Gül Kokulu Hikayeler -5

GÜLFEM

Eşinin kitap okurken aldığı not defterini aldı yatak ucundan. Ve başını koyduğu yastığın üzerinde açtı sayfalarını…

Önce bir kokladı…

Defter kokuyu onun yüreğinde ki gibi saklayamamıştı.

Sonra kelimlerin üzerinde gezindi parmaklarını. Gözyaşları yazıları bozmasın diye elini siper aldı. Ve ilk sayfadan ağlayarak okumaya başladı.

“Feraset kuvvetli bir sevginin tezahürüdür.

“Ey iman edenler! Allah’tan korkarak hareket eder de takva dairesinde bulunursanız, Allah size hakkı batıldan ve doğruyu eğriden ayıracak bir kabiliyet, bir nur verir.”

(Enfal 29)

Hakkı batıldan ve doğruyu eğriden ayırabilmeyi sağlayan bu nur ferasettir.

Feraset Allahü Teâlâ’nın zekâya ihsan ettiği nur tecelliyatıdır. Varlıkları algılarken nur-u ilahiye nazarı ile bakabilme sanatıdır. Mevcudatın tamamına idrak ile bakabilme haleti ruhiyesidir. Kalp gözünün açık olması fehim ve basireti edinmiş bir ahlak ile dolabilme gayretidir.

Bu gayret esnasında ise tertemiz olabilmek yani; özü ve alnı açık olanlardan olmak için bir ömrü adama halidir.

Allahü Teâlâ böyle haller içerisinde olanlar için şöyle buyurmaktadır;

“Ben, farz ve nafile ibadetlerle bana yaklaşan kulumu sevdiğim zaman, onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. O benimle görür, benimle işitir, benimle tutar, benimle yürür. Bana sığınırsa onu himaye ederim. Benden bir şey isterse kendisine veririm.”

(Buhari, Ibnu Mace)

Yani; Feraset; Kendini Rabbinin rızasını kazanma yollarına adamış, içini ve dışını safi etmek çaba ve gayretiyle dolmuş, nefsi ile her dem de mücadele halinde olmuş ve Allah’ın özel ikramlarına mazhar olmuş insana ihsan edilen ikramlardan biridir. Ve bu ikram neticesin kul ile Rabbin yakınlığı artmıştır.

Anlatılır ki;

Bir gün Sultan 4. Murat’a gelip, Subaşılarından (polis) birinin halktan rüşvet aldığını bildirirler. Padişah hemen bir müfettiş görevlendirdi ve şikâyeti araştırması emretti. Müfettiş tam bir ay adamı takip ettiği halde suçüstü bir türlü yakalayamadı. Gelip durumu Padişaha arz etti.

-Padişahım, zannedersem halk yanılıyor. Şikâyet edilen subaşının rüşvet aldığına dair bir işarete rastlamadım.

Dedi. Padişah kaşlarını çattı.

-Benim halkım yanılmaz, ama sende feraset yoktur herhalde.

Dedi.

-Feraset ne ola ki!

Diye sorunca şöyle dedi;

-Peygamberimiz sav buyurdu ki;

Müminin ferasetinden sakının. Çünkü o Allah’ın nuruyla bakar.

Ferasetten üstün zekâ, üstün kabiliyettir. Yani anlayıştır. Hadi şimdi git!

Müfettişi gönderdikten sonra da rüşvet aldığı iddia edeline subaşısını huzuruna çağırttı.

-Bunu al, sabah namazında Ayasofya Camii’ne git, top kandilinin altında seni bekleyen fakire bunu ver.

Diyerek bir kese altın verdi. Adam keseyi aldı, kuşağının arasına koydu ve izin isteyip Padişahın huzurundan ayrıldı. Sabah namazında da Ayasofya Camii’ne gitti. Padişahın söylediği yerde kendisini bekleyen dilenciye kuşağındaki keseyi çıkarıp uzattı. Adam keseyi aldı;

-Allah Padişahımıza ve Devletimize zeval vermesin…

Dedi. Ve koynuna attı.

