İç Dökümü

Klasik bir cümle vardır ya: “Bazı duyguları ifade etmeye, yazmaya uygun kelime yoktur.” diye, işte öyle bir andayım.
İmtihanlar içinde kıvranırken; ‘ben bu emaneti taşıyamadım, al bunu artık’ diyecekken, attığım her adımın, söylediğim her sözün, hissettiğim her histen hesaba çekileceğimin eminliği varken fakat kendimi savunmaya yetecek amelim yokken…

Sıcak yaz gününde: “Bir şeyler lazım Allah’ım, bir şeyler lazım; bunca hissedişi yok edecek bir tılsım lazım…”  diye geçirirken, karşımda gördüğüm ilanla işte bu derken. Benim gibi birini muhatap alıp da davet göndereceğine inancım hiç yokken, tüm davetlerin sahibi Allah’tan kutlu beldeye davetiye almışken… O kara örtüsü içinde tüm heybetiyle, aylardır yuvasında birikmiş gözyaşlarıma yol veren, beni lal-ü ebkem kesen, karşımda duruşuyla içimdeki tüm hüznü sıfırlayan, mukaddes yapı… Kaybetmeye alışalı çok zaman olmuştu, bulmak için gelmemiştim yanına. Bir türlü varamadığım kendime yol almaktı niyetim. Tüm kusurlu hallerimle, eksiğimle gediğimle…

Mahşeri andırıyor her adım. Havf ve reca arasında, halimiz ne olacak endişesi. Ağlıyordum, ağlıyordu adım atan herkes. Yaşlısı genci, fakiri zengini, en afilli giyineni, en pejmürde hallisi.
“Ağlamanın en kötüsü nefsin ağlaması.” der Nuriye Çeleğen.
Kaybettiğim bir dünyalığa, elde edemediğim nefsani arzularıma ağlamıyordum. Kadın olarak -aciz bir kadın olarak- kul olarak ağlıyordum. Orada yalnızdım, aile ferdlerimden kimse yoktu. Bir başına çıkmıştım bu yolculuğa. Yalnızlıkta yokluğa büründüm. Yoklukla yıkandım, yalnızlıkla adımladım. Aradakileri attım, arındım.

Her dönüşte bir kez daha yaklaşıyorsun sorguya. Helal olan şeylerin yasaklarına bürünüyorsun. İdrak ediyorsun o an, nasıl da zayıf olduğunu… Elinin kolayca uzandığı şeylere, O istemezse uzanamayacağını… Yorgunlukla zemzemin kıyısında buluyorsun kendini.
Zem-zem.
Zemzem tevekküldü. Zemzem isyansız bir kadının teslimiyete bürünüşüydü. Zemzem bir kadının şefkatinin suya dönüşmesiydi. Zemzem bir ananın hayat çığlığıydı. Ardından sakin bir duruşla Safa’dan Merve’ye sa’y ettim. Sa’y ettim mana aleminin sınırsız boylarına. Yalnızlıkta, acizlikte çaresizlikte, fakirlikte, sevgisizlikte. Yedi kat sema, yedi kat arz adedince say ettim. Yedi sonsuzluk sayısıydı, sonsuzluğun sırrına erme sayısınca sa’y ettim. Yüreğime otuz üç yıldır ağırlık yapmış tüm taşlarımı dökmek için sa’y ettim. Bir o tepe, bir bu tepe. Umutlarım canlandı her adımda. Umutlarımı da toplayıp tekrardan yürüdüm. Dünyevi her isteğim bir taştı, yüktü. Tekrar tekrar döktüm hepsini.

Hacer annemiz geliyor o sırada akıllara. Müthiş teslimiyetine hayran kaldığımız o kutlu kadın. Hani İbrahim (a.s)’in arkasından bakıp da: “İbrahim bizi kime emanet edip gidiyorsun?” diyen Hacer annemizi anıyorsun bol bol.
“Allah’a!” diyen İbrahim peygamberi düşlüyorsun.
Hacer annemizin tekrar fısıltısını işitiyorsun.
“Bütün bunlarla Rabbim benden ne istiyordu?”  diyen Hacer annemizi.
“Tüm kapıları senden aldım, sen de tüm kapılarını dünyaya kapat!” diyen Rabbini düşünüyorsun.
Binbir duygu geçişi yaşıyorsun buralarda. Kah hüzne düşüyor kah bir anda sekinenin içinde buluyorsun kendini.
Kalbinde dolması mümkün olmayan bir boşlukla dönüyorsun diyarına. Ne yapsan da ne söyleseler de dolmayacak bir boşlukla.
Ve oranın ve tüm kainatın sahibi bambaşka imtihan kapılarını açıyor sana. Kimin davetlisini olduğunu unutup da gaflete dalacak mısın, bunu seyretmek istiyor sende…

Çölün sıcağı kendi diyarımda soğuğa bıraktı.
Şimdi yorgun bedenimde tenim,
Gözlerimde uyku, kalbimde merhamet, ruhumda yalnızlık üşüyor.
Şimdi senin bakışına değen bu göz, başka hangi bakışla teselli bulsun?

Emine Aydın

Âziz İstanbul

İç Dökümü” için 2 yorum

  • 10 Aralık 2019 tarihinde, saat 19:54
    Permalink

    Yüreğine sağlık dostum ❤️

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.