Kırlangıçlar Döndüğünde

“Kuş seslerini duyuyor musun? Sanki bir şeyler söylemek istiyorlar.”
“Tabii ki bir şey söylüyorlar. Kırlangıç onlar. Göç etmeye başladılar. Bu da onların vedası.”
“Veda mı? Kuşların vedası mı olur ki?”
“Onlar öylesine bir kuş değil, onlar kırlangıç. Ve bilmelisin ki her kırlangıç bir gün elbet döner. Dönecek olanlar da pek tabii veda eder. Dönmeyecek olanın vedası da olmaz.”
“Sen de dönecek misin, geri gelecek misin buralara?”
“Vedalaşmayı pek beceremem ben, bilirsin.”
“Vedasızlar da dönmeli o zaman…”

Yalnızca bir bavulla çıkıp gittiği bu şehre yine yalnızca bir bavulla dönmüştü. Aklında yılların eskitemediği o son anlarla birlikte. Uzun paltosunun hissetmesini engelleyemediği o rüzgar tüm bedenini titretiyordu. Nasıl olur da hala bu şehre karşı bu kadar endişe duyabiliyordu? Cansız bir varlık onu nasıl böyle korkutabiliyordu? Herkesin hayranlık duyduğu İstanbul neden yaralıyordu onu her seferinde? Belki de tek sorun doğru yerde yanlış şeyleri yaşamış olmasıydı. Bu soğuk rüzgarlar, denizin bilmem kaç çeşit mavisi tek başına onu nasıl yaralardı ki yoksa? Burada binlerce insanın hayalini süsleyip onlara yuva olmuşken, kendisiyle ne alıp veremediği olabilirdi koca İstanbul’un?
Sahi, bunca kalabalığın içinde bir o sığamamıştı sanki. Yeri yurdu burasıydı, memleketiydi. Kendi memleketinde sığıntı gibi hissetmektense yabancı diyarlarda özgür özgür salınmayı tercih etmişti. Ama kalbindeki yer yer sızlayan boşluk rahat da vermiyordu bir türlü. Bir şeyler hep eksik, hep özlem doluydu, yurdundan ayrıyken. İstanbul’dan uzaklaşmak iyi mi olmuştu kötü mü olmuştu, bunu bile düşünmemişti hiç. Şimdi tam da ayaklarının bastığı yerde bunu düşünmeyi yine erteledi. Nasıl hissettiğini bilmek istemedi. Mümkünse sonsuza kadar bilmemeyi yeğledi…
Denize karşı doldurduğu saatler boğazında sıkılan bir ilmek halini alınca nihayet uzaklaştı oradan. Soğuktan gerginleşen ellerini, tahta kapıya ulaşana kadar cebinden çıkarmadı. Yer yer kırılmış, yeni yağan yağmurdan nasibini almış kapıya dokunduğunda bir anda aklında binlerce anı beliriverdi. Korkuyla geri attığı adım, gökyüzünde süzülen kuşların çığlığıyla durdu. Tedirginlikle kaldırdı başını. Tıpkı o günkü gibi idi her şey. Kırlangıçlar aynı vedayı tekrarlarken, kendi hangi konumdaydı? Geri gelen mi, yoksa bir daha hiç gelmeyecek olan mı? Kendisi de bilmiyordu. Neden geldiğini dahi bilmiyordu. Veda etmemişti kimseye, dönmesini gerektiren tek bir şey bile yoktu. Neden buradaydı? Kırlangıçlar bile kaygılı ötüyordu sanki. Yıkık dökük eve son bir bakış atıp geri dönmeyi düşünmüştü, gelmesi bile hataydı zaten.
Sımsıkı kavradığı bavulunun canı , canlı olsaydı çok yanardı. Öyle sıkıyordu. Adımları koşma derecesine geldiğinde bir ses durdurdu onu.