Ertesi gün ise öğle üzeri halk rüşvetçi subaşının Padişah tarafından yakalanıp cezalandırıldığı haberiyle bayram ediyordu. Müfettiş bu durumu çok merak etti. Kendisi bir ay peşinde dolaştığı halde yakalayamamıştı da Padişah nasıl bu adamı bir gece içinde yakalamayı başarmıştı?

Hemen huzura varıp Padişaha;

-Padişahım çok merak ediyorum. Bunu nasıl başardınız?

Diye sordu. Padişah;

-Adama verdiğim kesede tam 50 altın vardı. Ama camide bekleyen fakire sadece beşini verdi.

-Bunu nasıl anladınız ki?

-Camideki dilenci bendim. 45 altını kendi cebine hiç korkmadan kendi cebine koyan ve Allahtan korkmayan bu adamı yakalayacak fikriyat sana bahsettiğim ferasettir.

Dedi. Padişahın ellerini minnetle kucaklayan müfettiş;

-Ferasetin ne demek olduğunu şimdi anladım.

Dedi.

Feraset aynı zamanda algıda seçiciliktir. Feraset tedbirdir. Feraset kalpte Allah’tan gayrı ne var İbrahim’i bir hal ile onları paramparça etme halidir. Feraset fikriyatında Hak nezdi bulunmayanı çürütmektir.

Şayet bir gönle feraset ikram edilirse artık o gönülde Hükümranlık ona ait olur. Nefis ile ilgili hiçbir ikmal kabul edilmez olur ve hakiki ilim o kalbin muhtevası olur.

Şöyle ki;

Abdullah bin Mübarek (r.a.) bir gün Medine dışında seyahat ediyordu. Yolda koyun otlatan genç bir çoban gördü. Gence acıdı. Bu zavallı genç daha çocukluktan çobanlık yapmaya başlamış. Kim bilir büyüyünce nasıl bir hale gelecek. Belki de Allahü Teâlâ’nın ibadet ve marifetini öğrenemeden göçüp gidecek. Diyerek kendi kendine;

-Gideyim, ona Allahü Teâlâ’yı tanıması için bazı şeyler söyleyeyim, birkaç meseleden bahsedeyim.

Deyip genç çobanın yanına vardı. Ona selam verdi ve

-Evladım, Allahü Teâlâ’yı bilir misin?

Dedi. Çoban;

-Kul sahibini nasıl bilmez ki?

Dedi. Abdullah bin Mübarek (r.a.);

-Allahü Teâlâ’yı ne ile ve nasıl tanıdın sana onu kim anlattı ve öğretti ki!

Dedi. Çoban;

-Bu koyunları tanıdım.

Dedi. Abdullah bin Mübarek (r.a.);

-Bu koyunlarla onu ne şekilde tanıdın?

Diye sordu. Çoban;

-Düşünsene bu birkaç koyun çobansız olamaz. Olan ise bir işe yaramayacak hale gelir. Bunlara su ve ot verecek, kurttan ve tüm tehlikelerden koruyacak birisi lazımdır. Benim algılamam şu şekilde oldu ki, kâinat, insanlar, hayvanlar ve diğer tüm canlılar, hatta ki; şu üzerimde uçan kuşlar bir koruyucuya muhtaçtır. Hem bunların hiçbiri kendi kendine halk olmaz. Şu âlemde ki binlerce çeşit varlıkları yaratan, koruyan, kollayan, hepsine gücü yeten biri vardır. Bu Allahü Teâlâ’dan başkası değildir. İşte bu koyunlarla Allahü Teâlâ’nın varlığını bildim.

Deyince Abdullah bin Mübarek (r.a.) gülümsedi.

-Peki, Allahü Teâlâ’yı nasıl bilirsin?

-Onu hiçbir şeye benzetmeden bilirim.

Dedi çoban.

-Onun hiçbir şeye benzemediğini nasıl bildin evladım?

-Yine bu koyunları düşünerek böyle olduğunu bildim.

-Peki, bunu nasıl düşündün?

