İsmiyle Müsemma

Aklımın süzgecinden geçiriyorum bütün yaşanmışlıkları.

Her şeyin muhasebesini yapıyorum birer birer.

Olanı, biteni, geleni, gideni ve olmaya ramak kalmışken olamamışları.

Sonra cellâdının gözlerine son kez aciz bir yakarışla bakan kurban gibi günahlarım takılıyor gönül süzgecime!

Ben diyorum; ah, ben kendime ne yapmışım böyle!

Geriye dönüp bakacakken cesaretimi kaybedip tökezliyorum bir an.

Ya geriye dönüp baktığımda pişmanlıklar denizinde boğulursam diye veryansınlar ediyorum iç sesimin en gür tonuyla.

Ve sonra gözümün önüne bir ayet geliyor, huzur buluyor yüreğim.

Ve lâ tehinû ve lâ tahzenû ve entumul-a’levne in kuntum mu’minîn(mu’minîne).

Ve gevşemeyin ve mahzun olmayın!

Eğer mü’min iseniz, üstün olan sizsiniz!

ÂLİ İMRÂN-139

Esma o gün hiç ummadığı kadar güzel bir gün geçirmiş, olanı biteni anlamaya çalışıyordu. “Ben bunları hak edecek ne yaptım?” diye düşünürken bir taraftan da eve yetişmenin telaşı ile alelacele hızlı adımlarla koşturuyordu. Öyle ya, geç kalınca başına gelecekleri hayal dahi edemezdi! Hevesi kursağında kalmasaydı bir kere de ne olurdu? Yine kısa sürmedi mutluluğu, kursağına dizildi lokmalar! Oysa çocukları ile güzel bir gün geçirmiş uzunca bir zamandan sonra hiç bu kadar eğlenmemişti. Atlıkarıncada çocuklarının mutluluğunu seyrederken ki hissettiği huzur dünyalara değişilmezdi. Düş kokardı masum bakışları, tükenmeyen bir umutla evlatlarının! Çocuk yanlarını anımsadı, anılara daldı gitti. Gel gör ki acımasız bir döngüde sıkışmış kalmıştı yüreği. Ne yana dönse avuntuyu sadece bir teselli ile sığındığı duada buluyordu. Acıdan geçmek kolaydı ama acının bıraktığı izler yüreğinde bir ömür kalıcıydı insanın! Belki fazlaca acırdı canı lakin hiçbir şey Esma’ya koca dayağının geride bıraktığı hasarı telafi ettiremezdi! İnsan güzergâhını nasıl bulurdu? Böylesine çetrefilli bir hayatı varken nasıl düzlüğe çıkardı kafasındaki onca soru ve sorunlar? Yürümekle bulunmuyordu ki yol. Kalp ile çiziliyordu ömür haritası. Kalbinden geçenleri hayata geçirmekle! Daha on yedisinde tanışmıştı eşiyle. Görücü usulü evlenmiş ama kısa zaman içinde âşık olmuştu. Beşerin aşk diye isimlendirdiği o hezeyanlı gönül fırtınası işte! Sevmek, aşk denen mevzuya; aşk da sevmeye gebe kalıyordu. Tasviri bir o kadar zordu bu duyguların. İnsan gönül kıpırtısı hissediyorsa adını aşk deyiveriyordu işte! Nereden bilebilirdi ki bu duyguların onu yaşama hevesinden dahi mahrum edeceğini. “Bu senin kocandır.” dediler, elinden geldiğince sevmeye ve saygı göstermeye gayret etti. Evliliğinin ilk aylarında her şey gayet düzenli gidiyordu. Uzun sürmedi bu durum! Kısa bir süre sonra, ona sevgi sözcükleri ile yaklaşan adam gitmiş, yerine paragöz bir canavar gelmişti. Karnında bebeği ile bile ona zulüm ediyordu. Defalarca darp edilmişti de o kendi canı için değil doğmamış bebeği için yalvarıyordu haliyle, durması için. Daha anne olmadan evladını koruma fırtınası yakıp kavuruyordu yüreğini. Ya ona da zulüm yaparsa düşüncesiyle yiyip bitiriyordu kendini. Gitmeyi defalarca düşünmüştü. Ama nereye? Ona sahip çıkmazdı ki ailesi. Çaresizlik içinde bu ızdıraba katlanabildiği kadar göz yummaktan başka çare bulamıyordu Esma.

