Hokka – Hüdanur Yıldırım

Alnında birikmiş teri, kirden asıl rengi belli olmayan koluna siliverdi alelacele. Bugün biriken işleri bitirmek için gece vardiyasına kalmışlardı ve gaddar patronları bir su içmeye bile izin vermiyordu. Çekilecek çile değildi amma… Hayat zordu, para gerekirdi vesselam… Tek tabanca olunca sadece kendinizi düşünürdünüz, bir dilim kuru ekmek bile yeterdi doymanıza, bir bardak su yeterdi kanmanıza… Neyse ki evlenmemişti. Kendi perişanlığını umursamazdı o hiç, peki ya evde yemek bekleyen bir karısı çocuğu olsa, yine aynı vurdumduymazlığı sergileyebilir miydi? Sanmazdı. Hangi baba çocuğunun yamalı giysiler giymesini isterdi ki? Bir sürü lezzetten mahrum kalmasını hangi baba isterdi çocuğu için? Yara bere içindeki kapkara ellerine yerdeki kazmayı aldı ve “Haydi bismillah!” deyip başladı vurmaya. Madende çalışmak biraz da cesaret işiydi belki. Ne zaman ne olacağını bilemiyordunuz. Gerçi, konforlu bir işte çalışan adam da bilemezdi ne zaman ne olacağını. Terden artık nefes alamaz hale geldiğinde nihayet işleri bitmişti ve yer altının o boğuk, rutubetli ortamından uzaklaşabilmişti. Tozdan, kirden, sürekli kullanılmaktan rengi görünmeyen her yeri yamalı ceketinin kapşonunu iliştirdi kafasına. Neyseki bu ay faturayı ödeyebilmişti de eve gidip duş alabilecekti, çoğu günün aksine. Ne düşündüğünü kendisi de bilmese de zihni çok doluydu. Bu yüzden günün ilk ışıkları belirirken yavaşlattı adımlarını. Hafif bir çiselti peydah oluvermişti gecenin ayazında. İyi gelmişti. Tıpkı bir küçük çocuk gibi bir su birikintisinden öbürüne atlıyor, yüzünde ki küçük tebessüme engel olamıyordu, insanların kınayan bakışları eşliğinde. Umursamazdı böyle şeyleri, yine umursamadı. Şehrin gürültülü, şatafatlı hayatından çıkıp kendi fakir semtine geldiğinde daha bir özgür hissetti kendini. Ne de olsa burada onunla ilgilenen kimse yoktu, dikkat çekmeyi sevmezdi ki O? Boy boy yükselen apartmanlar yerine, iki üç katlı belki tek katlı birbirlerine bitişik evler hakimdi buraya. O da iki katlı, boyaları dökülmüş, pencerelerinden yel giren bir evin zemin katında yaşayıp gidiyordu işte. Tabi buna yaşamak denirse… Yine de… Seviyordu burayı, buradaki samimiyeti… Aç kalıyordu belki çoğu gün, ama sokakta kendisine tebessümde bulunan, selam veren mahalleli yetiyordu onu doyurmaya, kalbini sıcacık etmeye. Her gün görüp, artık ezberlediği halde bıkmadan hala okumaya devam ettiği yazının önünde durdu. Mahallenin serserilerinin eseriydi büyük ihtimalle. “Umut belki gelecek sayfadadır, kapatma kitabı!” Başıyla onayladı, bu okuduğu satırları, her gün yaptığı gibi. Sonra bir puro çıkardı, ceketine kendi eklediği iç cebinden. Bu hava, bu yağmur her zaman denk gelmezdi ne de olsa. Yaslandığı duvardan kalkıp, evine girdi sonra da. Duş alabilecek mi demiştik? Soğuk bir duş alacak demeliydik halbuki. Pinti ev sahibi bu yıkık dökük yer için hem maaşının neredeyse tamamını alıyor hem de ne bir şofben ne de bir enerji taktırıyordu. Oysa ki parayı kendisinin ödeyeceğini de söylemişti. Adamın bazı takıntıları vardı demek ki. İçerisinin dışarıdan daha soğuk olduğu su götürmez bir gerçekti, engel olamıyordu titremesine. Banyonun kapısını açarken, zaten her seferinde zorluk çıkartan kapı kulpu elinde kalınca bir ya sabır çekip kulpu kenara koydu ve aynanın karşısına geçti. Yine yüzü gözü karalar içinde kalmış, gözleri ise kıpkırmızı idi. Elleri zaten her daim siyah olurdu, mahallenin ufaklıkları bu sebepten ötürü muhakkak ona bir isim takmışlardır. Çocuk aklı işte…