-Şöyle düşündüm. Ben bu koyunların çobanıyım. Onları sevk ve idare ediyorum. Bakıyorum onlar ne bana benziyor nede ben onlara benziyorum. Bundan anladım ki, bir çoban koyanlarını nasıl benzemezse, Allahü Teâlâ’da kullarına benzemez.

-Güzel doğru söyledim evladım. Peki, ilimden bir şey öğrendin mi?

-Ben bu sahralarda, nasıl ilim tahsis edebilirim ki?

-Gereği yok ki tahsile, bu ferasetle başka neler öğretilmiş sana onu merak ediyorum. Bana kalbine ilhak edilenleri anlat.

-Yüce Allah’ın yardımı ile üç çeşit ilim öğrendim. Bunlar gönül ilmi, dil ilmi ve beden ilmidir.

-Bunlar nelerdir?

-Gönül ilmi şudur. Allah bana kalp verdi. Orayı kendisine muhabbet ve marifet yeri yaptı. İstedi ki bu kalp ile O’nu bileyim, tanıyayım ve seveyim. Ayrıca Onun sevdiklerini de seveyim, sevmediklerine kalbimde yer vermeyeyim, onlardan uzak kalayım.

Dil ilmi şudur; Allah bana dil verdi. Bu dilimle kendisini zikretmemi, adını anmamamı ve nimetlerini anlatmamamı istedi. Dilime kötü sözü yaklaştırmadı ve yakıştırmadı. Onsuz kelamları benden uzak kıldı.

Beden ilmi şudur; Yüce Allah bana beden verdi. Onunla kendisine ibadet yapmamı istedi. Hayırda koşmayı, kötü işlerden uzaklaşmayı emretti. Bunun karşılığında ikram olarak da himmet ihsan eyledi.

Genç çobanın bunları dinleyen Abdullah bin Mübarek (r.a.) işittiklerine hayret etti. Duyduklarına çok memnun oldu. Çobanı tebrik etti ve ona,

-Ey genç senin bu söylediklerin öncekilerin ve sonrakilerin bilmesi gereken ilimdir. İlmin aslını ve herkese lazım olanı sen söyledin. Şimdi o temiz gönlünle bana bir nasihat et.

Dedi. Genç çoban gülümsedi ve şunları söyledi;

-Efendi yüzünüzden âlim bir zat olduğunuz belli oluyor. Eğer ilmi Allah rızası için öğrendi iseniz artık insanlardan bir şey istemeyin, onlardan bir menfaat beklemeyin. Eğer din ilmini dünya kazanmak için öğren boynunuzda kalır.

Dedi. Yani; Feraset öyle bir lütuftur ki aşina olana hassasiyet verir. Ve Feraset aslında kuvvetli bir sevginin tezahürüdür.

Ve ki… Feraset; Hakkın kulunun dilinde cereyan eden hükmüdür.

Feraset kalplerde parlayan ilahi nurdur. Bu nur için denilir ki, bir kimseyi kapladığı zaman onu mücevher edene dek işlemeye ve onu güzideleştirmeye devam eder. Ta ki eşsiz bir mücevher halini alana kadar bu işleme hali devam eder. Ne zaman ki eşsiz bir mücevher olur o zaman zifiri karanlıklar için kandil hükmünü alır.

Şayet bu nasıl olur diye sorarsanız;

İslam’dan önceki Ömer’e ve İslam’dan sonraki Ömer’e bakınız…

Buyrulur.

Ve…

Feraset; bir Peygamberin duasına mazhar olma halidir…”

Defteri kapatıp kucakladı. Ve sesli sesli içli içli ağlamaya başladı. Hasret gözyaşları gözlerinden defterin kapağına düşerken burnunun direkleri sızladı…

Ah! Diye inlerken dilinden birkaç kelam defterin dahi içine işledi…

Nefes dahi alamıyorum ki ben sensiz,

Söylediğin cümleler hatırladıkça ağlatıyor beni yerli yersiz.

Hani seninle bir gün bir şiir dinletisine gitmiştik. Ve sen dönüş yolunda bana not aldırmıştın.

O an konuşan şairi dinlerken içimden geçti;

Yorgunum…

Tıpkı yorgunluk kelamı kadar biteviye ruhum.