***

Evliliklerinin on ikinci senesindelerdi. On iki yıla koca bir ömrün yorgunluğunu sığdırmıştı. Ve iki de erkek evladı olmuştu. Kayınvalide ile birlikte yaşıyorlar, çocuklarına kayınvalidesi bakıyordu. Kocası devlet memuru olmasına ve kayınvalidesinin emeklilik maaşı olmasına rağmen eşinin ısrarıyla gündelikçi olarak temizliğe gidiyordu. Yorgun argın eve gelince üzerine çöken ağırlığa aldırış etmeden evi çekip çevirmekten asla gocunmuyor. Aksine çocuklarıyla vakit geçirip kendi evini temizlemek ona bir nebze olsun şifa veriyordu. Zamanın nasıl geçtiğinin farkında bile varmadan pencere önündeki koltukta kocasının gelmesini bekleyerek sızıp kalıyordu geceleri. Mesai çıkışı eşi eve geliyor ama yemeğini yer yemez kendini meyhane denilen o batakhaneye atıyordu. Esma kazandığı parayı eksiksiz eşine verirdi, daha doğrusu zorla elinden alınırdı. Kayınvalidesi herkesin sevdiği biri olsa da gerçek yüzünü komşularına, yakınlarına göstermez sahte gülümsemelerle bezeli bir maske ile çevresindekilerin gözünü boyamayı başarırdı. Zaman zaman Esma’yı oğlunun elinden alır ona merhamet gösterirdi. Çoğu zaman da sessizce odasına gider hiçbir şey yokmuşçasına lal kesilirdi. Bir insan nasıl olur da bu zulme göz yumardı aklı almıyordu. Artık kimselerden bir umudu kalmamıştı Esma’nın. Rabbinden başka! Bilirdi ne vakit dara düşse Rabbi onunlaydı. Dayak yediği anlarda bile sabırla dua ederdi.

***

Bir gün artık dayanamadı ve eşinden ayrılmaya karar verdi. Zaten eli ekmek tutuyordu. Çocuklarını da yanına alıp ayrı bir eve çıkmak için planlar kurmaya başladı. Yılların esaretinde belki çocukları küçük olduğu için cesaret edememişti ama artık iki oğlu da onunla sohbet edecek yaşa gelmişlerdi ve her şeyin farkındalardı. Onlar da bıkmışlardı bu yaşta baba dayağından ve “Baba” bile demiyorlardı. Öncesinde dayak yediği bir gün darp raporu aldı. Ardından polise olanları bildirmek için yola çıktı. Karakola gittiğinde cesareti kırıldı. Korktu! Ya peşlerine düşerse? Ya evlatlarına daha büyük zararlar verirse? Bir şekilde çocuklarını dayaktan korumayı başarıyor kendini evlatlarının önüne siper edip tüm dayağı kendi yiyordu. Gerisin geri evine döndü. Eşi sanki olanları hissetmiş gibi bir kaç ay ona iyi davrandı. Çocuklar bu durumdan çok hoşnutlardı. Babaları geç gelmeye devam etse de artık dayak mevzusu tamamen kapanmıştı. Psikolojisi bozuk bir adamın her halini yansıtsa da, ona dokunmadı. Zaten akıl sağlığı yerinde olan bir insan vicdan taşır. Hiçbir canlıyı örselemez ve merhametsizlik etmez. “Yeryüzündekilere merhamet gösterin ki Allah’da size merhamet etsin.” Hadis-i Şerif’ini şiar edinmiş yürekler hakikatten ötesini meşgale edinmez. Esma çocuklarının üzerine o günden sonra daha bir titremeye başladı. Yorgunluklarını bir kenara bırakıp dişinden tırnağından arttırdı. Evine temizliğe gittiği Şule Hanım’a da olanları anlattı. Zaten ona çok güveniyordu. Artık bilen birine danışmanın vakti çoktan gelmiş de geçiyordu. Emekli edebiyat öğretmeni, olgun ve akıllı bir kadındı Şule Hanım. Esma, zaman zaman ufaktan kendisine akıl danıştığında, onun müşkülatını gidermeye çalışırdı. Kendisine daha rahat edebileceği bir iş bulması için Esma’ya yardımcı oldu. Sigortalı, düzenli maaş alabileceği bir iş buldu. Ardından ufacık kutu gibi bir daire kiraladı. İçine yardımlarla gelen eşyalar kondu. Esma, eşinin onu dövmekten vazgeçmeyeceğinden katiyen emin olduğundan hazırlıklarını belli etmeden gizli gizli tamamladı. Bir sabah da çocuklarını alarak kayınvalidesine dahi hissettirmeden evden ayrıldı. Çok zaman geçmeden buldu kocası Esma’yı. Mahalleli zor aldı elinden.

