Hayat Vagonu

Son günlerde çıkmaza varan yollardan yürüdüğümü attığım adımlar son taşa değdiğinde anladım.
Yaşamanın zorluğunu ise onca gürültünün arasında kendimi duyamadığımda…
Kalabalıklar içinde bir tane bile insan bulamadığımda..
Yüreğimin derinliklerine yolculuğa çıktığımda ise yer yer umutsuzluklara rast geldiğimde anladım yaşamanın zorluğunu, çıkmaza varan yollardan yürüdüğümü.
Ah düşünce, düşünmek, düşünce.
Durdurulamayan, susturulamayan, kurtulunamayan, ıstırap oluyor çoğu zaman beynimin içinde dolanan.
Ne olurdu sanki istediğimde açtığım istediğimde kapattığım bir düğmesi olsaydı.
Ya da mutluluk kayasıyla kapatabildiğim bir mağara olsaydı. Mağaranın içinde yankılanıp dursaydı da ben duymasaydım.
Dedim ya çıkmaz yollarla karşılaşıyorum su günlerde.
Yürüyorum, ilerliyorum artım deyip umut ettiğimde karşıma çıkan kapalı yol levhası kırıntı halinde olan umutlarımı bir bir saçıyor etrafıma.
Ne umudumu yerden toplayacak halim kalıyor geriye ne de yeni umut tanelerini oluşturacak gücüm.
Ben de istemezdim satırlarım karamsarlık koksun, kelimeler ilerledikçe kapanmaya yüz tutan yaraları soysun, yürek dağlasın ya da derinden bir off çektirmesin.
Ama bu günlerde benim de payıma umutsuzluk düştü, mutsuzluk treni geldi, hayır diyemedim. Bindim.
Hüzün vagonlarında ilerlerken farklı farklı karamsarlıklara denk geldim. Selam vermeden geçemezdim.
Ben de selam verdim. Borçlu mu çıktın diye sorarsanız galiba evet, borçlu çıktım.
Bir adet mutluluk, çokca umut ve biraz da neşe borcuna tutuldum. Çünkü hüzün vagonları bir bir sıraladı ihtiyaçlarını.
‘Hayır, size bunları vaat etmedim bunlar da nerden çıktı’ diyemedim, diyemezdim.
Çünkü bu hüzün vagonları, mutsuzluk treni hayatın bir parçası idi.
Aslında hayat bir tren idi. Hayatın kendisi tren idi ve içinde barındırdığı vagonlar yaşamı oluşturuyordu. Tek bir fark vardı bu vagonların arasında.
Mutluluğu içinde barındıran vagonlar oldukça az sayıda idi ve o vagonlara selam verdikten sonra eğer mutsuzluk trenine binerseniz vagonlara selam verip borçlu çıkıyordunuz.
Belki ben yanlış hissediyordum, mutlulukların kısa hüzünlerin oldukça uzun sürdüğünü düşünüyordum. Kimlere sorsam onlar da aynı şekilde cevap veriyordu, bu yüzden mutsuzluk treniyle seyahat edenler hüzün vagonlarında ömürlerini tüketiyorlardı, her vagon sizden mutluluk diliyordu.
İçinizden ‘ben de olmayan bir şeyi nasıl ister?’ demiyordunuz, söyledim ya diyemiyordunuz iste.
Galiba umutsuzluk vagonundan önceki hüzün vagonlarında az da olsa mutluluk dileyebiliyordunuz, ümit edebiliyordunuz ama hüzünlü bir umut idi bu.
Umutsuzluk vagonuna sıra gelince ise her şey alt üst oluyordu.
Gönlünüzün rayları katır kutur ederken, beyin dümeniniz rotasını şaşıyordu.
Ve evet umutsuzluk vagonu yaşamınızı durduruyordu, engel olamıyordunuz.
Umutsuzluğa kapılan her insanın hayat damarlarj adeta kopuyordu ve kendini vagona teslim ediyordu.
Ne vagondan çıkma düşüncesi ne de trenden ayrılma düşüncesi geliyordu aklınıza.
Belki de yaşamın en uzun soluklu hikayesini umutsuzluk anlarında yaşıyordunuz. Umutsuzluk anı diyorum ama o bir an sonsuz bir yaşam gibi beliriyordu insanın ruhuna yansımasında.
Bu yüzden umutsuzluk, yaşamı durduran yegane duyguydu.
Tam her şey bitti derken mutsuzluk treninin vagonlarının bittiğini ve trenden ayrılmanızın gerektiğini bildiren tren düdüğü duyuluyordu, bu ses hayata dönmek için ya nefes almak için aradığınız, duymak istediğiniz sesti.
Sesin ardından mutsuzluk treni sizi araf durağına bırakıyordu. Bu durak insanların mutsuzluk treninden ayrıldıktan sonra nefes almaya başlayıp yaşama devam edip etmeme aşamasını oluşturuyordu.
İşte tam bu durakta asla durduramadığınız düşünce silsileleri beyninize erişiyordu.
Burdaki düşünce silsileleri ise insanı yaşamaya ikna eden umut kırıntılarını oluşturuyordu.
Umut kırıntıları gönlü doldurmaya başlarsa hayat sizin icin yeniden başlıyordu yok eğer doldurmuyorsa yaşamla ilişiğiniz kesiliyordu.
Tam da bu nokta hayatı oluştuyordu.
Öyle ki hayat, umut kırıntılarının birleşimi ile insana yaşam vaat eden bir döngü idi.
Öyle ki hayat hüzün ile neşe arasındaki döngüde insanların yol aldığı bir süreç idi.
Öyle ki hayat, yaşam ile ölüm arasında bulunan bir işleyiş idi.
İnsan da bir öyle bir böyle yaşam sürmeye çalışan hayatın içindeki bir varlık idi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.