Gül Kokulu Hikayeler – 4

GÜL-FİDAN

Söylediği sözleri hatırladıkça içi sızlıyordu. Ablasına neler de demişti öyle. Bir anlık öfke ile ağzından çıkanlara engel olamamıştı. İlk başta rahatladığını zannederek sakinleştiğini düşünse de, sonradan düşündükçe vicdanı sızlamaya başlamıştı.

Nasıl da tuhaftı insanın hali…

İki kelam söylüyorsun ve bir insanın incinmesine en çok ta kendi vicdanının incinmesine yol açıyorsun. Sonra ise “özür dilemek” bir azab halini alıyor.

Hâlbuki ne zaman başı sıkışsa yanına koştuğu, kanatlarının altında huzur bulduğu yerdi ablası. İnsan nedense annesine söyleyemediklerini rahatlıkla ablası ile paylaşabiliyordu. Belki de sırf bu paylaşımlarından ötürü ablası onun adına endişe duyuyordu.

Ama bu kadar abartılı vesveseler kurması da hiç iyi değil ki!

Bak gene kabarıyordu nefsi ve öfkesi…

Eleştiriye kesinlikle açık değildi. Canı ne isterse onu yapabileceği bir rahatlık arayışındaydı. İşin en ilginç tarafı canı ne isterse yaptığında ise huzursuz oluyordu. İnsanın aklı ve vicdanı dahi Allah’a kul olabilmenin yollarını ararken, eğlence, sefa ve maddiyatı bu kadar arzulayan ne idi ki!

Gözlerinden sicim gibi yaşlar boşanmaya başladı. Şimdi şunları bile dile getirebileceği hakiki bir dosta sahip değildi. Birine gitse anlatsa, ileride onunla bir sorun yaşadığında “Sen ablanla bile anlaşamıyorsun ki!” deme ihtimali vardı.

Zaten başına ne geldiyse bu “Elalem ne der?” sözüne takıldığından gelmişti.

Hiç oturup düşünmüş müydü “Rabbim ne der? Hakkımda ne düşünür?”

Yok! Tanımadığı insanların yorumlarını Allah’ın buyruğundan üstün tuttuğunun farkında dahi değildi ki…

Canı düşündükçe daha fazla yanıyordu.

Şimdi telefon çalsa, ablası arasa dese ki “Hep çocukluk yapıyorsun.” Anında koşup boynuna sarılırdı. Evet, çocukluktu yaptığı. Hiçbir şey ablasıyla olan muhabbetinden daha değerli değildi…

Onunla tevafuken bir araya gelse ve herkesin içerisinde küs değillermiş gibi davranırken gönlünü alsa.

Genelde ablası toplum içerisinde araların da yaşananları belli etmiyordu. Onun bu ketumluğu da aralarında oluşan her türlü sorunu kendi başlarına daha hızlı ve kolay çözmelerine vesile oluyordu. Zira üçüncü bir göz veya dil nifak tohumu da saçabiliyordu.

Ehli olmayan ile yapılan istişareden hayır da gelmiyordu…

Bu gün ablası sabahtan okul da derste olacaktı. Öğleden sonra da şu her zaman gittiği vakıfta. Daha önce kaç kere davet ettiği halde gitmemişti oraya. Bir insan tanımadığı çocuklara yahut insanlara nasıl yakınlık gösterebilirdi ki?

Zaten aralarında ki tartışmayı da alevlendiren ablasının başkaları ile ilgileniyor olmasıydı…

-Başkalarına gösterdiğin ilginin azıcığını bile bana göstermiyorsun.

Demişti. Ama bunda haksızlık yaptığını biliyordu. Sabaha kadar oturup onu sakince dinleyen ablaya denilecek laf mıydı şimdi bu. O istediği gibi arkadaşlarıyla gezsin, dolaşsın, okusun ve harcasın. Ablası işe gidip eve gelip; hazır ve nazır bir şekilde onu mu bekleyecekti. Kendisine aynı ambargoyu koymuyordu ki…

Üstelik aksine eve kapanma. İnsanların içerisinde kal. Bir hobi de edin. Okulla kalma sadece. Gibi telkinler ile ablası sürekli onu sosyalleştirmeye çalışıyordu. Sonra eline sürekli kitaplar veriyordu. Hiç birini okumamasına rağmen bu ısrarından asla vaz geçmiyordu.

