur hâline varmaktır.

Nitekim Peygamberimiz bu hâle ermek için Allah Teâlâ’ya şöyle dua ederdi:

“Allah’ım! Sen’den dinde sebat isterim. Doğru söyleyen bir dil ve kalbi selim dilerim!”

(Tirmizî, Deavât, 23/3407)

Kalb-i Selim diğer bir manada incinmeyen ve incitmeyen kalptir.

Elbette, incinmemek incitmemekten daha zordur. Çünkü incitmemek eldedir ama incinmemek elde değildir. Derler ki kalb-i selim sahibinin üç vasfı vardır:

1- İncitmez,

2- İncinmez,

3- İyiliği Allah için yapıp karşılık beklemez.

Pertev Paşa ise incitmemek ve incinmemek konusunda der ki:

“Dikenden incineceksen bülbülün âşık olduğu gülü koklama! 

Ne başkasının sevgilisine ilgi duy, ne de ağyâr sayılan Allah’ın dışındakilerden incin! 

Ne sen başkasından âh al, ne de başkasının âh u zârından incin! 

En doğrusu ne sen başkasından incin; ne de başkası senden incinsin!”

İşte bu goncanın toprağının sahibi Hz. Sümeyye binti Hubbat da kalb-i selim, İslâm’la gerçek hürriyetini bulmuş bir sahabe hanımdır. Üstelik İslam’ın ilk şehadetine kavuşan hanımıdır. Ve mücadelesi asırlardır anlatılmaktadır.

Sanırım tüm sınıfın, hocanın sözlerinden sonra goncaya bakışı değişmişti. Hatta ki hocaya bile…

Fanusun etrafına inci gibi dizilmiştik. Gözlerim kalın çerçeveli gözlükleriyle, uzun ve ince 45’lerinde bir hanım olan hocaya arada kaysa da, sanki her an açabilirmiş gibi bir heyecanla güle bakmaktaydık.

“Hocam biraz daha anlatabilir misiniz?” 

dedi sınıftan başka bir hanım.

-Elbette. Hz. Sümeyye (r.anha) Ebu Huzeyfe denilen bir zalimin hizmetine bakmaktadır. Kaynaklarda genelde bu süreçten sonra ki hayatını bulabilirsiniz. Ebu Huzeyfe, ilk başlarda Hz. Sümeyye (r.anha)’ya karşı müşfik bir tutum içerisindedir. Aralarında saygı unsuru haizdir. Bir zaman Hz. Sümeyye (r.anha)’nın hizmetinde bulunduğu Ebu Huzeyfe’nin evine yeni bir hizmetli daha gelir. Bu kişi, Yemen’den Mekke’ye göçen Malik el-Ansî’nin oğlu Yasir (r.a.)’dır. O devirde fakir ve garip olanların bir zengin yahut himaye edebilen bir kavmin efendisinin hizmetine girme adeti vardır. Yasir (r.a.)’da bu sebeple Ebu Huzeyfe’nin emri altına girer.

Uzun zaman orada sabırla itaatkâr bir şekilde çalışır. Bir süre sonra ise Yasir (r.a.), Ebu Huzeyfe’ye çok beğendiği Sümeyye (r.anha) ile evlenmek isteğini söyler. Ebu Huzeyfe bu istekte bir mazur görmez kabul eder ve onları evlendirir. Zaten böyle evlilikler, genç olan kölelerin efendilerine olan bağlılığını arttıran bir sebep görülmektedir. Gönüllerini kaptırıp başka bir yere kaçmalarını engellemelerinin ve hizmetlerinin daha uzun süre devamının garantisi sayılmaktadır.

İşte tam da böyle bir ortamda bir araya gelen Sümeyye (r.anha) ve Yasir (r.a.)’ın tek tesellisi, çocukları Ammar (r.a.)’ın dünyaya gelmesidir. Bu duruma Ebu Huzeyfe de çok sevinmiştir. Bu sevinçle Sümeyye (r.anha)’yı azat eder ve ona hürriyetini verir. Fakat Sümeyye (r.anha) buna sevinemez. Neticede eşi hala hüviyetsizdir. O yüzden efendilerine olan bağımlılıkları devam etmektedir. Karı koca hizmetlerine uzun süre devam ederler. Yaşları ilerledikçe bu hizmetin zorlu yanlarını Ammar (r.a.) yüklenmeye başlar.

