Hubb-u Kubbe

Sultan Yıldırım Beyazıt Niğbolu savaşı öncesinde ellerini semaya kaldırdı ve duaya durdu.

“Rabbim burayı almamı bana nasip et, ben de 20 tane camii inşa edeyim’’

Böyle adak adamıştı. Çünkü biliyordu, Rabbi’nin razı olmayacağı hiçbir iş gerçekleşmezdi. Rabbi’de hiçbir duayı geri çevirmezdi elbet. Bunu da çevirmedi. Niğbolu feth olundu. Islah kapıları sonuna kadar açıldı. Osmanlı hoşgörüsü tattırıldı. Sıra verdiği sözü tutmasındaydı. Fakat 20 camiiyi nasıl inşa edebilirdi onu düşünüyordu. İstişareler yaptı. Bir yol arıyordu. Aklına damadı Sultanlar Sultanı Emir Sultan geldi. Çözerse o çözerdi. Emir Sultan kendisine

 “20 camii yerine 20 kubbeli tek bir camii yaptırınız’’ tavsiyesi üzerine, hemen işe koyuldu.

Niğbolu ganimetleri getirildi. Cami bütçesi ayarlandı. Mimarlar ve hattatlar seçildi. Herşey tamamdı. Mimarlar caminin yerini tayin ettiler. Burası Bursa’nın merkezlerinden ve yakışabileceği en güzel yerdi. Sultan Beyazıt yeri görünce çok beğendi. Fakat söz konusu arsada birkaç ev bulunuyordu. Hak sahiplerini mağdur etmeden başka yerler tahsis edildi ve üstüne  altın verildi. Fakat bir kadıncağız vardı ki diretiyordu. Ne teklif edilse reddediyor, evinden vazgeçmiyordu. Baş edemeyeceğini anlayan mimarlar olayı vezirlere ilettiler. Vezirler kadıncağıza ne deseler bir türlü yaranamıyordu. Bu defa olayı duyan Sultan Beyazıt bizzat ayağına gelerek ikna etmeye  çalıştı. Kadın Nuh diyor Peygamber demiyordu.Fotoğraf0607

Bu gelişmeler üzerine Sultan divanı topladı. Uzun uzun istişare ettiler. Konuyu kadılara sorma kararı aldılar. Kadılar

“Yer onunsa ve razı değilse yapacak bir şey yok’’ dediler.

Bunu işiten Sultan Beyazıt çaresiz kalmıştı. Kara kara düşünürken bu camiyi yapma fikrini ortaya atan damadı aklına geldi. Emir Sultan’ın yanına varıp durumu anlatınca, Emir Sultan

“Acele ediyorsun, bu kadar bekledin bir gece daha bekle hele’’ dedi.

Sabah olmuştu. Sultan Beyazıt devlet meseleleriyle ilgileniyordu. Bu sırada huzura kabul istendi. Gelen evini satmak istemeyen yaşlı kadındı. Sultan’ın bir şey söylemesine fırsat vermeden

“Al evim feda olsun!’’ dedi heyecanla.

“Evime karşılık vereceğiniz ücreti de yapılacak camiye bağışlıyorum.’’

Sultan Beyazıt kulaklarına inanamadı.

“Hele bir anlat ana, nedir böyle fikrini değiştiren?”

İhtiyar kadın

“Gece bir rüya gördüm. Mahşer meydanında öylece duruyordum. Ana yavrusundan, yavru anasından kaçıyordu. Herkes feryat figan ağlaşıyor, mahşerin dehşetinden kurtulmak için çare arıyordu. Bir anda Resûl-i Ekrem göründü. Herkes ona doğru koşuştu. Bende kendisini görünce ona doğru yönelmek istedim. Fakat ayaklarım izin vermiyordu. Buz kesmişlerdi. Panikledim. Ne yapacağımı bilemedim. Ciğer parem yanıyordu. Delirecek gibiydim. Tam bu sırada birisi yanıma yaklaştı. Bu Emir Sultan’dı.”

’Kurtar beni, buradan ayrılamıyorum.’dedim. Kendisi tebessüm ederek;

’Kurtulmak istermisin ‘ dedi. Ben;

’Nasıl istemem’ deyince

’O halde Sultanımızı üzme!’ dedi.

Ve şimdi burada ve huzurunuzdayım. Yaptığım hatayı anladım. Lütfen teklifimi kabul edin.’’

Sultan Beyazıt bu ulvi teklifi kabul edecekti. Nihayetinde Evliya Çelebi’nin “Bursa’nın Ayasofyası’’ ifadesinde ki Ulu cami inşa edildi.

Yapılmasını teklif eden Emir Sultan; ilk namazı kıldıran Somuncu Baba; ilk cemaati yine Emir Sultan, Molla Fenârî, Yıldırım Beyazıt; ilk imamı Süleyman Çelebi; müezzinlerinden birisi Üftade olan, İslam’ın beşinci en yüksek mertebesindeki ibadethane olarak kabul edilen (diğerleri Mekke’deki Mescid-i Haram, Medine’deki Mescid-i Nebevi, Kudüs’teki Mescid-i Aksa, Şam’daki Emeviye Camii’dir) bu cami nihayetinde inşa edilecek, günümüze kadar ulaşacaktır.

Rahmet olsun cümlesine!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.