Sabun olmadan buz gibi suyla yıkanışı ne kirlerinden arındırdı onu ne de günün yorgunluğunu üstünden atabildi. Olsun, buna da şükürdü… İki çift kıyafeti vardı; ev ve iş kıyafeti. Bayram için mi? Mahalleli hariç tanıdığı yoktu ki? Kim gelecekti? Ahşap kapıya doğru giderken aklında bu saatte kim gelmiş olabilir düşüncesi vardı. Kapı gıcırdayarak açılırken bu sese tahammül etmek yerine yağlamayı aklının bir köşesine yazdı. Kapının önünde kimsenin olmadığını görünce birilerinin oyun oynadığını düşündü ama kapının önünde siyah kaplı bir defter, küçük bir kutu mavi mürekkep ve üstünde çiziklerin olduğu bir kalem duruyordu.

Titreyen elleriyle içeriye taşıdı onları, içinde ki büyük heyecanla, gümbür gümbür atan kalbiyle. Odaya girip yere bağdaş kurdu, elindekileri büyük bir özenle önüne koyarken. Önce defterin kapağını açtı heyecanla, oysa ki defterin içinden çıkan zarf onu daha da heyecana itmişti. Buz gibi evinin içine bir sıcaklık hakimdi sanki. Kim bilir belki de hayatında ilk kez bir hediye aldığı için böyle hissediyordu. Daha önce de kullanıldığını belli eden buruşuk zarfı açarken bundan hiç gocunmadı. Elindekiyle yetinmeyi bilenlerdendi. Zarfın içinde mükemmel bir el yazısıyla şöyle yazıyordu;”Umut belki de gelecek sayfadadır, kapatma kitabı.”
Gözlerinden yaşlar boşanırken, ona bu hediyeyi verecek bir isim dahi gelmiyordu aklına. Bayramlığı yeni alınmış küçük bir çocuk gibi yatağının yanına koydu, defter ve kalemlerini. Sonra da uzun yıllardan sonra ilk kez rahat ve derin bir uykuya daldı, sert yatağına ve soğuğa rağmen. Sabah iş vardı çünkü.
İşine giderken karamsar değildi çoğu günün aksine, dudaklarında bir türkü, herkese selam vere vere adımlıyordu yıllarca çile gibi gelen yolu. İnsanlar onun bu değişimi karşısında şaşkına dönmüş, aralarında fısıldaşıyorlardı. Oysa ki bugün hiçbir şey onun moralini bozamaz, keyfini yerle yeksan edemezdi. Öyle umuyordu… Çünkü bugün eve dönmek için bir sebebi vardı. Çalışırken ya da iş verenin buyruklarını dinlerken de hiç eksilmedi yüzünden tebessümü. Evine dönerken yine yağmur, yine hafif bir rüzgar eşlik etti ona yolculuğunda. Ah, bir de sabahtan beri hiç kaybolmayan gülümsemesi… Aynı ritüelleri gerçekleştirip evine girdiğinde kapının önünde yine bir tomar kağıt ve bu kez iki farklı renk kalem vardı, onları da taşıdı büyük bir özenle içeri, diğerlerinin yanına. Sonra tıpkı dünkü gibi bir müddet kağıtları izledi ağlayarak, halsiz düşüp uyuyakaldı devamında da. Günlerce değişmedi bu hal. Ne gelen kağıtlar azaldı, ne de yüzündeki tebessüm. Ama bir şey de yapmadı, hiçbir şey… Yine de sevinci gözle görülmeyecek gibi değildi. Bir gün artık bir şeyler yapması gerektiğini anlayıp “Harekete geçmeliyim.” dedi kendine. Sevinçten daha çok stres ve heyecan hakimdi bu gün duygularına. Adımları telaşlı, düşünceleri karışık, karamsardı. Rüzgar da bir sert esiyordu bugün. Öylesine telaşlıydı ki bugün kağıtların gelmediğini ama kapının yanında küçük bir zarfın olduğunu bile göremedi. Uzun zamandır biriktirdiği kağıtları ve kalemleri bir ayağı sallanan sehpasına koydu, ilk gün gelen defterle de kırık ayağı sabitledi. Yara bere içindeki kapkara nasırlı ellerine, ellerine tezat çok zarif bir kalem aldı. Gözlerini kapatıp vücudundaki ürpertici titremenin geçmesini bekledi. Sonra da en baştan başladı yazmaya. Her bir detayı, her bir anıyı, bütün düşüncelerini… Daha önce kendine bile itiraf edemediği gerçekleri. Yazdıkça hafiflediğini, rahatladığını hissetti. Özgürce ifade edebilmek ne güzeldi, kendini. Onu yargılayacak kimsenin olmaması ne kadar da mutlu etmişti onu. Sabaha kadar yazdı hiç durmaksızın. Yorulmadı, ırılmadı bir an olsun. Gözleri acımadı yazmaktan. Elleri ağrımadı kendini ifade etmekten. Vücudu isyan etmedi bu uzun süreli uykusuzluğa. Sanki bütün uzuvları yazmasını beklemişti bu güne kadar, bugün bütün fikirleri, hisleri şaha kalkmıştı sanki, onu desteklercesine. Sonlara yaklaştığını hisseden göz pınarları kendilerini sıkmayı bırakmış, şarıl şarıl boşanıyordu yaşlar ırmaklarından.
Küçük bir damla son kelimesinin üstüne düşüvermişti usulca. Engelleyemeden… Gerçi durdurmak da istediği söylenemezdi adamın… Görmek istemiyordu zaten, okumak da istemiyordu yaşamının son demlerini. Zaten dökülen göz yaşları mürekkebin akmasına neden olmuş, sayfada tek kelime okunmayacak hale gelmişti. Yıllardır kömür karası olmuş ellerinde şimdi mürekkep vardı. Dinmiyordu hıçkırıkları, tükenmiyordu göz yaşları. Susmasını sağlayan şey kalbine saplanan amansız sızıydı. Boyalı elleriyle kavradı gömleğini. Gömleği zaten kirliydi, boya belli bile olmadı. Yere düşerken hala bu amansız acıya karşı koymaya çalışıyordu. Sadece çalışıyordu. Son bir umut kağıtları koyduğu sehpaya tutundu. Olan tek şey yere dökülen kağıtlar, kalemler olmuştu. Bir de kafasının tam yanına dökülen mürekkep şişesi. Gözlerinin önünden bir film şeridi misali geçerken hayatı; aklı yazdığı yazının son sayfasındaydı. Kimse bilmeyecekti sonunu.

