Kuyuya İnmek & Suları Aşmak

Ne zaman öğreniyoruz dengeyi? Bebeklikten çıkarken ilk adımlarımızı attığımızda olabilir pek tabii. Etrafı keşfetmeye başlarken, zararlı şeylere dokunduğumuzda annemizin olumsuz bakan gözlerinden. Yahut endişe dolu sözlerinden. Ya da çocukluğumuzda, sokakta oynarken.

Bir oyun hatırlıyorum. Adı “Dokuztaş”. Taşları sıralı bir biçimde dizdiğimizde turun kazananı oluyorduk. Tabii bir de diğer takımdan top atışına maruz kalmamak gerek. İki husus var dikkat edilecek; hızlı olmak ve taşları dengede tutmak.

Bu oynadığımız oyunda dışarıdan gelecek darbeyi gözlersen, hangi taşı aşağı hangi taşı yukarı koyacağını bilemezsin. İvedilik ile bir karar mekanizması da var işin içinde. Şimdi dijital çağda anlatınca çocuk için başlangıçta zor bir oyun olarak görünüyor bizim dokuztaş. O vakit sözü burada Mevlânâ Hz.’ne devredeyim: “Oyun görünüşte akla uymaz, ama çocuk oyun ile akıllanır” diyor.

Çocukluğumuzda oynadığımız nice oyunlar ile nice öğretiler kodladık benliğimize. Bahsettiğim sadece küçük bir cüzdü. Kendimizi darbelerden sakınarak dokuztaş dizer gibi yaşıyoruz hayatı şimdi. Bunun bir de sek sek oynar gibi mayınlara basmadan yaşama kısmı var ki onu da nasipse yerine rast geldiği başka bir zamanda anlatayım.

Size itidalin hayatımızın nerelerinde olması gerektiğinden bahsetmeyeceğim. Yaşamsal tüm aktivitelerde, her alanda olması gerekiyor zira. Hatta dünyamızın şimdiki halinde, kaçınılmaz. Modern zamanın getirdiği onca deneyimlemediğimiz şeylere bir yenisi daha eklenmişken bu işin içinden çıkabilmenin öznesi gerçekten itidal. Modern zaman deyimiyle “dengeli olmak”. Yani, ne o kuyuya ineceğiz ne de suları aşacağız. Tefrit ile ifrat arasını bulacağız. Yolu yok. Hem bu zamanı yönetirken hem de varsa hayatımızın geri kalanında. Yoksa uzun vadede kızgın ateşte dansı öğrenen kocabaş gibi olacağız.

Kolay mı derseniz, “Ne kolay oldu ki?” derim. Biz mazisi Anadolu’da kalmış anaların modern zaman çocuklarıyız. Hız bize çocukken denge oyununu kazandırırken şimdi şuuraltı müktesebatımızı tarumar ediyor. Bu oyunun mahiri iken denge kurma yetimizi kaybediyoruz. Hız çocukluğumuzdaki mana ile anlam bulmuyor artık bizde. Nefes nefese, terli iken su içerek geçip gidiyordu evvelden, şimdi aynı suyu içsek hasta oluyoruz. Şairin “Denge” şiirindeki dizesi gibi herkesin alları al, morları morken inanıcıyız. Renklere ala karışınca ayarsız oluyoruz artık. Bütün bu hız-haz çekişmesinin ardından huzurun kapıları teenniye doğru açılıyor.

Demek ki bir tanım her zaman aynı şeyi söylemiyormuş. Bahsi geçen bir çocuk oyunundan yola çıkıp hızın bize dengeyi de öğrettiği zamandan, hazza dönüştüğü zamanı da görecekmiş benlikler. Tüm kıymetlilerin “Yavaşla!” önerisi nasıl da ortak kaderi yaşadığımız bu günlerin ortasında yerini buldu? Yine bahsini yapmış olduğum denge, içinde olduğumuz mukaddes ayın ayaklarından biriydi belki de.

Şimdi düşünüyorum da; tüm bu içinde olduğumuz süreç bittiğinde, Ayların Sultanı’nda dengeyi tutturabildiğimizde, ipi elden salmamak için; yol levhalarında, sokağın sesi olan duvar yazılarında “Dengeli Olunuz” ibaresi görsek hoş olmaz mı?

Ayşegül Çetinkaya ÇAY/Ramazan.1441

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.