Kabul Olunan Dua

Kabul Olunan Dua

Sınıfın dışına taşan gürültüyü duyunca bir adım gerilemişti. Derin bir nefes aldı ve öğretmenlik adına gireceği ilk derste zorlanmamak için dua etti. Ah şu gençler, insanın baktıkça gülümseyesi geliyordu. Nasıl ciddi duracaktı ki!

Sınıfın kapısını daha fazla beklemeyerek besmele ile açtı ve içeriye adımını atmadan kulaklarını patlatırcasına acıtan bir uğultu kapladı. Etrafa bakmadan birkaç adımda masasına vardı. Çantasını koyarak sınıfa döndü. Kimsenin onunla göz teması yapmaya gönlü yoktu. Bekledi bir süre öylece. Baktı olmayacak. Eline tahta kalemini alıp masaya aralıklı olarak tempolu bir şekilde vurmaya başladı. Bir süre sonra ses kesilmişti. Sessizlikte biraz kafasını dinlerken her öğrenci ile göz teması kuruyordu. Mimiksiz ve resmi bir ifade ile onları tartıyordu içten içe. Öğrenciler ise şimdi onun kim olduğunu merak ediyor olmalıydı.

-“Allah’ın selamı üzerinize olsun. Ben Meryem. Din Kültürü ve Ahlak bilgisi öğretmeninizim.” dedi.

Tekrar gürültü baş göstermeden de tek tek herkesin ismini söylemesini istedi. İsimler söylenirken davranış ve konuşma şekillerinden çocukların halet-i ruhiyesini de bir bulmaca gibi çözüyordu. Oldukça büyüktü belki yaşlar ama yayvan konuşmalar, sergüzeşt ve dünyadan daha şimdiden sıkılmış tavırlar, saygısız duruşlar ile dolu bir topluluk vardı önünde. Tam 9 sene boyunca “eğitimini ve edebini okulda edinsin” denilerek okula yollanmış ama aslında fıtraten güzel olduklarını öğrenmek ayrıca çocukluktan beri edep, ahlak, itaat ve akaid hususlarını bilmeleri gerektiği düşünülmüyordu. Anne ve babaların okula göndermeden evvel aşılayamadıklarını birkaç saat içinde belki de onun vermesi bekleniyordu.

Arıza çıkınca da her veli korumacı hatta hatanın üzerini kapatmaya çalışan bir tavır takınıyordu. Daha beteri “Ben yapamadım bari evladım yapsın!” gibi cehaletin nam saldığı duruşlar da vardı. Vereceği tüm dersler, söyleyeceği her söz, anlatacağı her hatıra tuzaktı. Belki de bir şikâyet ile. Bir velinin ağında debelenmesine yol açacaktı.

“Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.” muhtırası ne olmuştu? Hani öğretmene ve eğitene gösterilmesi gereken saygı! Sadece bir kelam edebilmek için onca senedir gösterilen heves, bir kendini bilmezin ithamı ile son bulmaya o kadar yakındı ki!

Belki de nefsi ileride, ‘değer mi bu insanlar için’, diye büst dikecekti önüne… Korkmadan, hakikati muhabbet ile dile getirebilmek için kollarını sıvadı. Hangi veli, Allah’ın buyruğunun ve hikmetinin önüne bent olabilirdi ki!? Yahut hangi öğrenci fıtratında İslam olmaksızın doğabilirdi? Yapması gereken tek şey; insanlığın hayrı için uğraşacaksa sabırlı olmaktı…

– “Bugünü sadece tanışmalar ile sonlandırmak istemiyorum. Hem müfredattaki derslerinizi işleyeceğiz, hem muhabbet edeceğiz. Hem de size arada güzel insanlardan bahsedeceğim. Konuşmak, etrafınız ile ilgilenmek hatta bağırmakta serbestsiniz. Lakin size anlatacaklarımı kitaplarda asla bulamayacaksınız. Eğer not almaz ve iyi dinlemezseniz. Sınavınızda da başarılı olamazsınız.”

-“Ama hocam. Bu hiç adil değil.”
-“Ohoo çattık.”
-“Bu ne ya!” sesleri ile yine o tuhaf uğultu kaplamıştı her yeri… Gülümsedi ve sesinin dozunu biraz yükseltti.