“Beni çocuklarımdan nasıl ayırırsın?”  diyerek tekme tokat saldırmıştı.

“Yapma!” 

“Etme!” 

“Günah!” 

diyene de aldırmamıştı. Erkeklerin sayısı artınca da dayak yiyeceğini anlayıp ellerinden kurtulup Esma’yı olduğu gibi bırakmış ve ortadan kaybolmuştu. Esma’nın her yeri kanlar içindeydi. O sadece ızdırabını dahi hissetmeden gözlerini ona korkuyla bakan ve üzerine kapaklanan çocuklarına dikip gülümseyerek;

“Korkulacak bir şey yok, iyiyim ben. İyiyim. İyi… İ..” 

derken oracıkta bayılıverdi Esma. Mahalleli, panikten feryat figan tepinen çocuklarına mı üzülsün, kadıncağızın düştüğü hale mi, yoksa bu drama mı? Hemen komşular apar topar Esma’yı hastaneye götürdüler. Çocukların gelmesine de müsaade etmediler.

“Çocuklar siz eve gidin! Merak etmeyin! Annenizle beraber hemen döneceğiz. İyi olacak. Aysel Hanım sen çocukların yanında duruver!”  dese de Manav Mahir, çocuklar ağlayarak tepinmeye devam ediyorlardı.

—Anne bizi bırakma! Anne gitme! Anne! Anne! Anne… Aysel Hanım zar zor da olsa çocukları eve koymayı başarmış dikkatlerini dağıtmak için de elinden gelen her şeyi yapmıştı. Fakat çocuklar ağlamaya devam ediyor babaları olacak o biyolojik hataya ağız dolusu hakaretler ediyorlardı. Kim ister ki başına bunlar gelsin? Vicdan yoksunu biri ile hem kendi hem çocukları imtihan edilsin? Kimse istemez elbette! Allah kimsenin başına vermesin! Hastanede ki tedavisi kısa sürmüştü Esma’nın. Mahir Bey dediği gibi de akşama evine getirmişti onu. Fakat Esma çocuklarını bulamadı. Aysel Hanım ellerini yanaklarına koymuş dizlerinin üzerinde çökük bir vaziyette kafasını duvara vura vura ağlıyordu.

—Aysel Hanım. Aysel Hanımm. Çocuklarım… Çocuklarım nerede? Nerede?

Aysel hanımın başından akan kanı görünce Mahir Bey deliye dönmüştü.

—O pislik mendebur mu yaptı sana bunu Aysel? Aysel cevap ver? Neler oldu? Çocuklar nerede?

Aysel ağlamaya ve dövünmeye devam ederken parmağı ile sehpayı işaret etti. Kocası bir not bırakmıştı Esma’ya.

—Eve dön, yoksa çocuklarını göremezsin!

—Yeter artık bu iş bugün burada bitecek! Ölmek var dönmek yok! Çocuklarımı senden alacağım!

