KÂBUS

Her gece aynı kâbusu görüyorum. Boğuluyormuş gibi nefes alamıyorum. Karanlık bir dehlizin içerisindeyim adeta. Ama su yok. Oysa ben susuz boğuluyordum, su da boğulurcasına. Çırpınıyordum defalarca, kulaç atıyordum boşluklara, göremediğim gökyüzüne doğru nefes alabilmek için yükseliyordum…

Ne yaparsam yapayım son anda bir ağırlık basıyor üzerime, ardından dibe batıyorum istemesem de…

Çaresizce haykırmaya bağırdıkça da daha çok su yutuyormuş gibi oluyorum. Sonra bir anda evimdeyim, ama eskisinden farklı gözüküyor. Eşyalar boşlukta bir gelin duvağı gibi salınıyorlar. Suyun içerisinde nazlı nazlı geziyor annemin en sevdiği biblolar. Annemin titizliğinden de eser kalmamış, eşyalar her zaman ki yerlerinden ayrılmışlar. Karanlığın içerisinde olmama rağmen, çok net görüyor gözlerim. Şöminenin içerisinde oluşan kıpırtıyı dahi seçiyorum. Bir yassı balık kıpırdanıyor dibinde. Ne yılan, ne balık. İkisinin arası bir varlık…

Koltuklarımızın rengi solmuş, mor ve yeşil yastıklar dahi tuhaf bir tona bürünmüş. Dresuarın üzerinde duran tuhaf süsler kırılmış her yerinden. Kocaman bir at başı olduğu gibi duruyor öylece. Ağaçtan mıydı, seramikten miydi hatırlayamıyorum. En sevmediğim süsü annemin…

Hemen dresuarın üzerinde yer alan aynada o an da kendimi görüyorum. Et namına bir zerre kalmamış üzerimde. Kafatasım tamamen ortada. Kemik torbası gibi olmuşum. Bir gram et yok üzerimde, cilt yok, kas yok, kan yok, 1 cm damar yok…

Çığlık çığlığa bağırırken göz çukurlarım netleşiyor gözümde. İki tane kurt salınıyor kulaklarımın yerinde. Gözlerime doğru ilerleyip, susuz suya karışıyorlar. Dehşetle uyanıyorum, her defasında olduğu gibi, yapayalnız evimde. Büyük yatak odasında iki kişilik karyolamda kendi kendimi teskin ediyorum. Bu kâbuslar başlayalı öyle çok zaman oldu ki, bir psikoloğa dahi gittim sonunda.

-Stresten hep bunlar.

Dedi bana. Upuzun jozefine ayaklarım dışarı da kalacak şekilde uzandım. Boyum uzun geldi ama zaman yetmedi gençliğimi, çocukluğumu tek seferde anlatmaya. Aynı ücretle yeniden kapısını kaldığım yerden devam etmek için çaldım. Sora sora lime etti hayatımı ve beni. Hissediyorum aslında bal gibi de bu kâbus benimle alakalı değil. Henüz 26 yaşındayım. Ailem benden çok uzakta ama sık görüşüyoruz. Annem sık sık kalıyor yanımda. Bir kız arkadaşım var adı Ayşe. Bahara evlenmeyi düşünüyoruz bu sene. Güzel gidiyor yani ilişkimiz. Kavgalarımız, tartışmalarımız, sürtüşmelerimiz yok bizim. Ailelerimiz de birbiriyle çok iyi anlaşıyor. Arada ki saygı bağı gün gittikçe kuvvetleniyor.

Hukuk okudum. İki senedir zorunlu görevdeyim bu şehirde. Birincilikle bitirdim okulumu. İşim stresli gibi gözükse de, ben zevk alıyorum çalışmaktan ve savaşmaktan. Başarısız tek bir işim yok. Sıradan biriyim de aslında. Ne alkol ne sigaram var. Gezerim, tozarım, sinemaya giderim mesela bol bol kitap okurum. Boğmam kendimi hayat gailesinde. İşim iyi, aldığım maaş iyi. Yani bu derece strese girecek neyim var ki?

Bu kâbuslar benim değil. Ya da bambaşka bir nedeni olmalı!

Ama anlayacak birini bulamadım henüz. İşi abartıp başka başka doktorlarla görüştüm. Hepsi de aynı teşhisi koydu. Sonunda da bir psikiyatriste gönderdiler beni. Oda uyku ilacını verdi yolladı. İlk gece almadım. İçimde bir korku var. Zaten kâbustan kurtulamıyorum. Ya bir de uyanamazsam! Gecenin bir yarısı annemi aradım.

-Noldu?

Diye korkuyla açtı telefonu.

-Yok, anne yok. Korkma. Özür dilerim bu saatte aradığım için ama uyuyamıyorum. Endişe edilecek bir durum yok.