Takatim yok konuşmaya ve dinlemeye yaraları,

Kaybettim çok önceleri asırlık muhabetler de anı.

Demiştin. Bende oturduğum nokadan geriye bakmıştım sonra…

Sahi!

Demiştim.

Ben kaç yaşındayım?

Şair gibi zaman mefhumu kalkıp “Yaşından yaşlı” ve “Yaşından yorgun” olanlardan mıyım?

Kabuk bağlamayan yaralar ile kaplanmışım adeta.

Hayat her uzvumdan zerre zerre dert çekerken,

Ben tek bir kelam ile karalamıştım kenara…

Kifayetsiz kelimelere hüznümü anlatmaya ne hacet!

Gel sen beni yüreğimden seyran et!

Ve uyuya kalmıştı ağlayarak. Rüyasında bir kır bahçesinde eşiyle diz dize bir sohbetteydiler. Sanki tebessüm ve saadet ehlinin içerisindeydiler. Eşinin sesi ile biri güzel menkıbeler anlatılıyordu. Ve herkes onu daha önce hiç dinlememiş bir ifade ile dinliyordu.

-Kayle binti Mahreme (r.anha) Benî Temim kabîlesinden İslâm’a ilk giren hanımlardandır…

Anlayış, idrak ve seziş kabiliyeti yüksek bir hanım sahabedir.

Bir heyet içerisinde Medine’ye gelerek Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in huzurunda bulunma şerefine ermiş ve tereddüt göstermeden hemen biat etmiştir.

Gördüğünü detaylı bir şekilde nakletme ve düşüncelerini güzel bir üslub içerisinde anlatabilme kabiliyetine sahip ve ferasetli bir hanımdır.

O, benî Temim kabîlesinin Anberoğulları koluna mensuptur. Annesi Safiyye binti Sayfi, Cahiliye devri şâir ve hatiplerinden Eksem ibni Sayfi’nin kız kardeşidir.

Kayle binti Mahreme, Bekir İbni Vâil oğulları heyetinin elçisi Hureys ibni Hassân ile birlikte Medine-i Münevvere’ye gelerek Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’e biat etmiştir.

O, kabilesinden İslâm’a ilk giren hanımdır. Medine-i Münevvere’ye geldiğinde Peygamberimiz’in huzûrunda şâhid olduğu olayları ve gördüklerini etraflıca anlattığı uzunca bir rivayeti vardır.

Kayle binti Mahreme (r.anha) şöyle der:

“Rasûlullah (s.a.v.)’i dizlerini karnına dayamış, ellerini koltuklarının altına koyup, kaba etleri üzerine oturmuş vaziyette gördüm. Rasûlullah (s.a.v.)’i böyle huşû ve huzû içinde mütevâzî bir vaziyette oturur görünce, korkudan irkildim.

(Ebû Dâvud, Edeb 22)

Kayle (r.anha), Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimizin heybetinden korkup sarsılmıştır. O mecliste bulunan bir sahabe durumu farketmiş ve Peygamberimiz (s.a.v.)’e:

-Ya Rasûlallah! Şu fakir kadıncağız korkup sarsıldı,

Deyince, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) arka tarafında durmakta olan Kayle’ye, kendisini görmeksizin eliyle işaret ederek:

“- Ey fakir kadıncağız! Sâkin ol ve gönlünü rahat tut.”

Buyurmuştur. Kayle (r.anha) diyor ki:

– Rasûlullah (s.a.v.) böyle söyleyince, Allah kalbimdeki korkuyu ve irkilme hissini giderdi.

Ve yine Kayle binti Mahreme radıyallahu anh’den şöyle rivayet edilmiştir:

-Rasûlullah (s.a.v.)’in yanına geldik. Bekir bin Vâil’in elçisi, Hureys ibni Hassan’ı kastederek dedi ki:

-Arkadaşım öne geçti. Kendisi ve kavmi yerine Rasûlullah (s.a.v.)’e İslâmiyet üzerine biat etti. Sonra şöyle dedi:

-Ya Rasûlallah! Bizimle Beni Temim arasında Dehna mevkii hakkında bir anlaşma yaz. Onlardan misafir ve komşu olanlardan başka tek bir kimse bizim tarafa Dehna’ya geçmesin.