“Kırlangıçlar döndüğünde gelmişsin!”
Gelmek. Ama nasıl gelmek? Bileti alırken, trene bindiğinde, hatta kapının önündeyken bile gelmek değildi yaptığı. Ya da aklından geçirdiği. Bu gelmek sayılır mıydı ki?
Başını hafifçe döndürdüğünde çökmüş bir beden karşıladı onu. Bir eli kapı pervazına yaslı, bir eli öksürmekte olan ağzını kapatmakla meşgul. Yalnızca bakışları tanıdık. Daha küçük bir çocukken kırlangıçlara merakla bakan o gözler aynı göz. Aynı merakını kendisine yöneltmesi farklıydı sadece.
Artık geri dönmesinin imkansızlığını fark edince kendisine seslenen kişiye doğru ilerlemeye başladı. Yanında neden bir bavul getirdiğini sorguluyordu bu sırada. Burada kalmayı ister miydi ki?
Kapıdan içeri girdiğinde duvarlardaki küfleri görmüyordu gözü, ya da akmış tavanı. Onların yerinde çocukluk anıları perde perde açılmıştı. Rutubetten oluşan kokuyu duymuyordu da, arkadaşıyla küçükken içtikleri kuşburnu kokusunu hissediyordu.
Gözlerini sertçe kapatıp tüm anılardan uzaklaşmayı bekledi. Kendine geldiğinde arkadaşı da yanına oturmuştu. İkisi de tek laf etmiyorlardı. Sanki yıllardır birbirinden uzak olan onlar değildi.
Ara sıra arkadaşının boğuk öksürükleri dolduruyordu sessizliği. Küçüklüğünden beri hep olduğu gibi. Tedavi olmaya imkanı demek hala yoktu.
Peki ya kendisi neden susuyordu? Neden doktor olduğunu, artık her şeyi değiştirebileceğini söylemiyordu?

“İyi ki geldin. Son günlerimdeyim. Çok geç kalınmış tedavim için.”
Dehşetle arkadaşına döndüğünde onun yüzündeki gülümseme çekti dikkatini.
“Artık bu öksürükler ve ağrıların olmayacak olması bile kulağa hoş geliyor biliyor musun?”
Hayat onlara türlü güzellikler sunmamıştı belki evet ama, böyle bir şeye sevinecek kadar da mı kötü bir yaşam sürmüşlerdi? Bilmiyordu. Hiçbir şey bilmiyordu ve anlayamıyordu da.
Kırlangıç sesleri hala kulaklarına gelirken kendisi hala susuyordu. Arkadaşıysa biriktirdiği her şeyi söylemeye yer arıyor gibiydi.
“Her kırlangıç göçünde gözlerim bu yolun sonunu izledi durdu. Bu zamana kadar yaşayıp her yıl aynı dönemleri bekleyerek geçirdim ömrümü. Artık bundan sonra ne yaparım bilmiyorum. Bekleyeceğim başka bir şey kalmadı.”
Öksürükleri kesti cümlesini. Ama bu defa farklıydı sanki. Ardı arkası kesilmiyordu öksürüklerinin. Bir anda yere yığılan bedenini kaldırmaya çalıştı. Dakikalar sürdü belki müdahalesi.
Arkadaşı ölüm sessizliğiyle düştüğü yerde boylu boyunca yatarken, o da kapının arkasında yumruk yaptığı elini ısırırken gözünden düşen damlalara hakim olmaya çalışıyordu.
Yıllar önce giderken konuştukları gelmişti aklına.

“Vedasızlar da dönmeli o zaman…”
“Dönmeyecekleri için veda etmiyorlar anlasana.”
“Arkalarında tek başına ölmek zorunda bırakacakları biri varsa eğer, vedasız da dönmeliler. Benim yalnız ölmeme izin verme olur mu? Karanlıktan korkarım ben….”

Hüdanur Yıldırım

Neü-Hukuk Fakültesi Muhayyile Kitabı Yazarı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.