Esma, Aysel Hanım ve Mahir Bey’e mahcuptu. Hatta tüm mahalleliye! Mahir Bey ve Aysel Hanım’a mahcup bir şekilde ezik bir ses tonuyla teşekkür ettikten sonra hemen karakola gitti. Şikâyetçi oldu. Ama işlemler o kadar uzun sürdü ki uzun zaman çocuklarını göremeyeceğini işlemlerin daha da uzayacağı söylenince yine yeniden çaresizliğin dibine vurmuştu Esma. Alınan darp raporu, ettiği şikâyet, her şey göz önünde apaçık olmasına rağmen nasıl olurdu da anında müdahale edilmezdi aklı almıyordu. Fakat o kadar çok kadına şiddet vakası ile doluydu ki memurun masasındaki dosyalar. Polisler de nereye yetişeceklerini şaşırmış oradan oraya koşturuyorlardı. Belirli bir mizan ve sıralama ölçüsünde bu koca şehrin arka sokaklarında leşleşen suretlerin izdihamlarına giderek artan yenileri ekleniyordu! Geri dönse görebilirdi biliyordu çocuklarını ama yine yeniden çocuklarının gözü önünde dayak yiyerek onları kahretmek istemiyordu. Aklı da çocuklarında kalmıştı. “Acaba onlara dayak atıyor mu? Çocuklarım ne haldeler kim bilir?” diye kendi kendini yiyip bitiriyordu. Biliyordu geri dönse kocası onu ölmekten beter edecekti. Ve bu defa her şey daha da karmaşık bir hal alacaktı. Aklına üst kat komşusu Safiye Teyze geldi. Hemen onu aradı. Durumu izah etti. Olanı biteni her şeyi anlatıp işlemlerin biraz zaman alacağını ve sık sık çocuklarını kontrol etmesini rica etti. Zaten Safiye Teyze ve kayınvalidesi yakın arkadaşlardı. Safiye Teyze rahatlıkla girip çıkabiliyordu eve. “Merak edilecek bir şey olmadığını, şimdilik her şeyin yolunda olduğunu” söyleyen Safiye Teyze biraz olsun su serpmişti Esma’nın yüreğine. Özlemlerini içinde taşıdığı çocuklarını olur da Esma’nın kaçırabileceğini düşündükleri için okula dahi göndermiyorlardı. Her zamanki gibi olan çocuklara olmuştu. Zavallı biçareler gaddar bir baba ve çaresiz bir annenin elinde arada kalmışlardı. Sağ olsun Safiye Teyze gizli saklı cep telefonundan arıyor ve çocukları ile konuşturuyordu Esma’yı. Çocuklarına sabretmeleri için tembihlerde bulunan Esma “Çok az kaldığını artık yakında onların huzurlu bir hayatı olacağını” söylüyor ve onlara uzun uzun her şey yolundaymışçasına ve bir şeyler yapıyormuşçasına gününün nasıl geçtiğini her şeyin nasıl da yolunda olduğuna dair hikâyeler uyduruyor biraz olsun güldürmeyi başarıyordu yavrularını.

***

Aradan birkaç hafta geçti. Bir gün Esma’nın kapısını hiç umulmadık biri çaldı. Kayınvalidesi eşikte gözleri yaşlı bir şekilde duruyordu. O an içi yandı Esma’nın.

“Çocuklarım!” 

diyerek feryat koptu ağzından. Yangın yerine döndü içi.

Kayınvalidesi: “Yok Esma. İyiler onlar. Merak etme!” 

dese de toparlayamadı kendisini. Sonunda içeri girdiler beraber.

Kayınvalidesi diken üzerinde idi! “Esma!” derken utanıyordu da.

—Bak kızım! Ben… Aslına bakarsan yüzüm yok ama!

—Ne oldu anne?

—Bak sen çok çektin! Biliyorum. Haklısın da kaçmakta! Kimse senin kadar katlanmazdı o işkence ve dayağa.

—Neden geldin?

—Oğlum… Yani kocan.

—Evet?

—Böbrekleri iflas etti. Benim ki uyuşmadı. Tanıdıklar zaten ilgilenmedi dahi. Yaptıklarından sonra kimse ona yardımcı olmak istemedi. Belki sen yardım ede…….

—Hayır!!

Esma, sert bir şekilde kesti kayınvalidesinin sözünü. Yediği onca dayaktan sonra bir de ona yardımcı olma fikrine katlanamadı. Hem böyle bir şeyin gerçek olduğuna inanası gelmiyordu. Onu geri getirmek için bir kumpas olabilirdi bu. Böyle bir durum olsa Safiye Teyze onu arar söylerdi. Ama her şey doğruydu. Esma Safiye Teyze’yi diğer odadan arayıp teyit etmişti. Ne olmuş, nasıl olmuşsa sonunda karısına muhtaç olmuştu. “Sürünsün!” dedi için için. Kayınvalidesini elleri boş geri gönderdi. Gözyaşlarına aldırış dahi etmedi. Hastalığı artınca hastaneye yatırıldı kocası. Oda çocuklarına kavuştu. Onları yanına aldı. Fakat çocuklar babalarını kaybetmek istemiyorlardı. Ne de olsa babaydı. Çocuk yüreği işte doğuştan fıtrattan gelen bir sevgi idi bu! İçin için ona kızdıklarını hissetmeye başladı. Onca yaşadığı şeyden sonra bile kimse onu düşünmemişti. Şule Hanım’a gidip olanları anlattı. İlk defa ondan beklemeyeceği bir cevap aldı.

—Git, gör kocanı!

Anlamlandıramadığı tavsiyeye uydu. Boşanmak için yaptığı başvurusunu da yanında götürdü. Belki imza alır ve bu işi de halledebilirdi. Hastaneye girdiğinde kayınvalidesi kapıda sevinçle karşıladı onu. Eşini gördüğünde ise gözlerine inanamadı. Bir deri, bir kemik kalmıştı. Kısacık zaman diliminde o cüsseli heybetli adamdan eser kalmamıştı. Koca müsveddesi olacak mendeburu görünce duvara döndü yüzünü. “Geçmiş olsun!” demek istedi Esma ama vazgeçti.