Ammar (r.a.) böyle bir ortamda büyür ve gençlik çağına gelir. Hem zeki hem de dimağı kuvvetli bir gençtir. Neredeyse her şeyi idrak edebiliyordur ve anne-babasının yaşadığı ikinci sınıf insan olma burukluğunu yaşıyordur. Hem yaşadığı ortamı hem de insanlar arasındaki hiyerarşik durumu sorguluyordur. Yapılan din, adı verilmiş yanlışların üzerinde tefekkür ediyordur. Cahiliye adetlerine hiçbir şekilde yanaşmıyor, hizmetten arta kalan zamanını tefekkür ile geçiriyordur.

Nihayet Kâinatın Efendisi’nin İslâm’a daveti başlar. Bu davet adalet ve hürriyet çağrısıdır adeta. İnsanların kendi kendilerine ürettikleri ilâhları terk etmeye, yalnızca alemlerin Rabbi’ne teslim olmaya davet ediyordur.

Bir insanın ancak Rabbine kul olabileceğini, kulun kula köleliğinin mümkün olmadığını söylüyordur. İnsanların değerinin ve makamının ancak Allah katında olduğunu söylüyordur.

Tüm bunlar Ammar (r.a.)’ın kulağına gelir ve aslında onun direk gönlüne bir hitap niteliği taşıyan bu sözler onda bambaşka bir yankı uyandırır.

Zamanla tüm bu duydukları ile Rasulullah (s.a.v.)’e ulaşarak, O’nu bizzat dinlemek, kulağına gelenleri bizzat ondan duymak arzusu hâsıl olmuştur.

Bir gün Rasulullah (s.a.v.)’in ashabıyla Erkâm (r.a.)’ın evinde gizlice toplandığını duyar. Hemen yola koyulur ve oraya varır. Ammar (r.a.) evin kapısına geldiğinde iki gençle karşılaşır. Bunlar Habeşli köle Bilal (r.a.) ile Süheyb b. Sinan (r.a.)’dır.

Onlara Rasulullah’ı (s.a.v.) dinlemek istediğini söyler. Onlar da bunda bir mahzur görmezler. Üçü birlikte Erkam’ın evine girerler. Rasulullah (s.a.v.) ile karşılaşır karşılaşmaz Ammar (r.a.)’ın yüreği değişir. Sormak istediği tüm suallerin adeta bir bakış ile cevabını almıştır. Gözleri ilk defa değerli bir mücevherata bakar gibi billur gözlere bakar. Tebessümü ve selamına karşılık dahi veremez olur dili. Perçemlenir bir bakış ile sevda niyeti. Rasulullah (s.a.v.)’in ona bakarak okuduğu ayetler, duruşu, sözleri ve nuru gerçeğe susamış kalplere damla damla saadet ile doldurur.

Sanki doğduğu andan beri bu daveti beklemiş gibi mest olur ruhu…

“Hû!” diyerek yani “O!” diyerek açar gönlünü sevdaya…

“O!” der; en Sevgili.

O, dirilişin Muştu’su…

Sonsuz kudretin Tecelli’si,

Kusursuzluğun Terennüm’ü,

Emanetin Bekçi’si,

Bülbülün dile gelme Sebeb’i,

Bir goncanın Vesile’si,

Arz-ı endamın Sebeb’i,

Lahûtî bir seda ismi,

O ki varlık Sebeb’i…

Ruhu dile gelir gönül nezdinde;

“Ey gonca açıl, mevsim bitiyor…” 

dedi. Rasulullah (s.a.v.) konuşurken Ammar (r.a.)’ın içinde bir gonca belirdi. Ve o goncaya mısra mısra şiirler ezberletti vuslata gark olan nefesi.

Ben “EŞHEDU.” demeyi senden öğrendim.

Efendim.

“Eşhedu!” dedim.

“Şahidim!” dedim.

Şahidim…

Sonsuzlukta zamana,

Şahidim…

Sensizlikte ki figana.

Şahidim cihana, muhabbete, dostluğa.

Şahidim…

Sabırdan sonra salahiyete,

Şahidim adın için yaratılan mahlûkata.

Ve şahidim en güzele…

Senle dolan yüreğe.