-“İşte anlatacaklarımın ilki… Kalem ve defterleriniz umarım elinizdedir.” dedi ve yerine oturarak kimsenin hazırlanmasını beklemeden konuşmaya başladı:

-“Ümmü Umâre (r.anha)… Resulullah (s.a.v.) Efendimize Akabe’de ilk bey’at eden Medineli bir hanım sahabeden bahsetmek istiyorum… Savaş meydanlarında gösterdiği kahramanlıklarıyla tanınmaktadır… İki oğlu ve kocasıyla birlikte Uhud’da müşrik oklarına karşı Efendimizi korumak için canhıraş bir şekilde O’nun önünde çarpışan, iltifatlarına, dualarına mazhar olan cengâver bir hanımdır. Medineli olup Hazrec kabilesine mensuptur. Annesi Rebab binti Abdullah’tır. Babası Ka’b ibni Amr’dır. Asıl adı Nesîbe’dir. Ümmü Ümare künyesidir.

İlk evliliğini Yesrib’in sayılı delikanlılarından Zeyd İbni Âsım ile yapmıştır. Abdullah ve Habîb adlarında iki erkek çocukları olmuştur. Bu arada beklenen son peygamberin geldiği haberi duyulduğunda Yesrib’e de bu haber ulaşmıştır. Nesibe ile kocası Zeyd de, Mus’ab İbni Umeyr (r.a.) vasıtasıyla bu nura kavuşanlardandır.

Nesîbe Hatun ve Zeyd (r.a.) karı-koca aynı inancı paylaşmanın mutluluğunu tadarlar. Zira bir evdeki aynı hissiyat ve duygular o ailenin bütünlüğünü daha kolay muhafaza etmeye yardımcı olur. İslam’ı yaşamak ve çevrelerine yaymak konusunda İslam’ın birer neferi olabilmek için çabalarlar. Hac mevsiminde Allah Resulü, Efendimiz (s.a.v.) ile görüşmek üzere Mekke’ye gidecek olan Yesrib’li Müslüman kafilesine katılmaya karar verirler.

Mus’ab İbni Umeyr (r.a.) başkanlığında 72 Medineli Müslüman, Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimizi kendi memleketlerine davet etmek üzere Hac mevsiminde Mekke’ye gelirler. Akabe’de ikinci defa görüşen Medineli Müslümanlar Resulullah (s.a.v.) Efendimizi kendi canları ve malları gibi koruyacaklarına söz verirler.

Hemen bir dipnot düşüyorum:
İlk ve ikinci akabe biatlarında verilen sözlerden mesulsünüz. Araştırmanızı eve gider gitmez yapın arkadaşlar. Evet, Nesîbe ve kocası Zeyd (r.a.) de bu biatı edenler arasındaydı.  Medineli Müslümanlar yeni bir heyecan, yeni bir ruhla Yesrib’e döndüler. Nesibe Hatun bütün vaktini, gayretini, hizmetini ev işlerine, çocuklarının İslam terbiyesi üzere yetişmesine ve çevresindeki insanları Allah’a ve Resulü’ne davete harcamaktaydı.

Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimizin kendi memleketlerine hicret etmelerini hasretle beklemekteydiler. Uzun bir zaman geçmeden Resul-i Ekrem (s.a.v.) Yesrib topraklarına ayak bastı. Yesribli Müslümanlar O’na kavuşmuş oldu. Hepsinin gönlünde büyük bir sevinç ve mutluluk vardı. Allah Resulü (s.a.v.) Hicaz ülkesinde Yesrib’i yeni dinin davet merkezi yapmıştı. İslam’ın nurunu buradan ülkelere yayılacaktı. Artık Yesrib, Medine olmuştu. Medineli Müslümanlar da bundan büyük şeref duymuştu. Canlarıyla, mallarıyla Allah ve Resulü yolunda çalışmak üzere söz vermişlerdi.

