Kırılmak İstemiyorsan, Herkesin Ruhuna Ayna Olma!

Sabahtan beri soluk almadan yağan yağmur, gecenin ilk saatlerinde yorulup durmuş, kalın ve ağır bir sis halinde her tarafa yayılmıştı. Pencerenin kenarında camda birikmiş su damlalarının aşağıya akışını izliyor, bir taraftan da kahvesini yudumluyordu. Kapının girişine kurulmuş kuzine sobadaki odunların yanarken çıkardığı çıtırtı sesinden başka bir ses yoktu etrafta. Tabiat köşesine çekilmiş, insanlar evine sinmiş, kainat uyku mahmurluğuna bürünmüştü. Bir müddet yanan odunların sesine odaklandı. Ulviye Hanımın söylediği söz hatırına geldi.

“Asaf Bey; yaş odunlar gibi bağıra çağıra, homurdanarak yanma. Kuru odunlar gibi usul usul, sessiz yan!”

İnsan hayatı boyunca binbir badireden geçiyor, kâh düşüyor, kâh savruluyor. Rüzgarın çizdiği kadere boyun eğen yaprak gibi… Yaşadığı tüm olumsuzluklar dilini isyana sürüklüyor, kalbinde kocaman bir yumru ile dolaşıyor, her yanışı karanlık dehlizlerde günden güne kendisini yitirmesine sebep oluyordu.

Onun da bundan pek bir farkı yoktu. Son zamanlardaki hali esasen neydi, bilmiyordu. Oysaki hal, geçmişin düğümlerini çözen nazlı bir elden başka neydi ki?

Düğüm içinde düğüm.
İmtihan içinde imtihan.
“Noktayım.” dedi sadece. Nokta!
Âlemde noktayım.
Görünürde sadece nokta. Kağıtta gelişigüzel bir iz.

Oysaki bir noktadan sonsuz doğru geçiyordu. Ehemmiyetsiz görünen bir nokta, nasıl oluyordu da sonsuzluğa giden onca parçayı oluşturuyordu? Kimdi? Hangi durum onu bu hale sürüklemişti? Hayatını sahne sahne hatırlayan bu adam, işte o hatıralar kümesini karıştırırken, bunlardan bir tanesini, karanlık derinliklerinden çıkararak tekrar yaşamaya başladı.

Çamurdu. Bu çamur, dünyada bir ananın babanın çocuğu olmuştu. Adına da adını vermişlerdi.
Tam o hatırasının içine girecekti ki, sokak lambasının loş bir görüntü verdiği, yapraklarını yitirmiş, rüzgara teslim olmuş ağacın dallarına takıldı gözü. Hislerimizi tartaklayan, bilinmez bir rüzgarın elinde, bir daldan, bir yapraktan farkı olmayan biz insanlar, gafletin ağır uykusu içinde, manasız, arzuların sürüklediği hezeyanlarda, ait olduğumuz ağaçtan kopacağımız günü beklemiyor muyuz?

Bu böyle yarım mı kalacaktı?
Tükenip gidecek miydi onca şey?
Sahi neydi insan?

Nereden geldiği belli olmayan, yahut da adı konmamış ıstıraplar, yürek sızlatan tereddütler, çarpıntılı bekleyişler, ümitsiz heyecanlar, gizli demler, kayboldu sanırken pişman olmuş gibi geri dönen arzular, endişe ve kaygılar…

İşte bu sürüncemede kalan düşüncelerimize zaman, bir netice verir. İsmi konmamış duygularımızı bir karara bağlar.

Ve doğurur tüm sancıyla.

Onun damlasından nasipleneni bahtiyar ilan eder.

Aşk!

“Yine dayandı mı konu aşka Asaf?” deyip kahvesini yenilemek için mutfağa geçti. Beyninin kıvrımlarında gezinen, görünüşü minik bir hece fakat kefede ağır gelen bu duyguyla.

Aşk varoluştu tekrardan. Hissedilen bu duygu onarıyordu yarım yamalak kalan ne varsa. Öyle bir hoşluk içinde ruhu yüzdürüyordu ki; istek endişesini gönülden çıkardım, senin gönlün ne isterse ben de onu isterim dedirtiyordu. Razılık makamına gelen insanı yaşadığı dünyevi hiçbir sıkıntı da yerle bir etmiyordu. Nasıl şikayet etsin ki? Sevgiliden gelen her şey hoş değil miydi? Kahrı da seni hatırlıyorum demek değil miydi? Bu merhaleye gelmek kolay mıydı peki? Hiç değil.

Sobaya birkaç odun parçası atıp, kalemini ve kağıdını eline aldı. Yazmak istiyordu sadece yazmak.

“Söyle bana, söyle bana, içimde köpüren, taşan zevk-i nereye koyayım, onu nerede gizleyeyim? Söyle nerede saklayayım? Artık bu vücuda sığmıyor, muhakkak ki bir gün taşacak. Seni isteyişimde, suale ve cevaba sığmayan öyle karşılık beklememezlik var ki, bunu ben söylemesem de anlarsın, bilirsin. İnsanlar gönlümü görse, bir mabede yaklaşır gibi edeple dururlardı önünde. Çünkü orası aşktan yapıldı. Aşkın önünde hangi baş eğilmez?”