Annem biliyor uyuyamadığımı uzun zamandır ve doktora gittiğimi de. İlacımı almamı söylüyor her seferinde.

-İlacını neden almadın yine?

-Korkuyorum anne, ya aldığımda kabusun içinde tutsak kalırsam, uyanamazsam. Diye.

-Korkma! Rüya neticede. Bunu aklından çıkarmadan uyu.

-Anne, evde yalnızım… Biliyorsun…

Annem duruyor bu sözüm üzerine. O uykulu haliyle beni düşünmeden edemiyor.

-Hafta sonu geliyorum evladım. Ben varken içersin ilacı. Ilık bir süt iç, yat sonra…

Diyor. Birkaç kez yapıyoruz benzeri konuşmaları farklı gecelerde. İşten geldiğim bir gün, yağmurlu havanın kasvetiyle uyku hali çörekleniyor üzerime. Birden deli bir cesaret çörekleniyor yüreğime. İlacı alıp uzansam ne olabilir ki? Diyorum kendi kendime. Oturma odama geçiyorum. Televizyonu açıp karşısına uzanıyorum. Yastığımın altına 3 saat sonraya alarmını kurduğum telefonumu koyuyorum…

***

Gördüklerime alışık olmama rağmen her daim rahatsız edici bulmuşumdur bu vadiyi. Lanetli bir şehrin üzerinden geçiyormuşum gibi gelir. Baraj, oluşturan sel sularının evlerde kullanıldığını düşündükçe rahatsız eder beni. Zamanında burada yaşamış olan çoğu kimsenin evi ve arazisi kamulaştırılmış, istimlak edilmiş. Neticede büyük şehirlerin daha fazla suya ihtiyacı var artık. Koca koca binalar için, belki de bu evler kimsesizmiş… Evler, binalar, çocuk parkları, camiler yıkılmış, ahşap yapılar yakılıp, dümdüz edilmiş. Mezarlıklardaki ölüler dahi başka yere nakledilmiş. Sanki koca vadi hiçbir zaman yuva olmamış kimseye. Sanki yüz sene önceden terk edilmiş, hiç var olmamış bir şehir. Büyük bir baraj tüm haşmetiyle vadiyi kaplarken uzun zaman önce yıkılıp yerle bir edilen insan yerleşiminin kalıntıları da suyun dibinde ki alüvyonlara karışmış. İnsan baktıkça endişelenmekten kendini alamıyor. Sanki… Her gece görülecek bir kabus gibiydi mavi ve yeşil. Tonlarca su. Tonlarca anı. Tonlarca mazi de kalmış insan kalıntısı. Kim bilir sel olduğunda kimler kurtuldu, kimler hiç beklemediği halde su tarafından yutuldu. İnsan merak ediyor doğrusu…

***

Bir ölüm sessizliği içinde dibinde dibine iniyor ve sessizce duruyorum. Etrafım kapısız, penceresiz, paslanmış ve terk edilmiş gecekondularla dolu. Bakkal Sadık Amca, çırağı Ali ile göç etmiş çoktan. Bakkalın içi de dışı da yosun dolu. En sevdiğim dostlarım kaybolmuş. Mahallenin iki yaramaz çocuğu ve anneleri yok artık. Çok uzak diyarlarda kaptan olan babalarının gemilerindedirler belki. Sular buluşmaz mı birbiriyle?

Alt komşumuz Nefise Hanım, üst komşumuz Selda Teyze, ev sahibim, annem, babam, erkek kardeşim, diğerleri hatta muhtar dahi terk etmiş mahallemizi. Sadece kasvetli, matemli, tuğla cephelerine pencere namına açılmış dörtgen oyuklarla çevrili boş binalar var. Yılan balığı benzeri yaratıklar girip çıkıyor içlerine. İçimin zifiri karanlıklarında zehirli deniz yılanlarını buluyorum bazenleri. Arıyorlar. Tarıyorlar. Ama onlarda benim gibi bir canlı bulamıyorlar. Sonra alüvyonlu zeminde beliren bir kıpırtı oluyor. Eğilip bakıyorum. Yeni bir kağıt düşmüş suya. Eriyerek ayrılıp zerre zerre olmadan üzerindekini okuyorum.

“Sel’in vurduğu şehir baraj oldu.”

Yazıyor. Tüm dünyaya sel vurmuş gibi anlatıyor yazan kişi. Gülümsüyorum. Sanki aynı duyguları hisseden birilerinin olduğu düşüncesi rahatlatıyor beni. Sırt üstü uzanıp gökyüzünü arıyorum. Mavilikte iken başka mavilikleri aramak tuhaf gelmiyor. Kukalarımdan bir balık giriyor, göz çukurlarımdan çıkıyor. Gıdıklanıyor gibi oluyorum. Annem geliyor sonra aklıma…

-Hafta sonu gelmiş midir acaba?

HATİCE KÜBRA İPEK

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.