Kalplerde Allahu Ekber

“Cin ve insanları ancak ve ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyât/51:56) âyet-i celilesine iman eden bir kişi, yeryüzüne; görevlerin, rütbelerin, mertebelerin, makamların ve derecelerin en yücesi olan halifelik vazifesiyle gönderildiğini ve insanlara emr-i bi’l maruf ve nehy-i ani’l münker yapmak suretiyle İslam’ı yeryüzüne hakim kılması gerektiğini bilir. Bu hakikatin künhüne vakıf olan peygamberler, hiçbir güç ve otoriteyi tanımadan “Allahu Ekber” diyebilmişlerdir. Zira “iyi” ve “kötü” kavramları bir kulun heva ve heveslerine göre belirlenmez. Zorbacı insanların, “iyi” ve “kötü” diye niteledikleri bazen âlemlerin Rabbi olan Allah (c.c)’ın “iyi” ve “kötü” dediklerine taban tabana zıt olabilmektedir. Bu gibi yerlerde “Allahu Ekber” sözünde sadık olanlar tereddüt etmezler, edemezler. Peki, tereddüt edenler için gerçekten “Allahu Ekber” mi?

Günde beş vakit Allah (c.c)’ın huzurunda durup en azından 72 defa “Allahu Ekber” diyen bir mü’minin, bu sözün ikrarıyla hangi mes’uliyeti yüklendiğini iyice tefekkür etmesinde fayda vardır. Bir müdür veya devlet başkanının huzuruna girdiğinde üstüne, başına çeki düzen verip, zihnini ve zikrini ona göre hazırlayan insanoğlu, müdür ve devlet başkanının da Rabbi olan Allah (c.c)’ın huzuruna geldiğinde zihni namaz hariç her şeyle meşgul olabilmektedir. Kıyamda, Rabbi’nin önünde “hazır ol!” duruşunda olup, O’nunla (c.c) konuştuğunu; rükûda, Allah’a bir rükün daha yaklaştığını ve secdede de O (cc)’na en yakın halde olduğunu bilip de heyecanlanması gerekirken, rükû ve secdeyi, yapılması gereken rütin bir hareket olarak görebilmektedir. Hatta sıkılır ve namazın hemen bitmesini ister. Ancak namazda son derece sıkılan bu şahıs, namazın dışında ahbablarıyla muhabbet etmeye doyamaz. Peki onun için gerçekten “Allahu Ekber mi?”.

Tarihten bu yana ilim talebesine karşı büyük saygı ve sevgi beslendiği herkesçe mâlûmdur. Gittiği yerlerde çeşitli ikramlar görür; namazlarda öne geçirilir, sorular ona sorulur, yaşlı ve saygınmış gibi kalkıp ona yer verilir, bir hata işlediğinde kendisine son derece şaşkınlıkla bakılır, ağabey ve amcalar onu emsal görür, kendisinden dua istenir ve duasının makbul olduğu kabul edilir vs… Bu hüsn-ü zannı hakikate dönüştürmesi gereken ilim talebesi ilim öğrendikçe neden kendini alçak gönüllülükten müstağni kılar? İlim, amele teşvik etmesi gerekirken neden amelden uzaklaştırır? Neden nafileleri ihmal etmeye başlar? Acaba kimin için okur? Ona ne densin ister? Vaktinde yatıp teheccüdde veya en geç sabah namazında dinç bir şekilde kendisi, ailesi ve müminlere dua etmesi yakışırken hangi mantıkla gece yarısına kadar hararetli tartışmalarla vaktini kaybedip de sabah namazını uykulu uykulu kılar?

Halbuki yazımızın başında zikrettiğimiz âyetin “bana ibadet etsinler” kısmını “beni tanısınlar” ile açıklayan İbn-i Abbas (r.a), ibadet ile ilmin arasında çok kuvvetli bir irtibatın bulunduğunu ifade etmektedir.[1] Nitekim Kur’an-ı Kerîm’de “Allah (c.c)’tan ancak âlimler hakkıyla korkarlar.” (Fatır/35:28) buyurulmasından bu açıklamanın çok derin bir tedebbürün sonucu olduğunu öğrenmekteyiz. Zira ancak ilimle Allah (cc)’ın azamet ve yüceliği bilinir ve ibadet edilmeye layık tek ilâh olduğu idrak edilir. Kısacası, ilmin takvayı; takvanın da ibadeti artırdığını söylemek mümkündür. Peki, ilmin Allah (c.c)’a yaklaştırması gerekirken, neden ilim tahsiline yeni başlamış talebeler Allah (c.c)’tan uzaklaşıyorlar?! İşte “tasavvufsuz “tafakkuh*”un zararları… Peki onlar için gerçekten “Allahu Ekber” mi?

İşlerini geciktirmeyi âdet edinenlerde görülen ortak bir durum ise, günahı bırakmayı ve tövbeyi belli bir durumun/olayın sonrasına geciktirmeleridir. “Eve döndüğümde, yarın, gelecek dönemde, bir eş bulduğumda” veya “hacca gittikten sonra” gibi sözler en sık kullanılan bahanelerdir. Çirkin alışkanlıklarından sakınmayı hacca veya evliliğe kadar geciktiren kişinin “Allahu Ekber”in mana ve inceliklerini anladığını iddia etmek hiç de kolay değildir. Yeryüzünde ebedi (!) karargâhını hazırlamaya çalışan gafiller, “Ahiretin dünyadan daha hayırlı olduğunu” (Duha/93:4) unutuyorlar. Bu hastalık ise kendini toprağın altında hayal etmek istememekten kaynaklanmaktadır. Ancak tarih boyunca aynı fikri paylaşan hiç kimse ölümden kaçamamıştır. Hepsi şu an ayağımızla bastığımız toprağın altındadır ve çok çetin bir hesaba çekilmektedirler. Zaten mezarlar kendilerini vazgeçilmez zanneden insanlarla dolu değil midir? “De ki: ‘Sizin kendisinden kaçıp durduğunuz ölüm var ya, o mutlaka size ulaşacaktır.’ ” (Cuma/62:8)