Sevmişti nicesini. Nice gecesine gözyaşları şahitlik etmişti. Oysaki aşk nedir bilmemişti. Aşık olduğunu sanmış, yıllar geçince yaşadıklarının beşeri heveslerden başka bir şey olmadığını anlamıştı. Şimdi?

Şimdi  sorsalar ona; “aşk nedir?” diye.

Derin bir ah çeker ve şöyle derdi:

“Aşk, donmuş, buz tutmuş bir ruhun, yavaş yavaş buzlarının çözülüp, çıplak kalan vücuduna ateşten kaftan giydirilmesidir.”

Ateşten…

Yakıcı…

Ama azap verici değil.

Omuza yük koyucu hiç değil.

Her dudağın yetkisi yoktur onu anmaya.

Ruhun ıstırabına yoldaşlık eden bu duygunun kadehi ateşten. Dokunmaya tereddüt edilen kadeh. Uzaktan bile bakmak yakıyor, kavuruyor.

Şüpheyi kaldıramaz. Ya tamamen avucunun içine alacaksın, ya da hiç yaklaşmayıp kaçacaksın. Oysaki içindeki ab-ı hayat. Hararetten kurumuş dudaklarına haz veren, içtikçe içiren, yaktıkça yakan fakat acıtmayan..

Ona bu dünyayı açan Ulviye Hanımdı. Nasıl oluyordu da bir kadına bu kadar aşıkken, uzaktan bakmak hoşuna gidiyordu. Nasıl bir iklimin içine sokmuştu ki onu, ta ezel bilişikliği ile hissediyordu onu her zerresinde. Kavuşmak, nihayete erdirmek yoktu ikisinin dünyasında da. Onlar birbirlerinde oyalanmayı bırakıp, asıl menzile varan köprüde birbirlerini aracı görmüşlerdi. Belki de kadın ve erkeğin yaratılışındaki mana da buydu. Bu kadar kıymet verilen bir varlık basit sebepler için bu dünyaya fırlatılmış olamazdı.

Peki kolay mıydı ruhunun beraber yükselip, hakikatli aşka adım adım yol almak? Bu vasıta hangi köşe başında gizliydi? Bildi ve inandı ki;

Aynı mayada mayalananların umulmadık bir vakitte ruhları yaklaşıyordu  birbirine. Onlar göze görülmez ve fena bulmaz râbıtalarla, kendine benzer ruhları ararlar. Günahtan uzak, beklentiden uzak, bir kalbin içinde varlığını keşfedip, sonsuza daha da sonsuza uzanmak.

Oysaki birkaç yıla değin, kırıldıkça kırılmış, canına değen o parçaların kesikliğinden yara almıştı. Şimdi? Ya şimdi?

Ne diyordu o Mümtaz kadın;

“Kırılmak istemiyorsan, her ruha ayna olma!”

Demek ki bunca sürünceme olmazlara ayna oluşundandı. Olsun, nasıl ki kanın süte dönüşmesi için zaman gerekiyorsa, insanın insan olması içinde sertçe bir kalbin içinde sınanması gerekiyordu.

Gerekiyordu ki, aslını bulsun, zaaflarını görsün, yontulsun.

Ateşe düşsün.

Kül olsun.

İbrahim olsun.

Gül olsun.

Minareden yükselen sabah ezanı şahitlik ediyordu şimdi dilinden dökülenlere.

Ezberletmişti gönlüne gönlünü verdiği kadın.

“Ben cehennem olamam; çünkü bağrıma düşen dertleri görünce ateşim söner, onları yakamam.

Ben cennet de olamam, çünkü keyif ve mükafat için kapıma sokulanları ağırlayacak güzelliklerden uzak ve boşumdur.

Ben ne olurum öyleyse Rabbim?

Yalnız ve yalnız senin ayağının tozu!”

Ve tekrarladı yeniden, kainatta şu an şu vakitte dermansız kalan, niçin Allah’ım diye sorgulayıp gönlünü enkaz yığınına çeviren, yok mu yüreğimin derinliklerindeki yükü anne şefkatiyle benimle paylaşan, şu demlerde sızım sızım içi sızlayan, gözlerinden yakıcı damlaları kucağına akıtanlar için;

“Kırılmak istemiyorsan, her ruha ayna olma! Allah’ın sana tasarruf edeceği zamanın kollarına teslim et kendini, bırak ruhun özgürleşsin, özgürleşsin ki mananı tamamlayacak olanla kesişsin. O mananın içinde can versin, maddi varlığı bir yana öteletsin.

Fizikte sükût kanunu bilir misin? Havası boşaltmış bir yerde, aynı yükseklikten çeşitli ağırlıklarda atılan cisimler, bin kiloluk bir gülle, yüz kiloluk bir cisim veyahut bir tüy parçası, her ne olursa olsun yere aynı zamanda düşer. En ağırı önce, en hafifi sonra düşmez. İnsan da eğer kendisini zaaflarının havasından boşaltabilirse, ağır, hafif, iyi, kötü, acı, tatlı aynı tesiri yapar ve o kimse senin şu çirkin duyguna, hislerine yer vermez. Ve unutma ki; hayatta yaşadığın her kötü hadise, her kırılış, her inciniş, ruhunu bezeyen bir çiçektir.”

Emine Aydın

Âziz İstanbul

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.