Şahidim…

“İlla!”diyerek senden gayrısına “LA.” diyen.

“İlle de sen VARSIN!” diyebilen nefese…

Ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanından ayrılan Ammar (r.a.), anne ve babasına koşmuştu. Onlara, Rasulullah (s.a.v.)’den ve orada hissettiklerinden, İslâm’a davetinden söz etti. Onlar da sanki buna asırlardır hazırlarmış gibi ilgi ve merakla evlatlarını dinlemişlerdi. Ve heyecandan ertesi günü zor etmişlerdi. Ertesi gün Sümeyye (r.anha) ve Yasir(r.a.)’da Peygamber (s.a.v.)’in huzundaydılar. Ama nasıl bir huzur!

Kelamlar ince ince işlerken ruhlarına… Serabımsı bir muştu doldu yürek kablarına…

Huzuru yudumlayan gönülleri ile onlar da Allah’ın birliğini ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’in son elçi olduğunu tasdik etmişlerdi. “İlle de sen!” demeyi öğrenen kafileye onlarda eklenmişlerdi.

Peygamberimiz (s.a.v.) ailesinin Müslüman olmasına vesile olan Ammar (r.a.)’ı çok sevmişti ve o huzuruna geldiği zaman:

“Hoş geldin, güzel olan ve güzelleştiren kişi!”

buyuruyordu. Yani Ammar (r.a.) gülderendi…

Aldığınız tüm şu çiçek kokularının içerisinde en baskın olan koku size hangisi desem?

Hepiniz şüphesiz gül dersiniz…

Hâlbuki yaratılışı gereği kokusu daha ağır olan çiçekler de var şuan burada…

Ama algıda seçicilikten siz şu an gülün kokusunu duyuyorsunuz.

İşte gül derenler de, gül kokanları diğer tüm çiçeklerin içerisinden bu şekilde ayırt edebilirler.

Düşünün! Bir bahçıvan için bir çiçeğin yaprağı, bir nakkaş için emek verdiği bir nakış, bir sarraf için elinde ince ince işlediği mücevheratı ne kadar değerli ise insana yatırım yapan, muhtevası insan ve hissetmek olan; içinde o insanların dertleri, kederleri, sevinçleri ve bu duygulara hasıl olanların her biri değerlidir onlar için. Üstelik bu kişi bir Peygamber ise onun nezdinde her gülün yankısı sevda hükmündedir.

Zaten Allah (c.c.) için sevmeyi ve Allah (c.c.)’ı sevmeyi ondan öğrenmedik mi?

Kim gülü sevmediğini iddia edebilir ki?

Ya da kim gülün neden bu kadar değerli olduğunu tam manasıyla onun ismini bir kere dahi anmadan dile getirebilir ki?

Yapraklarından yayılan o misk ü amberi kıskandıran kokuyu…

Kâinata ilk olarak “Hû!” diyerek doğduğunu kim bilir ki?

Hocanın gözleri de ısrar niteliği taşıyarak fanusa yüklenmişti. Hepimiz “Hadi açıl artık!” dercesine nazar ediyorduk güle. Hocamız ise bir süre sessiz kalmış ve sanki gül ile içten içe bir pazarlık yapmıştı. Sonra ise devam etmişti anlatmaya…

“-Evet, Hz. Sümeyye (r.anha) ve ailesi Müslüman olduklarını elbette gizlediler bir süre. Lakin uzun süre geçmemişti ki Ebu Huzeyfe’nin kabilesi Mahzumoğulları, Yasir (r.a.), Sümeyye (r.anha) ve Ammar(r.a.)’ın İslâmiyet’i kabul ettiklerini; atalarının dinini bıraktıklarını öğrenmişti.

Duyulur duyulmaz da hemen baskın yediler ve sorguya çekildiler. Beklenilenin aksine imanlarını hiç gizlemediler ve hatta Müslüman olduklarını açıkça söylediler.

Yani ahde vefa gösterdiler. İnsan kendi vicdanına soruyor!

Vefanın hülyası nedir?

“Sahibu’l-vefa” diye adlandırılmaktan başka!

İnsana, eşyaya, dosta, hakikate, sevgiliye ve sevgiye vefa!