Kureyş’in zulmünden kaçan Müslümanlar Medine’de güç birliği yapmışlar ve Bedir’de müşriklere karşı ilk zaferi elde etmişlerdi. Nesîbe Hatun’un oğlu Abdullah da genç bir delikanlı olarak Bedir’e katılmıştı. Onların ailecek Uhud Günü gösterdikleri fedakârlık ve kahramanlıkları dillere destan olmuştu. Sergiledikleri yiğitlik ve bahadırlıklarını Nesibe Hatun kendisi şöyle anlatır:

-“Uhud’a gitmiştim. Müslümanlar ne durumda bir bakayım dedim. Yanıma bir kırba su aldım Resulullah (s.a.v.) Efendimizin yanına kadar gittim. Galibiyet Müslümanlardaydı. Fakat çok geçmeden Kureyş okçuları tarafından etrafımız sarıldı. Allah Resulünün çevresinde şiddetli çarpışmalar oldu. Ona bir zarar gelmemesi için gözü önünde müşriklerle çarpışmağa başladım. Elime ne geçtiyse kılıçla, okla düşmanı Efendimizden uzaklaştırmaya çalıştım. Bu arada yaralandım. Resulullah (s.a.v.)’in önünde ben, oğullarım ve kocam birlikte canlı kalkan olduk. Gelen oklara, hücumlara karşı vücudumuzu siper ettik. Efendimiz (s.a.v.) benim yanımda kalkanımın bulunmadığını görünce ashabdan birine:

-‘Ey kalkan sahibi; kalkanını, çarpışana bırak.’ buyurdu.
Ben o kalkanı alıp, kendimi korumaya başladım. Bir taraftan çarpışmağa devam ediyorduk. Bir ara müşriklerden bir atlı bana doğru hücum etti. Onun saldırısını kalkanla savuşturup atının ayaklarına bir kılıç çaldım. At arka üstü yıkıldı. Düşmanın yere serildiğini gören Efendimiz (s.a.v.) oğluma seslendi:

-‘Ey Ümmü Ümâre’nin oğlu! Annene bak! Annene yardıma koş!’ buyurdu. Abdullah da hemen koştu ve annesine yardım etti. Savaş devam ediyordu. Bir ara Abdullah da sol kolundan yaralandı. Efendimiz (s.a.v.) ona da:

-‘Yaranı sar!’ buyurdu. Bu sefer annesi oğlunun yanına koştu ve yarasını sardı. Sonra oğluna:
-“Kalk yavrucuğum! Müşriklerle çarpışmaya devam et.” dedi. Efendimiz (s.a.v.) Nesîbe Hatun’un bu sözünü işitince:
-‘Ey Ümmü Ümâre! Senin katlandığın, dayanabildiğin şeye herkes katlanabilir, dayanabilir mi?’ buyurarak iltifatta bulundu.

Ümmü Ümâre (r.anha)’nin oğlu hemen ayağa kalktı ve müşriklerle çarpışmaya başladı. Müşrikler her yandan saldırıyordu. Bir ara iri yarı, azılı bir müşrik İbn-i Kamia, Efendimiz (s.a.v.)’in yanına kadar sokuldu. Mübarek yüzünü yaralayıp iki dişini kırdı. İşte bu sırada Nesîbe Hatun bütün cesaret ve şecaatiyle bu bedbaht kişiye bir kaç kılıç darbesi savurdu. Fakat düşman iki zırhı üst üste giymişti. Bu sebeple vuruşları ona tesir etmedi. İbn-i Kamia müşriğinin kılıç darbesiyle Nesibe Hatun omuzundan yaralandı. Sahabeler yetişip müşriği geri püskürttüler.

Efendimiz (s.a.v.) Nesibe Hatun’un yaralandığını görünce oğlu Abdullah’a:
-‘Annenin yarasını sar!’ buyurdu. Sonra bu bahtiyar aileye şu müjdeyi verdi:
-‘Ev halkınızı Allah mübarek kılsın, senin ve annenin makamı hayırlıdır. Allah sizin ailenize rahmet etsin.’ buyurdu. Nesîbe Hatun bu müjdeleri duyunca Efendimiz (s.a.v.)’e:
-‘Ya Resulallah! Dua et de cennette sana komşu olalım.’ ricasında bulundu Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz de hemen:
-‘Allah’ım! Bunları, cennette bana komşu ve arkadaş eyle!’ diye dua buyurdu. Ümmü Ümâre (r.anha) bu duadan pek memnun oldu ve:
‘-Bu bana yeter! Artık dünyada ne musibet gelirse gelsin! Hiç ehemmiyeti yok.’ diyerek sevincini açığa vurdu. Yaralarının acısını duymaz oldu. Efendimiz (s.a.v.) savaş sonrasında onun gösterdiği kahramanlığı ümmetine şöyle duyurdu:
-‘Uhud Günü ne zaman sağıma, soluma baksam beni korumak için çarpışan Nesîbe’yi görüyordum.’ buyurdu.