Tekbirinde samimi olan kişi amellerinin karşılığını sırf ceza gününün sahibi olan Allah (c.c)’tan bekler. Hatta salih amellerini son derece gizli tutmak suretiyle Rabbiyle (c.c) özel muhabbeti olur. Zira o, riyanın ne kadar tehlikeli olduğunu bilmektedir. Nitekim Allah (c.c) Kur’an-ı Mübin’de “Kim ahiret kazancını istiyorsa, onun kazancını arttırırız. Kim de dünya kârını istiyorsa ona da dünyadan bir şeyler veririz. Fakat onun ahirette bir nasibi olmaz.” (Şûrâ/42:20) sözüyle işin vehâmetine işaret etmektedir. Ayrıca Resûl-i Ekrem (s.a.v) de şöyle buyurmaktadır: “Kıyamet günü ilk çağırılacaklar, Kur’ân’ı (hakkında “Kur’an okuyor” densin diye) ezberleyen biri, (hakkında şehit densin diye) Allah yolunda öldürülen biri ve bir de (hakkında cömert densin diye) çok malı olan biridir. … Sonra (Rasulullah (s.a.v) Ebu Hureyre’nin (r.a) dizine vurup): “Ey Ebu Hureyre! Bu üç kimse, kıyamet günü, cehennemin, aleyhlerinde kabaracağı Allah’ın ilk üç mahlukudur!” dedi.[2] Bu sebeple, Allah (c.c)’ın gazabına uğramamak için riyâ, kibir ve ucûb gibi bâtınî meseleleri de öğrenmek farzdır. Karıncanın ayak sesinden daha gizli olabilen riyanın kendisine isabet edip etmediğini araştırmak akıl sahibi her insanın görevidir. Zira bir ameli sırf Allah (c.c) için yapmak “Allahu Ekber” sözünün bir gereğidir.

Son olarak, İmam Birgivî’nin bu konuda verdiği misallerden istifade ederek gizli riya alametlerinden bazılarını burada sıralamayı uygun görüyorum. Geceyi teheccüdle geçirdiğini ve bu sebeple yorgun olduğunu îmâ edermişçesine zayıf ve kısık sesle cevap vermen, sende tecelli eden İslam’ın vakârını izhâr etmek niyetiyle hâl ve hareketlerinde teenninin bulunması, evde buruşuk elbiseler giyip, onlarla dışarıya çıkmaman, çok bilgili olduğunu ve selefin hallerini aktarmaya çok gayret ettiğine delalet etsin diye hikmetli sözler söylemen, halkın önünde dudaklarını zikirle hareketlendirmen, hoş karşılanmayan şeylerde (kalben öfkelenmediğin halde) öfkeni açığa çıkarman, insanların günahlara yaklaşmasından dolayı üzüntünü dile getirmen, geçmişe nazaran bugün ne kadar düştüğünü göstermek için geçmişte yaptığın güzel taâtleri anlatman, ilmî kuvvetini göstermek niyetiyle tartışmaya girip hasmını susturman, sükûnet içinde olduğunu ayaklarını ve bedenini dimdik tutmakla göstermen, pazarda peşinden yürüyen dost ve ziyaretçilerinin çokluğuna sevinmen, bir şeye güldüğünde veya şaka yaptığında hakir görülmenden korkarak ardından istiğfar edip derin bir nefes alman, zekat ve sadakalar sana verilsin diye büyüklerin yanında ilmî derinliğini açığa vurman, Kur’an okuman veya dua etmen, verdiğin sohbet ve derslerinden ötürü rastladığın herhangi bir mecliste kendine yer verilmesini (kalben) istemen, güzel sesini keşfetsinler diye bazen Kur’an’dan bir kısa âyet veya şiirlerden bir beyt okuman, sohbet meclisinde güzel bir sözünle dikkati kendi üzerine celbetmek istemen, hafız olduğunu anlasınlar diye okunan bir âyetin sonunu getirmen ve sana takva sahibi desinler diye gözünü yerden ayırmaman da gizli riya kabilindendir ve “Allahu Ekber” ikrarına terstir.[3]

Ey Müslüman! “Allahu Ekber” demenle İslam hariç bütün her şeyi kalbinden söküp attığını, Allah (c.c)’ın; iş ve ev sahibi, okul müdürü ve anne-babandan da üstün olduğunu ve dolayısıyla ne pahasına olursa olsun günahlardan sakınacağını, İslam’ı evine ve yeryüzüne hakim kılmayı çalışıp, Allah (c.c)’ın  sana yüklediği halifelik vazifesine titizlikle riâyet edeceğini ikrar ediyorsun! Sözünde samimi ol!

Ed-dâ’î ve’l-müsted’î
(Dua eder, dua isteriz)

[1] İbn-i Kesir, Tefsiru’l Kur’ani’l Azîm, C: 4, Sh: 363, Baskı: Müessetu’r Risale Naşirun – Beyrut

[2] Müslim, İmâret 152, (1905); Tirmizi, Zühd 48, (2383); Nesâi, Cihad 22, (6, 23, 24)

[3] Birgivi, Tarikat-ı Muhammediyye, Riya Bahsi, Terc: Muhammed Taha – (tasarruflu)

*tafakkuh ya da tefakkuh: Fıkh etme, iyi ve derin anlayış…

Kalplerde Allahu Ekber” için bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.