Ama en çok söze vefa… Ahde vefa…

Kabile mensupları, onları Peygamber’i yalanlamaya ve İslâm’ı inkâr etmeye davet ettiler fakat Hz. Sümeyye (r.anha) direndi. Hatta övgü ile onlardan bahsederek etrafında onu sorguya çeken herkesi İslam’a ve Rasulullah (s.a.v.)’e davet etti.

Tabi bu durum zalimleri çileden çıkardı. Hz. Sümeyye (r.anha) ve ailesini önce karanlık, rutubetli bir mahzene kapattılar. Zincirle bağlayıp günlerce aç ve susuz bıraktılar.

Fakat beklenilenin aksine tüm bu işkenceler onların İslâm’a bağlılıklarını eksiltmiyor aksine imanlarını kuvvetlendiriyor ve maneviyatlarını güzelleştiriyordu. Hz. Sümeyye (r.anha), bir taraftan kocasını ve oğlunu teselli ediyor bir yandan da onlara bu halin getirebileceği güzelliklerden bahsediyordu.

Ne hapsetmenin ne de aç-susuz bırakmanın onları yıldırmadığını gören müşrikler, ne yapabilecekleri konusunda toplanıp müzakereler yaptılar. Aralarından birisi, onları herkesin gözü önünde çölde direklere bağlayıp kavurucu güneşin altında aç-susuz bırakmayı teklif etti.

Kimse bu zalimce fikre karşı çıkmadı. Ve bu teklif kabul edildi.

Kelimelerin kifayet edemediği bir işkence ile, serzenişsiz bir ah dokundu yeryüzüne. Her gün sıcaklık dinince onları usanmadan öldüresiye dövüyorlardı. Kırbaçlar durmadan inip kalkıyor, her darbe vücutlarını kan içinde bırakıyordu.

Hz. Sümeyye (r.anha) ve ailesi bu işkencelere maruz kalırken insanlar sadece seyretmek için akın akın geliyordu. Müşrikler, yapılan bu işkencenin İslam’a girmeye çalışacak her insanı korkutacağına inanıyordu. Bu yüzden bunu bir sunum gibi abartarak ve insafsızca yapıyorlardı.

Hz. Sümeyye kadın olmasına rağmen tüm bu işkencelere dayanıyor ve asla pes etmiyordu. Elbette onları diri tutan, öteler sevdalısı olmalarıydı. Asıl kavuşmanın yani vuslatın nasıl olacağından emindiler. Onlar için bir firâktı ölüm… Onlar için Allah’a kaçıştı ölüm!

Zalimin zulmünün erişemeyeceği yerden haberdardılar…

Hepsinin vücudunda derin yaralar vardı. Sıcağın altında kan ve ter birbirine karışıyordu. Güneşin en sıcak olduğu öğle vakitlerinde, kızgın kumlar üzerinde câniler tarafından develere bağlatılarak sürüklendiler. Kor parçası alev alev yanan kayalarla vücutlarını dağladılar. Amma asla imanlarından geri döndüremediler. Müşrikler işkenceye zaman zaman ara veriyorlardı, kendilerine gelmelerini bekliyorlardı. Ne işkenceciler ne de Yasir ailesi pes etmiyordu…

Hz. Ebu Bekir (r.a.) bu işkenceyi duyar duymaz gelmiş onları satın alıp azat etmek istemişti ama Ebu Huzeyfe buna razı olmamıştı. Onların yerine kendisini almasını istemişti. Buna da razı olunmamıştı. Zira onun kavminden çekiniyorlardı.

Bütün Müslümanların içi yanarken Allah Rasulü (s.a.v.) işkence yapılan yere geldi. Gözü yaşlı ve kalbi mahzundu. Dua dua Yasir ailesi için niyazda bulunuyordu.

Önce onlar ile halleşti ve onları hak ve hakikat üzere sabit kılması ve bu musibeti kaldırması için Allah’a dua etti.

Hz. Sümeyye (r.anha.), Hz. Yasir (r.a.) ve Hz. Ammar (r.a.) iki cihanın Efendisi (s.a.v.)’i görünce sanki bütün acılarını unutmuşlardı. Bir gül kokusu tüm yürekleri doldurmuştu.