“Boşanma evraklarını getirdim.” dedi.

Eşi: “Tamam.” 

dedi ve kalemi alarak Esma’nın gösterdiği yerleri imzaladı.

“Başka bir şey yapılacak mı?” diye sordu.

Esma: “Hayır.”

“Tamam.” dedi adam ama gözleri nemlenmişti.

“Özür dilerim.” dedi kısık bir sesle.

“Yataklara düşmesen dilemezdin.” dedi Esma cesaretle.

“Evet.” dedi adam.

—Evet dilemezdim…

Bağırmak çağırmak ağlamak istedi Esma o an. Ama yapamadı. Sustu ve eşinin yüzünü inceledi. Sevmişti aslında önceleri. Bir insanın nasıl böyle zalim olabildiğine akıl sır erdirememişti. Adam o baktıkça küçüldü, ezildi sanki. Bir anlık bir kararla odadan çıkıp doktoru aradı Esma. Tekrar aynı odada bir araya geldiklerinde yanında çocukları da vardı.

“Gördün mü?” dedi eşi.

—Beni sana muhtaç etti Allah.

“Gördüm!” dedi Esma.

—Hâlbuki ben senin iyiliğine muhtaçtım. Gücün kuvvetin kesilince rahatladım. Bu kadar zulmü hak edecek ne yaptım ben? Hayatı bana da çocuklarımıza da zehir ettin!

“Özür dilerim!” dedi yeniden eşi.

—Hakkını helal et! Hayatımı sana borçluyum.

—Daha ameliyata girmedin!

—Olsun!

—Sen canından bir parça vereceksin bana.

Zoraki bir tebessüm yayıldı Esma’nın yüzünde. Ağlamamak için odadan ayrıldı. Dışarı hava almaya çıktı.

Sahi merhametli olan bir insan, zulmün karşısında dahi merhametli olabilir miydi tıpkı zalime bile gerektiğinde merhamet eden Efendimiz (s.a.v) gibi? Zulüm; sevginin, şefkatin ve adaletin zıddıdır. Zulüm; haddi aşmak, kötü, kaba davranmak ve insanları sıkıntıya sokmak, eza cefa vermektir. Zulüm, karanlık demektir, aydınlıktan mahrum kalmak demektir. Zulm, Allah’ın gazabını ve lânetini celbetmek demektir. İslâm, zulmü asla kabul etmez, haram kılmıştır. İslâm’ın özü: “Sevgidir, şefkattir, merhamettir.” Yunus: “Yaratılanı severiz, Yaratan’dan ötürü.” demiş, her şeyi Allah için sevmek gerektiğini belirtmiştir. Kin, düşmanlık, nefret, kötülük… Bunlar şeytani işlerdir. Bir husus da: “İslâm’da öç alma yoktur. Allah’a havale edilecektir. Cezalandırma yetkisi ve hakkı kula ait değildir.” Tam da bu sebepten ötürü en insani erdemlerin ışığında merhamet göstererek böbreğinin birini vermeye razı gelmişti. Bir gün Allah Rasûlü şöyle anlatır ve öyle bir mesaj verir ki:

“Sizi helâke götüren şeylerden sakının, gücünüzün yettiği kadar zulümden sakının! Zira insan, kıyamet gününde dalar gibi ibadetlerle mahşer yerine gelir. Ve bu amellerin kendisini kurtaracağını sanır. O sırada birisi çıkar:

‘Ya Rabbi bu adam bana zulmetti.’ der. Cenab-ı Allah Meleklere der ki:

‘Onun defterinden ibadetleri, sevapları silin; bu adamınkine yazın!’ der. Böyle böyle bütün hak sahipleri gelir, haklarını alırlar. Adamın elinde sevap diye bir şey kalmaz. Bu şuna benzer: ‘Yola çıkan kimseler ateşe ihtiyaçları olunca sağa sola koşuşup odun toplarlar, ateş yakarlar ve ondan istifade edemeden oradan ayrılıp giderler. İşte zulmedenler de, ibadet ve güzel amellerinin sevaplarından istifade edemezler.” (İhya:4-937)

***

Esma geri döndüğünde kayınvalidesinin sesi yankılanıyordu koridorlarda

“Oğlum! Oğlumm!” diye feryat ediyordu…

Yasemin Ünlü

instagram: @yaseminunlu__

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.