Yine dışarıda rüzgar esiyordu. Ama bu kez bir amacı vardı sanki. Kapının önündeki zarf açıldı esen rüzgarla. Bir süre sonra da kendisini sürükleyen rüzgarla birlikte yitip gitti. Yine güzel bir el yazısıyla orada şöyle yazıyordu.
“Sevgili öğretmenim. Bilmem hatırlar mısınız? Zengin, şımarık bir öğrenciniz vardı bir zamanlar. Memnuniyetsiz…
Öğretmenlikten atılma sebebiniz… Hayatınızı mahveden çocuk… O çocuk… Değişti öğretmenim. Hayattan zevk alır, insanları umursar oldu. Belki geç oldu ama. Oldu işte. Kanser de oldu o çocuk. Son zamanlarını yaptığı en büyük kötülüğü düzeltmek için uğraşır oldu öğretmenim. Faydası olur mu bilmez ama çabaladı öğretmenim. Bugün ameliyata gireceğim. Yaşama şansım neredeyse yokmuş biliyor musunuz öğretmenim? Okulda birinci olamayıp babam beni okuldan bir süreliğine aldığında o gün bana ne demiştiniz biliyor musunuz öğretmenim? Hani ben ağlayarak kapıdan çıkarken; “Umut belki gelecek sayfadadır, kapatma kitabı.” Ben kapatmadım siz de kapatmayın kitabı! Hakkınızı helal edin, Allah’a emanet olun öğretmenim!”

Hüdanur Yıldırım

Neü-Hukuk Fakültesi Muhayyile Kitabı Yazarı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.