Uhud günü Resulullah (s.a.v.)’in hep yanı başında çarpışan bu kahraman hanım sahabe on iki-on üç yerinden yaralanmıştı. Bunların en ağırı omuzundan aldığı yaraydı. Bir yıl onun tedavisi ile uğraştı.  Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz zaman zaman Nesîbe Hatun’un ailesine ziyarete giderdi. Bir gün “geçmiş olsun” demek için varmıştı. Yarasının ne durumda olduğunu sordu. Bir müddet sohbet etti. Bu arada Nesîbe Hatun sofra hazırlayıp getirdi. Fakat kendisi sofraya oturmadı. Efendimiz:

-‘Gel! Sen de ye!’ buyurdu. O da oruçlu olduğunu söyledi. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.):
-‘Bir oruçlunun yanında yemek yenildiği vakit, yemekten kalkasıya kadar, melekler oruçluya dua ederler.’ buyurdu. Onun ibadete gösterdiği hassasiyetten memnun oldu. Nesîbe Hatun, Hayber ve Huneyn savaşlarında, Ümretü’l-Kaza, Bey’at-i Rıdvan’da bulundu. Hz. Ebu Bekir (r.a.) zamanında dinden dönen, kendini peygamber ilan eden yalancı Museylime’ye karşı hazırlanan orduya oğlu Abdullah ile birlikte katıldı. Yemame harbinde de büyük kahramanlıklar gösterdi. Müseylime’nin öldürülmesinde Vahşi’ye yardımcı oldu.

Ümmü Ümâre künyesiyle meşhur olan Hazreti Nesîbe (r.anha) fedakar cefakar ve cesaret sahibi kahraman bir anne idi. Çocuklarını da kahramanlık duygularıyla büyütüp cihat meydanlarına salıverdi. Birlikte savaş meydanlarında Allah ve Resulü yolunda kılıç salladılar. Canları ve mallarına karşılık cenneti satın aldılar.

İşte böyle çocuklar. Asıl kahraman, hayal âleminde olan aslında var olmayan mahlûklarla savaşan değil, en sevdiğinin bir nebze yaralanmasından korkarak canını feda edebilecek cesarete sahip olandır. Siz de bu anlatılanları gerçekten dinlerseniz şâyet, hakikat sınavında başarılı olursunuz. Yok dinlemezseniz, kendinize zulmeden olursunuz. Ben anlatmaktan, siz dinlemekten usansanız da her anlatılan yakanıza yapışır ve ‘duymamıştım ki’ diyemememiz için karşınızda bir vebal gibi durur. Gerçek aşkı bana kim tarif edebilir?”

Tüm sınıf sessizdi.

-“Peki, ben kısaca söyleyeyim size:
Umuttur ama sitem değildir. Bilgidir ama cefa vermez. Sözdür ama karanlık barındırmaz. Aydınlıktır. Adalettir. Sadakattir. Fedakârlıktır. Aşk hakikatten gayrısına cehalete ve vurdumduymazlığa başkaldırmaktır. İç devriminizi gerçekleştirmenin ve gençliğinizi yaşamanın en kolay yolu, bu baş kaldırının yani nefis ile mücadele edip cengâver olmanın yolundan geçer.
Dinleyin. Bekleyin. Sabredin. Çünkü sizi seven birinin sizi terk etmeyeceğini bu derste öğreneceksiniz. Ne kırılacaksınız, ne güceneceksiniz, ne de ihmal edileceksiniz… Sadece arayıp, bulamadığınız ve depresyondayım diye haykırdığınız o hakiki sevgiyi bulacaksınız. Siz benim sizin sıralarınızda oturduğum zamanlar ettiğim duamsınız. Şimdi sıra sizde!

En çok istediğiniz şeyleri bu derse her girdiğinizde dileyin. Çünkü kabul olunan bir duanın içerisindesiniz…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.