Özlerinde hissettikleri sevda hakikatinin vuslatı vaki olunca derunlarında ki sancı dinmişti. Sevgilileri onlardan haberdardı. Onlar için mahzundu. Onlar için dua dua yalvarmaktaydı Rabblerine…

Sanki yakıcı güneş altında aç-susuz kırbaçlanan onlar değildi. Sanki kimsesizlikleri bir anda giderilmişti. Allah Rasulü (s.a.v.)’in mübarek çehresinin ışıltısıyla ferahlıyorlar, O’nun nazarından destek alıyorlardı.

Ah ki nara Sultanım maşuğunun nezdinde,

Dikendi ser-firaza döndü ruhum her nefeste,

Pusat koydu gönül sensizlik ile perçemlenmiş kedere,

Gözyaşını susar çiğ tanesi aksamında her güle.

Mısra mısra gözler onun nuruna aşina idi. Ve nuru ile aydınlanan gönüllerin susuzluğu dinmişti…

Ve bu kutlu misafirden gelen kelamlar ile bezendi tüm mahzun ifadeler:

“Sabır ey Yasir ailesi! Hiç şüphesiz, mekânınız cennettir.”

diyordu…

Bu müjde için nelere katlanılmaz ki!

Kim bir çırpıda canını feda etmezdi?

Hz. Sümeyye (r.anha) ve ailesinin kalbi tatlı bir esintinin ferahlığıyla doldu. Gözlerinin önünde cennet canlanıverdi. Kalb-i selim olan demiştik en başta. Kalplerinde yalnızca Rahman’ın adı ve sevdası olan…

Hakikat onlara perdesiz aşiyan oluyor demek…

Denileni ikrar etmesi için mananın ona ikram da bulunması demek!

İşte açıldı perdeler, bir tarafta ikramlar, bir tarafta bekleyenler var. Ve bir seda içerisine yerleşmiş mısralar ile dizeler, bir Hû kuşundan dökülür nazendeler…”

Hocanın anlattıklarına kaptırmıştık kendimizi. O ise bir anda yeniden sükûnet ile dolmuştu sanki…

-Hocam hû kuşu ne diyor?

(Duymamıştı.)

-Hocam?

Başını kaldırarak mahzun bir çehreyle yüzüme bakmıştı…

“Erler demine destur alalım! 

Pervaneye bakıp ibret alalım! 

Aşkın ateşine gel bir yanalım! 

Eyvah demeden Allah diyelim! 

Günler geceler durmaz geçiyor,

Sermayen olan ömrün bitiyor.

Bülbüllere bak efgan ediyor,

Ey gonca açıl, mevsim bitiyor…’

diyor…”

Evet, bu gülün açılması için bir niyazdı. Mısra mısra şiir ile bezemiştik. Ona methiyeler düzerek bazen ise sitem ederek ona hitap etmiştik…

Hocanın gözleri dolu doluydu artık…

“Ve… Yasir (r.a.) o kadar yorgun ve bitkin ki yaşlı vücudu bu ağır yüke daha fazla dayanamıyordu.

Peygamberimiz (s.a.v.)’e:

‘Yâ Rasûlallah! Vakit hep böyle mi geçecek?’ 

diye soruyor. Şefkat Peygamberi (s.a.v.)’ in yüreği sızlıyor. Ellerini açıp dua ediyor:

-Allah’ım Yasir ailesine rahmet ve mağfiretini ihsan et!

Efendileri Ebu Huzeyfe, sadık adamı Yasir (r.a.)’ın halinden dolayı canı sıkkın bir şekilde işkence mahallini terk ediyor. Hizmetkârına laf geçirememek, imanından vazgeçirememek canını çok fena sıkıyor. Yıllardır bir an dahi sözünden çıkmayan ‘Bu kölelere ne oluyor?’ diye düşünmekten kendini alamıyor. Yasir (r.a.) elleri direğe bağlı gözleri Sümeyye (r.anha)’ya bakar iken gülümseyerek şehadet şerbetini içiyor.

Ebu Huzeyfe esefle amcası Ebu Cehil’e:

‘Sümeyye’nin işini sana bırakıyorum.’ 

diyor. Ebu Cehil ise kin bürümüş gözlerini Sümeyye (r.anha)’ya dikerken sanki iman etmesine mani olamadığı bütün Müslümanların hıncını Sümeyye (r.anha)’den çıkarmak istiyor. ‘Onun ve oğlu Ammar (r.a)’ın canını nasıl acıtabilirim?’ diye düşünüyor.

