Kaburga Kırıkları

Geçen yaban(cı)lıkları silkinerek yeni güne uyanma telaşı. Eski şiirler, yeni sesler, sorgu odaları…

(Hep diri tutulmalı kalpler!)

 

Çocuk daha eskimemiş, aldatmamış, henüz yalan söylememiş, hala masum ve temiz üç yaş elleriyle seçti üç tane taşını.

Beyaz, gri ve kırmızı.

Ayak bileklerine bastırır, adımlarını hızlandırır, toprak yollara koşar, üstünü kirletir ve yüzlercesi içinden seçerdi hep.

Seçmek sevmenin bir sonrasıydı. Taşlar direnişin…

Çamur olurdu üç yaş bedeni ve buna değerdi.

Uzun yollar aşar, uzun günler geçer, yeni sözler öğrenir, yeni yaşlara gelir ve hep yoklardı yanında mı diye onları.

Ancak böyle anlardı yaşadığını, nefes verdiğini, yol aldığını.

 

Bir el görse omzuna değse; bir gövde olsa kan götürse, kanlar götürse…

Hep ceplerinde dururdu elleri.

Çocuğun elleri fıtratın dili.

Ama öyle konuşmazdı, çok duyulmazdı, büyük sözler de etmezdi.

Seyrederdi,

Büyük ekranlardan, tartışmalardan, kavgalardan ve en çok da susmalardan kendini.

”Ne güzel de sustunuz beni.”

Sonra ellerini uzatır, taşlarını çıkarır, güneşe tutar, kalbini dinler ve bir işgal sonrası kapatırdı gözlerini.

1403

Bu bir tarih değil!

Batı’nın Doğu’sunda biz böyle ölürdük.

…..

 

Bırakın gidelim dedi!

Bırakın artık bizleri.

Yanlışlar, yakarışlar, günahlar, istenmeyen bir gün bitimi yahut tan yeri.

İnanıyorum.

Şimdiler Güneşin doğma vakti.

Bırakın omuzlarımızdan

İsterseniz tutunun inançlarımızdan.

Yalnızlığımız ve susuşlarımızdan.

Sevdamızdan, süveydamızdan, acılarımızdan…

Bize kalplerimiz tayin etti bu yönleri.

Anlayın halimizden, hummalı bedenlerimizden

Çocuklarımızdan ve ölülerimizden!

Gidin toprağımızdan

Ve bırakın bizleri!

”Gül kokuları çocukların kaburga kırıklarından geliyor.” (ACZ)

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.