Rasûlullah (s.a.v.) kâtiplerinden birine:

“- Ey oğul! Dehna hakkında Hureys’e bir senet yaz”

Buyurdu. Ben ona Dehna’nın verilmesinin emrolunduğunu görünce, oranın kendi memleketim ve evim olması yönüyle beni bir üzüntü kapladı ve:

“-Ya Rasûlallah! Bu senden adaletli bir istekte bulunmadı. Gerçekten şu Dehna senin yanında develerin bağlandığı, salındığı yer, koyunların da merasıdır. Temim oğullarının kadınları ve oğulları hemen onun arkasındadır”

Dedim. Rasûlullah (s.a.v.):

“- Ey oğul, yazmaktan vazgeç. Bu kadıncağız doğru söyledi. Müslüman müslümanın kardeşidir. (Dehna’da bulunan) su ve ot (Bekir bin Vâil ile Beni Temim’den) her ikisine de yeter. (Orada fitne vericilere (şeytanlara) karşı birbirlerine yardım ederler.”

Buyurdu.

Kayle binti Mahreme (r. anha) Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Efendimizin sevgisiyle gönlünü doldurmuş, onun tavsiyelerini harfiyyen yerine getirme gayreti içerisinde yaşamıştır.

Kızlarından Uleybe, annesinin şöyle dua ettiğini nakletmiştir:

-“Bismillâh. Allah’a dayandım. Yan tarafıma uzandım. Günahıma tevbe ettim.”

Bunu birkaç kez tekrarladıktan sonra;

-“Allah’a sığınırım. O’nun tam kelimelerine sığınırım ki, ne iyi ne de kötü kimse bu kelimeleri aşamaz. Gökten inen ve göğe yükselenlerin şerrinden, yere inen ve oradan çıkanların şerrinden, gündüzün şerrinden, gece gelip çatanların şerrinden Allah’a sığınırım. Ancak hayırla gelip çatanlar müstesna. Allah’a iman ettim. O’na sımsıkı bağlandım. O’na dayandım, O’na güvendim.  Kudretine her şeyin teslim olduğu Allah’a hamdolsun. Yüceliğine, izzetine ve azametine her şeyin boyun büktüğü Allah’a hamdolsun. Hükümranlığı karşısında her şeyin boyun eğdiği Allah’a hamdolsun. Arşının izzetine hürmetine, kitabındaki sonsuz rahmet hürmetine, yüce şânın hürmetine, ism-i âzam hürmetine bize rahmet nazarıyla bakmanı niyaz ederim. Bize öylesine bir rahmet nazarıyla bak ki; Bu bakış bizim için affetmediğin bir günah, görmediğin bir ihtiyac, helâk etmediğin bir düşman, giydirmediğin bir çıplak, ödemediğin bir borç bırakmasın. Bizim için derleyip toparlamadığın, dünya ve ahırette bizim faydamıza olan hiçbir işi bırakmayan ey merhametlilerin merhametlisi Allah’ım!.. Allah’a iman ettim. O’na bağlandım. O’na güvenip dayandım.”

Sonra 33 defa “Sübhânallah”; 33 defa “Allahu Ekber”; 33 defa “Elhamdülillah” derdi.

Ey kızım! Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin huzûruna kızı Fâtıma bir yardımcı istemek için gelmişti. Efendimiz o biricik kızına;

-Hizmetciden daha hayırlı bir şey söyleyeyim mi?

Buyurdu. O da:

-Evet.

Dedi. Bunun üzerine yukardaki tesbihleri yatarken okumasını tavsiye etti. “

Dualara âmin diyenlerle beraber oda Âmin demişti. Eşinin elini tutarak ona gülümsedi. Ve gözlerini açtığında başında kayınvalidesi beklemekteydi…

-Hadi Gülfem kızım. Merkezden Salih’in polis arkadaşları taziyeye gelmişler. Eşinin arkadaşlarına bir selam ver evladım!

Hatice Kübra İpek

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.