Atalarının dinini inkâr ederek İslâm’da ısrar eden bu aileye karşı öfkesi, bütün hücrelerini adeta kurutuyor. Hele de en nefret ettiğinin onu müjdeleyerek bizzat ayağına kadar geldiğini görünce delirmenin eşiğinde duruyor.

İşkencenin şiddetini gittikçe artırıyor. Hz. Sümeyye (r.anha) ve ailesinin artık tahammülü kalmamış gözüküyor. Tükenmiş mecalleri ile şehadeti bekliyorlar.

Ebu Cehil bundan son derece memnun ve o kadar mutlu ki çevresindekilerle artık iş tamamdır zannederek Hz. Sümeyye (r.anha)’ya doğru ilerliyorlar. Ebu Cehil bakıyor ki Sümeyye (r.anha) hala nefes alıyor hiddetle Hz. Peygamber (s.a.v.)’i ve Allah’ı inkâr etmesini istiyor.

Fakat konuşmaya ve nefes almaya dahi mecali kalmamış olan Hz. Sümeyye (r.anha) kalan tüm gücünü toplayıp

‘Şirkten ve şirkte ısrar edenlerden uzağım.’

diyor. Ebu Cehil, Rasulullah (s.a.v.)’in böyle sevilmesine karşı kalbi öyle bir hasetle dolmuş ki…

O öfkeyle kıvılcımlanan aklına birden şeytani bir fikir geliyor.

Namusunu ve iffetini çok iyi bilmesine rağmen, Sümeyye (r.anha)’ya iftira etmeyi ve böylece onu en hassas noktasından vurmayı tasarlıyor:

‘Sen güzelliğine âşık olduğun için Muhammed’e iman ettin!’ 

diyor. Hz. Sümeyye (r.anha) daha fazla dayanamıyor ve ağzında kalan son damlalarla Ebu Cehil’in yüzüne tükürüyor.

Tam anlamıyla çılgına dönmüş, adeta kudurmuş Ebu Cehil. Bir köle halkın önünde onun yüzüne nasıl tükürebilir ki! Elindeki mızrağı Hz. Sümeyye (r.anha)’ya fırlatıyor.

Mızrak, o Rabbine teslim olmuş bedeni delip geçiyor. Hz. Sümeyye (r.anha) artık şehit. Sonsuzluk kuşu idi adeta ve semavata kanat açmıştı…

Esareti artık bitmiş. Ve artık kimsesizlikten ötede. Vuslat vaki ve baki olmuş.

Ebediyetin uçsuz-bucaksız ummanında gerçek özgürlüğü kucaklamıştır…”

Gözlerimden akan yaşlar ile hocanın yüzüne baktım. Şimdi goncayı umursamıyordum. Aklım sadece Yasir ailesindeydi. Onun da gözyaşları fanusun üzerinden süzülüyordu.

Gül deren, gül için gözyaşı döküyordu.

Toprak haberdardı belki de…

Ama ya gonca!

O haberdar mıydı?

Nasıl bir toprak ile dolu olduğundan.

O toprağın nasıl bir imtihandan geçtiğinden…

Bilse durur muydu böyle gonca hali ile?

Açmaz mıydı oda bir çırpıda katre katre…

“Peki, ya diğerleri hocam…” 

dedi içimizden biri.

-Diğerleri… Yasir (r.a.), Hz. Sümeyye (r.anha)’nın, sevgili eşinin yanı başında şehadet şerbetini içti demiştik. Sümeyye (r.anha) eşinin şehadetini görerek sonra onunla aynı iklime kanat açarak şehit oldu. Ve evlatları Ammar (r.a.)…

Gözlerinden akan yaşlarla hüzün feryatları bastırıyordu içinde. Yapılan hiçbir işkence bir evladın bir anda öksüz ve yetim kalması kadar zor olabilir mi?