Beraber film izleme zamanları vardı. Hafta da bir akşam ablasının yahut onun önceden seçtiği filmi izliyorlardı. Anne ve babasının tamamen serbest bırakılmışlıklarının yanında ablası hem itici yani teşvik edici güç, hem de disipline eden pozisyonunda kalıyordu.

Aslında şimdi düşününce; ne kadar da fazla yük yüklenmiş olduğunu fark etmişti. Annesi ile ayrı babası ile ayrı ilgileniyordu ablası. Babasını doktora götüren, getiren. Emekli maaşını çekip faturaları ödeyen. Evin alışverişini yapan. Annesinin gönlünü eden. Arada ikisini de çıkarıp hava aldırıp dolaştıran. Zaman zaman onlara egzersiz olsun diye yürüten. Bunlar ve kendisi hep ablasının omuzlarındaydı.

Babası koa olunca devlet memurluğundan emekli olmuştu. Annesi ise el işi ve terzilik yaparken kollarında kireçlenme olmuş. Tam manasıyla kollarını kullanamaz olmuştu. Dededen kalma arsaya dikilen 4 katlı binadan onlara da bir daire düşmüştü de. Ablasının üzerine bir de kira derdi yüklenmemişti.

Salona geldiğinde annesiyle babasını televizyon izler bir halde bulmuştu. Yemek masasına oturup telefonunu eline aldı. Sonra ablası bugün neler paylaşmış diye sosyal medyaya bakarken, tek bir söz bile yazmadığını gördü. Sonra geriye doğru gitmeye başladı. Doğru dürüst paylaşımı yoktu…

Genelde onun etiketledikleri vardı…

Üstelik her çektiği fotoğrafta o cıvıl cıvıl gülümserken, ablası sadece yorgun zoraki tebesssümü ile duruyordu.

İçini yakan vicdan ateşi gözlerinden dökülmeye başladı.

O arada da annesi onun farkına varmıştı.

-Noldu kızım?

Diyerek yanına gelmişti.

-Yok bişey.

-E ağlıyorsun.

-Yok, bir şey dedim ya anne!

Bu sefer babası eliyle yanına gelmesini işaret ediyordu.

Gidip babasının yanına oturdu. Başını omzuna koyup, üzerinde duran battaniyenin altına bacaklarını yerleştirdi. Gözlerinden akan yaşlara engel olamıyordu. Televizyonda bir hanım bir şeyler anlatıyordu…

-Ümmü Fadl (r.anha) Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin baldızıdır…

Meymûne binti Hâris (r.anha) annemizin kız kardeşidir…

Efendimizin sevgili amcası Hazreti Abbas (r.a.)’ın âilesindendir…

İslâm’ı ilk kabul eden hanım sahabilerdendir…

Mekke’de Kinâne kabîlesine mensuptur. Annesinin adı Hind (Havle) binti Avf’dır. Babası Hâris ibni Hazen’dir. Mekke’de Abbas ibni Abdülmuttalib ile evlenmiştır. İlk çocuğu Fadl’ın doğumundan sonra Ümmü Fadl künyesiyle tanınmıştır. Asıl adı Lübâbe’dir.

O, Haticetü’l-Kübrâ (r.anha) annemizden sonra Mekke’de İslâm’ı ilk kabul eden, cesûr yiğit hanımefendilerdendir. Kocası Hz. Abbas (r.a.), kendisinden sonra İslâm’la şereflenmiştir.
Ümmü Fadl (r.anha) cesur, mütevazı ve yiğit bir hanım sahabedir. Hizmetiyle, sevgisiyle, insanları güzelliklere çağıran İslâm’ın ilk çilekeşlerindendir.

Onun İslâm’ın ilk günlerinde gösterdiği kahramanlık dillere destandır. Kişinin kardeşini asla yalnız bırakmaması, ne halükarda olursa olsun onun yardımına koşması ve ona arka çıkması konusundaki fedakârlığı hatırdan çıkmayacak tarzda zihinlere nakşolmuştur.

Şöyleki:

“Ümmü Fadl (r.anha)’nın kocası Abbas’ın Ebû Râfî adında Mısır’lı bir kölesi vardı. O da İslâm’la şereflenmişti. Fakat müşriklerin şerrinden çekindiği için İslâm’a girdiğini ilân edememişti. Ebû Râfî (r.a.) Zemzem kuyusunun yanında ağaçtan su tasları oymacılığı yapardı. Ümmü Fadl (r.anha)’nın odası da bu kuyuya yakındı.

Bedir harbinin olduğu günlerdi. Müslümanların müşrikleri hezimete uğrattıkları haberini aldılar. Kâbe çevresinde sevinçli sevinçli bu konu üzerinde konuşurlarken Ebû Leheb yanlarına çıkageldi. Bu azılı müşrik Bedir’e gitmemişti. Yerine Âs İbni Hişam’ı göndermişti. Fakat devamlı ne olup bittiğini takip ediyordu. Neticeyi sabırsızlıkla bekliyordu. Acı haber, Kureyş’in mağlûbiyeti ona ulaşınca kininden, kibirinden, öfkesinden ne yapacağını bilemedi. Hezimeti bir türlü içine sindiremedi.

Nasıl olur?

Diye düşüncelere daldığı bir sırada Ebû Süfyan’ın karşıdan geldiğini gördü. Yanına çağırdı ve:

-“Ey kardeşimin oğlu! Nasıl oldu anlat bakalım?”

Dedi. Ebû Süfyan hüzünlü hüzünlü:

-“Hiç sorma! Sanki onların karşısında elimiz kolumuz bağlandı. İstedikleri gibi bir kısmımızı öldürdüler, bir kısmımızı da esir aldılar.”

Diye söze başladı. Sonra devamla:

-“Vallahi ben bizimkilerden kimseyi kınayıp ayıplamıyorum. Çünki o sırada öyle kimselerle karşılaştık ki, yer ile gök arasında yağız atlara binmiş ve beyazlar giyinmiş adamlar bizlere hücum etti.”

Dedi. Ebû Râfî (r.a.) onların konuşmalarına kulak misafiri olup dinliyordu. Sevincinden ve heyecanından kendini tutamayarak araya girdi ve:

-“Vallahi onlar meleklerdir.”

Deyiverdi. Bedir mağlûbiyetinin hıncıyla dolu olan Ebû Leheb melek sözünü işitince Ebû Râfî (r.a.)’ın üzerine doğru yürüdü. Var gücüyle ona vurmağa başladı. Hıncını ondan çıkarmak istercesine üzerine çullandı.

Ümmü Fadl (r.anha) onları takip ediyordu. Müşriklerin Ebû Rafî üzerine doğru yürüdüklerini görünce süratle eline bir çadır direği alarak koştu geldi ve Ebû Leheb’e:

-“Kimsesi yok diye onu güçsüz gördün değil mi?”

Diyerek hücum etti. Sırığı kafasına indirdi. Başından yaralanan azgın müşrik bir kadının saldırısını hazmedemeyerek bayılıp yere düştü. Avânelerinin yardımıyla hor ve hakîr olarak oradan ayrıldı. Daha sonra bu eziklik içerisinde kendini yedi durdu. Bir daha ayağa kalkamadı. Kibir ve kiniyle cehennemi boyladı.

Ümmü Fadl (r.anha) üç kızkardeş idiler. İslâm’ın zor günlerinde üçü birden Allah’a ve Rasûlüne teslim olmuşlardı.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz onlara; “mümine kızkardeşler” diye hitap ederdi.

Bunlardan Hz. Meymûne (r.anha) Efendimiz (s.a.v.)’le evlenerek müminlerin annesi oldu. Hz. Esma binti Umeys (r.anha) da Ebû Tâlib’in oğlu Hz. Câfer  (r.a.) ile evlendi.

Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Efendimiz sevgili amcası Hz. Abbas (r.a.)’ın evine sık sık giderdi. Hatırlarını sorar ve öğle vakti istirahatini çoğu kere burada yapardı. Amcası ve yengesiyle sohbet ederdi. Birgün Ümmü Fadl (r.anha) korkulu ve sıkıntılı bir rüyâ gördü. Onu anlatmak istedi ve Efendimiz (s.a.v.)’e

-“Yâ Rasûlallah! Bir rüyâ gördüm ve çok korktum.”

Dedi. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.);

-“Ne gördün?”

Dedi. O da;

-“Yâ Rasûlallah! Sizin vücûdunuzdan bir parçanın kesilip evime konulduğunu gördüm.”