Düşünün! ÖKSÜZ…

Öksüz; bu sözcük, Türkçe “ök” kökünden türemiştir. Ök sözcüğü “bağ, ip” anlamlarına gelir. Ve birçok kaynakta “kök” manasına geldiği zikredilmiştir. İşte şu elimdeki saksıya bakın! Ve bu bitkiye! Ve köklere! İşte toprak ile bağlantısı, yeşermesi, sulanması, güneş alması hep bu kökler vasıtası ile. Yani önce köksüz kaldı…

Ve YETİM…

“Yettim.” diyebilecek bir babası da kalmadı. Yetecek derecede sevgide…

“Elbette Allah c.c. vesileler ile onu kimsesiz bırakmayacaktı ancak anne ve babasının feci bir şekilde şehit edildiklerini görmüştü bir evlat. Sıra ondaydı. ‘Hadi!’ dediler, ‘Bak sen gençsin. Vazgeç! Elimizden kurtul! Yapman gereken tek şey onları inkâr etmek…’ 

O da onlara uydu. Ve sonunda Ammar (r.a.)’ı bağlı olduğu yerden çözüp serbest bıraktılar. Hz. Sümeyye (r.anha)’nın bu biricik evladı, serbest bırakılınca doğruca Hz. Peygamberimiz (s.a.v.)’e koştu. Yorgun, bitkin, içler acısı vaziyette, yüzü gözü kana bulanmış, bitkinlikten ayaklarını sürüye sürüye huzura girdi.

Haykırırcasına ağlamaya başladı. Rasulullah (s.a.v.)’in eteklerine yapıştı. Anne babasının acısından daha çok, Allah ve Rasul’üne bağlılıkta kusur etme ihtimali için ağlıyordu.

Gül derenin kalbi ve ruhu nedamet ile mahzundu. Allah Rasulü, Ammar (r.a.)’ın gözyaşlarını silerek mübarek eliyle kalbini ve başını sıvazladı. Onun acısına ortak oldu. Onu dinledikten sonra şöyle buyurdu:

‘Önemli olan kalbinin durumu. Kalbin ne diyor, sen kalbini nasıl buluyorsun?’ 

Ammar (r.a.) şöyle cevap verdi:

‘İmanla dopdolu!”

Hoca konuşurken bir yandan da fanusun sağ yanına gelmişti. Ve taburesini alarak oturmuştu. Gözlerim üzerindeydi. Aydınlanmıştı sanki bir anda yüzü. Onun aksine herkesin aklı ve gönlü karmaşıktı sanırım benimki gibi. Onun konuşmaya devam etmesini istediğimizin farkındaydı. Ve bizi kırmadı…

-Arkadaşlar, Bir gülün su ile randevusu vardır. Yağmur taneleri gül ile buluşabilmek için eman alırlar. Zira yağmurun işlevi yoktur gülün gözünde. Gül bulutlar ile bağlantılıdır hemzesinde.

Çiy olur her damla, gülün naif ve kadifemsi yapraklarında bekler usulca. Katre katre açılabilmek için ise zaman lazımdır. Önce icazeti alır sonra ise besmele ile bir nebze açılır. Bu açılma için elbette topraktan şahit lazımdır.

Şimdi bu goncanın rengi toprağın şahitliği ile gerçekleşecek.

Eğer sevgiden yana bir bağlantı kurulduysa aralarında ve gülü deren de marifetli ise gül bir “Ah!” ile vuslat olacak.

Buradaki bu kadar bitki çiçek açıyor. Her birinin kokusu var. Yaprakları var. Ama hiç biri defter arasında saklanmıyor solsa bile.

Çünkü yar ile yaren bağının gülde bir hatırası var…

Aşığın maşuğa sarf edeceği gayrette gülden nebze var…

Sizin güle bu kadar yoğunlaşmanızın sebebi de Mevlana’nın şu sözü ile özetlenebilir sanırım:

“Kardeşim sen düşünceden ibaretsin. 

Geriye kalan et ve kemiksin. 

Gül düşünür gülistan olursun. 

Diken düşünür dikenlik olursun.” 

Bunun da manasını Nurullah Genç ne güzel ifade etmiş:

“Mesafeler gül alırken gönülden,
Neden böyle uzaksın ki sen gülden.
Boşalt sadağından dikenlerini,
Düşün binlerce yıl dağarcığında,
Bu derdi kahırla çekenlerini.
Düş yollara iki gözün aksa da,
Kavuş güle gül seni bıraksa da…”

Alkışlar hocanın sözünü bölmüştü adeta. Şimdi şu plastik çiçek satanlar görse idi şu güzelliği bir daha plastik çiçek satmaya hayâ ederlerdi. Yahut şairler ve yazarlar dinlese idi Hz. Sümeyye (r.anha)’nın hayatını ve mücadelesini, kendilerine kızmazlar mıydı?