Dedi. Efendimiz (s.a.v.) Ümmü Fadl (r.anha)’nın rüyasını şöyle yordu:

-“Hayırlı bir rüya görmüşsün. Fatıma’nın bir oğlu dünyaya gelecek. Sen de onu Kusem ile beraber emzireceksin.”

Buyurdu. Çok geçmeden Hz. Hüseyin (r.a.) dünyaya geldi. Ümmü Fadl (r.anha) onu alıp evine götürdü. Doyasıya Hüseyin’i emzirdi. Ona sütannelik yaptı. Onunla ilgilendi. Terbiyesiyle meşgul oldu. Gelişip büyümesine ve güzel yetişmesine gayret etti.

Bir gün çocuğu alıp Rasûlullah (s.a.v.) Efendimize götürdü. Efendimiz torununu kucağına aldı ve dizine oturttu. Yavrusuyla konuşurcasına başını okşayarak onu sevdi ve yanaklarından öptü. Küçük Hüseyin dedeciği Allah Rasûlü Efendimiz (s.a.v.)’in kucağını ıslattı. Ümmü Fadl (r.anha.) buna çok üzüldü. Çocuğu tutup Efendimiz (s.a.v.)’in kucağından aldı. Çocuk bunun üzerine ağlamaya başladı. Efendimiz (s.a.v.) buna dayanamadı ve:

-“Ey Ümmü Fadl! Allah iyiliğini versin. Sen onu ağlatmakla beni üzdün.”

Buyurdu. Ümmü Fadl (r.anha), Efendimiz (s.a.v.)’in sevgili amcası Hazreti Abbas (r.a.)’tan altı erkek çocuk dünyaya getirmiştir. Fadl, Abdullah, Ubeydullah, Ma’bed, Kusem ve Abdurrahman adında oğulları olmuştur.

İslâm’ın nurunu ana karnında alan bu iman erleri hem kendilerine hem de çevrelerine ışık saçmışlardır.

Bilhassa Abdullah İbni Abbas (r.a.) ashâb-ı kiram arasında tefsir ve fıkıh konusunda en üst seviyede müracaat kaynağı olmuştur. İslâm’ı yayma konusunda Kusem (r.a.)’ın orta Asya topraklarına kadar gidişi ve o bölgede şehid oluşu, oraya defnedilmesi ne büyük hedeflere sahip olduklarını göstermektedir.

Hz. Osman (r.a.)’ın halifeliği döneminde ahirete göç eden Ümmü Fadl (r.anha) böylesine bir şerefe sahipti.

Bir şair onun hakkında:

“Mâ veledet necîbetün min fahlin
Ammi’n-Nebiyyi’l-Mustafa zi’l-Fazl’ı
Ke sittetin min batni Ümmi’l-Fadl’ı
Ve hâtemi’r-rüsül ve hayrir-rusûl’i”

Demektedir. Yani;

“Hiç bir asaletli kadın, bir erkekten ümmû Fadl Lübâbe’nin altı çocuğu gibi çocuk doğurmamıştır. Bu Ümmü Fadl ile kocası ne kadar kıymetli, hürmete lâyık ve şerefli gençlerdir ki, kocası, peygamberlerin sonuncusu ve hayırlısının amcasıdır.”

İşte şimdi cevabını almıştı. Ve yine ablası haklı çıkmıştı. Derste sıkıntı çıkaran öğrencilere bağırmadan kendini tutamadığını, bu konuda kimsenin ona karışamayacağını iddia etmişti. Ablası da “o çocuklar sana emanet.” Diyerek sakin davranması gerektiğini anlatmaya çalışmıştı.

Formasyona gideceği yere gitmeden yaptıkları konuşma sırasında, aslında ablasının öğretmenlik hakkında hiçbir şey bilmediğini düşündüğü anı hatırladı…

Ve kapıdan kucağında kitapları ile beliren ablasına şöyle bir göz attı. Yorgundu yine…

Ama hem kırgın ve hem de hüzünlüydü de çehresi…

Babasının yanından kalkıp, ablasının yanına geldi. Elindekileri alıp masanın üzerine koydu. Sonra sarılırken kulağına fısıldadı…

-Özür dilerim sen haklıydın gül-fidan…

Hatice Kübra İpek

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.