“Şimdiye kadar bahsettiklerimiz ve yazdıklarımız bir mücahidenin mücadelesi yanında ne anlam teşkil eder ki?” diyerek…

Onun kelama dahi vefası var…

“Şahidim.” dedi ve şahit oldu…

Gözyaşlarımı elimdeki ipek mendile silip fanusa doğru yürüdüm usulca. Akşam güneşi vurmuştu tam da goncanın üzerine…

Biz de “Akşam güneşi güzele vurur.” derler…

Güneş dahi ışığını yansıtacağı yeri biliyordu…

Derunumdan, fanus camından içeriye tam da goncanın üzerine bir vaveyla gönderdim…

Hadi aç!

Gönüllerimizdeki zifiri karanlık perdeler kalksın!

Sen aç!

Umudun hiçbir zaman tükenmeyeceğini bu usanmış yürekler anlasın!

Aç ki!

Dualar kabul oluyor hakkını vererek istediğimizde… Akıllar kavrasın!

Aç ki!

Duada birlik olduğumuz gibi kardeşlikte de bir olmamız için nişane ol!

Aç ki!

Gönüllerimiz sevdan ile boyansın!

Aç ki!

Yazarın kalemine ve dimağına can gelsin, her şiirde her mısrada ve her dizede senden bahsetsin!

Aç gülüm!

Kucakla derunumu, sarmala yaralarımı, öyle muhtacım ki kanayan yaralarımdan sarılmaya!

Hem ayeti Kerime’yi unuttun mu?

“Ve Allah yolunda öldürülen kimseler için ‘ölüler’ demeyin! Hayır, onlar diridirler. Fakat siz, farkında olmazsınız.”

Bakara suresi 154

Sen ki bir ölümsüzün toprağındasın, ayet ile sar köklerini ve var farkına şehadetin güzelliğini!

Aç!

Gül Sultan aşkına!

. . …….

Gözlerime inanamıyordum.

İlk defa gören göz ile anlayan öz ikileminde kalmıştım…

Bir açan var!

Katre katre gözyaşlarımızla heyecan dolu yüreklerimize işliyor…

Üzerindeki nur adeta alnımıza ve avuçlarımıza işliyor. Hamd ve gözyaşları içerisinde kalıyoruz. Zaman bir goncanın açılışı ile akıyor. Fakat nefesler ve kalplerin atışı duruyor. Bir şehadet muştusu işliyor yüreklere. Omzumuzdan okşuyor bizi aheste aheste… Adeta umut serpiyor bir gonca tüm serzenişlere…

Yangının içerisine atılıyor ruhum, gözlerim aşiyan, ruhum aşiyan, aklım aşiyan. Ve söylesene geride ne kaldı ki seni görmeden yaşadığım bunca zamandan?

“Hocam bu ne renk?” 

diye bir çığlık koparıyorum…

Gözler yeşeriyor sevda ile ve ki o gözler âşık, o gözler muamma da müennes…

Anlıyor şimdi canım, neden gül Sultan dendiğini, en Sevilen’e…

“Sevda rengi…” 

diyor gözleri yaşlanan hoca…

-Şehadet ve şahit rengi…

İçime işlenen bir nakış gibi oluyor yareni… Aklım artık gül Sultan ile bezeli… “Ah!” diyorum içimden.

Adını anınca şakımaya başlar,

Gönül kafesimdeki bu mahzun kuşlar…

En Sevgili!

“Peki, bu gülün adı ne ki?” 

diye soruyorlar. Hoca ise şaşırıyor sanki soruya. Bana doğru bakıyor o da merakla…

-Adını henüz bulamamıştık. Sence ne olsun!

-…

-Gülzâde olsun! Gülden ziyade olsun!

Gül Kokulu Hikayeler-2” için bir yorum

  • 8 Aralık 2018 tarihinde, saat 23:43
    Permalink

    Allah alacağın her nefesini kalbi selim üzere almayı nasip etsin kardeşim, çok güzeldi. Rabbim kalemine kuvvet versin.

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.